وَلَا بِقَوْلِ كَاهِنٍۜ قَل۪يلاً مَا تَذَكَّرُونَۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hâkka Sûresi, 42. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: hâkka suresi 42. ayet, kahin sözü değil, hâkka suresi, hâkka 42, şair sözü değil, az iman, az düşünme, zikir
-
41. "O, bir şair sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz!"
42. "O bir kâhin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz!"
O, bir şair sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz! O bir kâhin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz! Bu Kur'ân değerli bir elçinin sözüdür, ne bir şairin, ne de bir kâhinin kelâmıdır. “Ne de az inanıyorsunuz, ne de az düşünüyorsunuz” beyanının mânası, Peygamber'in size getirdiği şeylere ne de az iman ediyor ve ne de az düşünüyorsunuz! şeklinde olur. Onların iman ettikleri ve düşündükleri az şey, menfaatleriyle ilgilidir. Aleyhlerine olan şeylere ise iman etmiyor ve düşünmüyorlardı. Ayetin tevili belirttiğimiz gibi olduğu takdirde kelimenin kalîlen (قَلِيلًا) şeklinde olması, başından harf-i cerrin kaldırılması kuralına bağlıdır. Aslında kelimenin öyle okunması, şekil olarak mastar ve cümle kuruluşunda mefûl-i mutlak olmasından dolayıdır.
Allah'ın “kalil” yani az kelimesi ile “şâir sözü” ve “kâhin sözü”nü nitelemiş olması da mümkündür. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Mesele sizin iddia ettiğiniz gibi şairin ve kâhinin sözü ise onun azını neden tasdik etmiyorsunuz? Siz de biliyorsunuz ki şairin sözü genelde yalan olsa da söylediklerinin azında doğruluk payı vardır. Şu halde neden tasdik etmiyorsunuz? Kâhin de böyledir. Onun sözünün de azını -doğru olduğunu bildiğiniz halde- neden tasdik etmiyorsunuz? Âyetin mânası böyle ise onların Hz. Peygamber'i tasdik etmeleri gerekir. Birinci tevile göre ise inkârcıların Kur'ân'ın sadece az bir kısmına iman edeceklerine işaret ediliyor deriz. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve lâ (وَلَا)
Râgıb el-İsfahânî, "lâ" edatının burada bir önceki ayette reddedilen "şairlik" iddiasına ek olarak, muhatapların Kur'an'a yönelik ikinci büyük iftirası olan "kâhinlik" iddiasını da kesin bir dille dışlamak için kullanıldığını belirtir. Atıf harfi olan "vav" ile birleşerek, vahyin mahiyetine dair her türlü beşeri ve karanlık yakıştırmayı sistematik bir reddedişle mühürlediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu yapının Kur'an'ın kendi kaynağını ve Hz. Peygamber'in dürüstlüğünü savunurken başvurduğu sert ve net bir retorik olduğunu, muhatabın zihnindeki tüm alternatif (ve yanlış) açıklama yollarını birer birer kapattığını tahlil eder.
Bi-kavli (بِقَوْلِ)
İbn Fâris, k-v-l kökünün sözlükte bir düşüncenin lafza dökülmesi ve bir haberin iletilmesi anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramının burada "bi" cer harfiyle birlikte gelmesinin, Kur'an'ın bir kâhinin zihinsel kurgusundan veya kehanetlerinden süzülüp gelen bir "metin" olmadığını vurguladığını aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişim modelinde "kavl" kelimesinin burada sözün "kimin sözü olmadığını" (not the word of a soothsayer) belirterek, sözün gerçek sahibinin (Allah) otoritesini koruma altına aldığını tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Kur'an'ın bir mesaj ve beyan olma niteliğine işaret ettiğini, onu kâhinlerin kapalı, kafiyeli ama muğlak sözlerinden (sec'i kühhân) kesin olarak ayırdığını ifade eder.
