Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hâkka Sûresi, 44. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hâkka Sûresi, 44. Ayet

    وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْاَقَاو۪يلِۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velev tekavvele ‘aleynâ ba’da-l-ekâvîl(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Eğer peygamber bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı."

      Eğer peygamber bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı. Bu ilâhî beyan, daha önce geçen “Kur'ân elbette değerli bir elçinin sözüdür. O, bir şair sözü değildir” meâlindeki âyete atfedilmiştir; yemin bunun üzerine yapılmıştır, yeri de odur. Allah Teâlâ sanki şöyle demektedir: Kur'ân'ı yüce Allah'ın katından alan şerefli bir elçidir. O, bir kâhin veya şairden aldığı bir söz olmadığı gibi bize atfen onu uydurmuş da değildir. Elçi bunu uydurmuş olsaydı elbette onu kıskıvrak yakalardık. Bu âyetin şöyle bir mâna içermesi mümkündür: “Kur'an'ı kendisinden işittiğiniz kişi şerefli bir elçidir, yoksa şair, kâhin ve söz uyduran biri değildir”. Çünkü onlar, bu sözü bazan kâhinlere, bazan sihirbazlara nispet ediyorlar, bazan da Hz. Muhammed'in (a.s.) Allah'a atfen uydurmuş olduğunu iddia ediyorlardı: “O bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı kendisini kıskıvrak yakalardık”. Cenâb- Hak, kullarının en seçkinleri, emrine karşı çıkıp hata ederlerse azabının düşmanlarına nazaran daha hızlı gerçekleşeceğini beyan ediyor. Onun şu beyanına bakmaz mısın: “Elbette onu kıskıvrak yakalardık”.

      Buradan anlaşılan şudur ki Hz. Peygamber'de onların ileri sürdükleri vasıflardan herhangi biri ortaya çıksaydı yüce Allah onu hemen orada kıskıvrak yakalardı. Hz. Ademe ve hata edip emre muhalif düştüğü zaman başına gelenlere bakmaz mısın? Ayrıca Yûnus (a.s.) ve ayağı sürçmesi neticesinde yaşadıkları da başka bir örnektir. Bunun sebebi ise şudur: Allah'ın dostlarının uğradıkları azap, uyarı, hatırlatma ve hatayı işlemeden önceki itaat ve boyun eğme durumlarına dönmeye davet niteliklidir. Ama Allah düşmanlarının azabı böyle değildir. Cenâb- Hak onların azaplarını devam edeceği güne kadar ertelemiştir. Ayet-i kerîmeye şöyle bir mâna vermek de mümkündür: “O elçiden duyduğunuz şey büyü, şiir, kehanet veya Allah'a atfen uydurulmuş bir söz olsaydı Cenâb- Hak ona mühlet vermezdi; o mekânda hesaba çekerdi ve kimse buna engel bile olamazdı”. Nitekim bu biraz sonra gelecek âyette şöyle buyurulmaktadır: “Hiçbiriniz buna mâni olamazdınız”. O'nun mühlet vermesi inkârcıların dedikleri gibi olmadığını, aksine Kur'ân'ın âlemlerin Rabb'i tarafından indirilmiş olduğunu göstermektedir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Velev (وَلَوْ)

        İbn Fâris, l-v (ل-v) köküne değinerek, bu edatın bir şartın gerçekleşmemesi durumundaki varsayımı ve bir eylemin önündeki engelleyici ihtimali ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "lev" edatının imtina (gerçekleşmemişlik) bildirdiğini, ayetteki bağlamında ise "asla vuku bulmamış ve elçinin karakteri gereği bulmayacak olan" bir varsayımı temsil ettiğini aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu lafzın, muhatapların (müşriklerin) vahyin kaynağına dair "uydurma" iddialarını kökten sarsmak için kullanılan, farazi bir "diyelim ki" kurgusuyla ilahi otoritenin sarsılmazlığını pekiştiren teolojik bir başlangıç olduğunu vurgular.

        Tekavvele (تَقَوَّلَ)

        İbn Fâris, k-v-l (ك-v-l) kökünün söz söylemek olduğunu, ancak bu kalıbın (tefe'ül) bir şeyi yapmacık bir şekilde ortaya koymak, bir eylemi zorlayarak ve kasıtla gerçekleştirmek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tekavvül"ün, söylenmemiş bir sözü birine kasten ve sahtekarlıkla nispet etmek, uydurmak ve yakıştırmak anlamına geldiğini, eylemin özünde "hakikat dışı bir inşa" barındırdığını aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında bu fiilin, vahyin özgünlüğüne karşı yapılan "uydurma" suçlamalarına bir cevap olduğunu ve sözün asıl sahibine (Allah) karşı bir iftira girişimini nitelediğini tahlil eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), tefe'ül babındaki bu kelimenin, bir sözü uydurmak için harcanan yapay çabayı ve zorlamayı ifade ettiğini, fiilin yapısındaki şeddenin bu uydurma eylemindeki kasıt ve cüreti akustik olarak pekiştirdiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamında Hz. Peygamber'in Kur'an'ı kendisinin uydurduğu iddialarına karşı, "Eğer o (elçi) Bize karşı bir şeyler uydursaydı" şeklinde bir reddiye olarak kurgulandığını ve elçinin bu tür bir cüretinin olamayacağını ifade eder.

        Aleynâ (عَلَيْنَا)

        İbn Fâris, a-l-v (ع-ل-v) kökünün sözlükte üstünlük, yükseklik ve bir şeyin üzerinde olma manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ala" edatının burada bir nispet ve sorumluluk bildirdiğini, yani uydurulacak sözün doğrudan Allah'ın yüce makamına ve otoritesine karşı bir yalan olarak isnat edilmesini ifade ettiğini aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu lafzın, iftiranın muhatabının sıradan bir varlık değil, alemlerin Rabbi olduğunu vurgulayarak, böyle bir teşebbüsün ne kadar büyük bir teolojik cinayet ve saygısızlık olacağını sarsıcı bir şekilde hatırlattığını tahlil eder.

        Ba'da (بَعْضَ)

        İbn Fâris, b-a-d (ب-ع-d) kökünün bir bütünden ayrılan parça, cüz, az bir miktar ve pay anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ba'd" kavramının burada, o uydurma eyleminin ne kadar küçük veya önemsiz bir kısmı olursa olsun (tek bir kelime veya cümle bile olsa) ilahi adalet ve otorite karşısında asla cezasız kalmayacağını nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin kullanılmasının, ilahi vahye yapılacak en küçük bir beşeri müdahalenin bile sistemin bütünlüğünü bozacağı gerçeğine dikkat çektiğini vurgular.

        El-Ekâvîl (الْأَقَاوِيلِ)

        İbn Fâris, k-v-l (ك-v-l) kökünden türeyen bu kelimenin, "kavl" (söz) lafzının çoğulunun çoğulu (cem'u'l-cem) olduğunu ve sözlerin çeşitliliğini, çokluğunu anlattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ekâvîl" kelimesinin Arap dilinde genellikle değersiz, asılsız, yalan ve saçma sapan söz yığınları için kullanıldığını, ciddiyetten uzak laf kalabalıklarını ifade ettiğini aktarır. Celaleddin el-Suyuti, lafzın bu kalıpta gelmesinin, uydurulan sözlerin ne kadar temelsiz ve ilahi hikmetten yoksun olduğunu niteleyen bir üslup inceliği barındırdığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal evreninde bu lafzın, vahyin o vakur ve hakikat dolu yapısına karşılık, uydurulmaya çalışılan beşeri sözlerin ne kadar kaotik ve kıymetsiz olduğunu simgeleyen bir küçümseme (istihkar) ifadesi olarak işlev gördüğünü tahlil eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik yapısındaki uzun seslerin yarattığı yayılmanın, asılsız sözlerin ve yalanların nasıl kontrolsüzce üretildiğini ve bu uydurma çabasının boşa çıkacak olan o ağır yükünü akustik olarak yansıttığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "sözler" yerine "uyduruk lakırdılar" (ekâvîl) şeklinde tercih edilmesinin, ilahi kelama karşı yapılan her türlü beşeri müdahalenin ne kadar yapay ve mahkum edilesi olduğunu vurgulayan teolojik bir niteleme olduğunu tahlil eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X