Kâhin (كَاهِنٍ)
İbn Fâris, k-h-n kökünün sözlükte birinin işini üstlenmek, bir şeye muttali olmak ve gaybdan haber verdiğini iddia etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kâhin" kavramının geçmişe veya geleceğe dair gizli bilgileri cinlerden aldığına inanılan ve bu bilgileri secili (ritmik) bir dille anlatan kişiyi nitelediğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninde İbranice "kohen" ve Aramice "kâhnâ" formlarıyla olan tarihsel bağına işaret ederek; bu dillerde "kurban kesen rahip" anlamına gelen kelimenin, Arapçada "geleceği gören/diviner" anlamına evrildiğini, Kur'an'ın ise bu figürü vahyin saf kaynağını bulandıran bir sahtelik örneği olarak zikrettiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, Câhiliye toplumunda kâhinin bir kabile otoritesi olduğunu ve sözlerinin "ilahi" değil "demonik" (cin kaynaklı) bir güçle ilişkilendirildiğini; ayetin "kâhin sözü değildir" diyerek Kur'an'ın ahlaki ve teolojik mesajını bu tür karanlık ve büyüsel çağrışımlardan tamamen arındırdığını tahlil eder. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi hitabetinde kâhinlik suçlamasının Hz. Peygamber'i toplumsal olarak marjinalize etme girişimi olduğunu, Kur'an'ın ise bu terimi zikrederek aslında kendi yüksek edebiyatını ve teolojik derinliğini kâhinlerin o devrik ve anlamsız ifadeleriyle mukayese edilemez kıldığını savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, müşriklerin Hz. Peygamber'e "kâhin" demelerinin, O'nun getirdiği hakikati sıradan bir "gayb haberciliği" seviyesine indirerek etkisiz kılma çabası olduğunu, ayetin bu iddiayı kökten reddettiğini belirtir.
Kalîlen (قَلِيلًا)
İbn Fâris, k-l-l kökünün sözlükte bir şeyin hacimce küçük olması, sayısının azlığı ve yetersizliği anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kıllet" (azlık) kavramının burada muhatapların Kur'an üzerindeki düşüncelerinin ne kadar yüzeysel ve hakikatten uzak olduğunu nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin zarf olarak kullanımının, "ne kadar da az düşünüyorsunuz!" şeklinde sitemkar bir anlam taşıdığını, müşriklerin inatçı tutumlarının onları en basit hakikatleri bile kavramaktan (tezekkür) alıkoyduğunu tahlil eder.
Mâ (مَا)
Râgıb el-İsfahânî, buradaki "mâ" edatının pekiştirme (te'kid) amacı taşıdığını ve kendisinden önceki "azlık" vurgusunu daha da şiddetlendirerek muhatapların duyarsızlığını nitelediğini ifade eder. Celaleddin el-Suyuti, bu edatın Arap dilinde bir durumun nadirliğini ve şaşırtıcılığını anlatmak için kullanıldığını, düşünme eylemindeki eksikliğin vahametini ses yapısıyla güçlendirdiğini aktarır.
Tezekkerûn (تَذَكَّرُونَ)
İbn Fâris, z-k-r kökünün bir şeyi dille söylemek, kalple hatırlamak ve bir bilgiyi unutmamak üzere zihne yerleştirmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tezekkür" kavramının, daha önce bilinen ancak unutulmuş olan veya fıtratta var olan bir gerçeği derinlemesine düşünerek yeniden bilince getirmek olduğunu; ayetteki kullanımın, muhatapların Kur'an'ın hakikatini kavramak için gereken zihinsel ve kalbi çabayı göstermediklerini ifade ettiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojisinde "zikir" ve "tezekkür" eylemlerinin, insanın Allah ile olan ezeli ahdini hatırlaması ve varlık üzerindeki işaretleri (âyât) doğru okuması anlamına geldiğini; "tezekkerûn" fiilinin bu manevi uyanışa çağrı yaptığını tahlil eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik yapısındaki "zel" harfinin peltek sesletimi ile "kaf" harfinin dolgunluğu ve sonundaki "ûn" uğultusunun, insanın iç dünyasında yankılanması gereken o derin düşünce sürecini akustik olarak yansıttığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin muhatap (siz) kipiyle gelmesinin, hakikati kavramanın bireysel bir irade ve ahlaki sorumluluk gerektirdiğini, müşriklerin ise bu sorumluluktan kaçarak kâhinlik gibi sığ iddialara sığındıklarını gösteren teolojik bir eleştiri olduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla