Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hâkka Sûresi, 41. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hâkka Sûresi, 41. Ayet

    وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍۜ قَل۪يلاً مَا تُـؤْمِنُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ huve bikavli şâ’ir(in)(c) kalîlen mâ tu/minûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      41. "O, bir şair sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz!"

      42. "O bir kâhin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz!"

      O, bir şair sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz! O bir kâhin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz! Bu Kur'ân değerli bir elçinin sözüdür, ne bir şairin, ne de bir kâhinin kelâmıdır. “Ne de az inanıyorsunuz, ne de az düşünüyorsunuz” beyanının mânası, Peygamber'in size getirdiği şeylere ne de az iman ediyor ve ne de az düşünüyorsunuz! şeklinde olur. Onların iman ettikleri ve düşündükleri az şey, menfaatleriyle ilgilidir. Aleyhlerine olan şeylere ise iman etmiyor ve düşünmüyorlardı. Ayetin tevili belirttiğimiz gibi olduğu takdirde kelimenin kalîlen (قَلِيلًا) şeklinde olması, başından harf-i cerrin kaldırılması kuralına bağlıdır. Aslında kelimenin öyle okunması, şekil olarak mastar ve cümle kuruluşunda mefûl-i mutlak olmasından dolayıdır.

      Allah'ın “kalil” yani az kelimesi ile “şâir sözü” ve “kâhin sözü”nü nitelemiş olması da mümkündür. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Mesele sizin iddia ettiğiniz gibi şairin ve kâhinin sözü ise onun azını neden tasdik etmiyorsunuz? Siz de biliyorsunuz ki şairin sözü genelde yalan olsa da söylediklerinin azında doğruluk payı vardır. Şu halde neden tasdik etmiyorsunuz? Kâhin de böyledir. Onun sözünün de azını -doğru olduğunu bildiğiniz halde- neden tasdik etmiyorsunuz? Âyetin mânası böyle ise onların Hz. Peygamber'i tasdik etmeleri gerekir. Birinci tevile göre ise inkârcıların Kur'ân'ın sadece az bir kısmına iman edeceklerine işaret ediliyor deriz. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve mâ (وَمَا)

        İbn Fâris, m-y kökünün genel olarak bir şeyi reddetmek, olumsuzlamak veya bir durumun yokluğunu bildirmek için kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki olumsuzluk edatının muhatabın zihnindeki "Kur'an bir beşer sözüdür" şeklindeki yanlış tasavvuru kökten reddettiğini ve bir önceki ayetlerdeki yeminlerin üzerine bina edilen gerçeği pekiştirdiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin yeminlerden hemen sonra gelerek, Kur'an'ın mahiyetine dair yapılan iftiralara karşı ilahi bir "savunma" ve "hakikati ilan" kalkanı işlevi gördüğünü tahlil eder.

        Huve (هُوَ)

        İbn Fâris, bu lafzın gizli veya açık bir varlığa işaret eden, bir şeyi belirgin kılan bir zamir olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki zamirin üzerine yemin edilen ve mesajı ulaştırılan Kur'an'ın bizzat kendisine (kelâmullâh) işaret ettiğini, mesajın öznesini belirginleştirerek şüpheye yer bırakmadığını aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "huve" zamirinin kullanımının, Kur'an'ın şahsiyetini ve nesnel varlığını muhatabın karşısına sarsılmaz bir gerçeklik olarak koyduğunu ve onu tüm beşeri yakıştırmalardan (şiir/kehanet) ayırdığını ifade eder.

        Bi-kavli (بِقَوْلِ)

        İbn Fâris, k-v-l kökünün sesleri bir araya getirerek bir anlam ifade etmek, söz söylemek ve bir fikri beyan etmek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramının burada "bi" cer harfiyle birlikte gelmesinin, Kur'an'ın bir şairin hayal dünyasından çıkan bir üretim (beşeri söz) olmadığını, aksine o elçinin sadece bir taşıyıcı (resul) olduğunu vurguladığını aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında "kavl" kelimesinin burada beşeri bir "edebiyat" ile ilahi "kelam" arasındaki sınırı çizmek için kullanıldığını, sözün asıl aidiyetinin ilahi otoriteye ait olduğunun mühürlendiğini tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamında Kur'an'ın estetik yapısının ötesinde, onun bir "iddia", "hüküm" ve "mesaj" olarak nitelenmesinin, onu bir eğlence veya sanat aracı olan şiirden kesin bir dille ayırdığını vurgular.

        Şâir (شَاعِرٍ)

        İbn Fâris, ş-a-r kökünün bir şeyi hissetmek, fark etmek, inceliklerine vakıf olmak ve duyularla algılamak anlamlarına geldiğini; şaire bu ismin verilmesinin, başkalarının fark edemediği ince manaları hissedip dile getirmesiyle ilgili olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şuûr" kavramının duyu organlarıyla elde edilen bilgi olduğunu, şairin ise bu duyguları ritmik ve hayal gücüne dayalı bir söz (şiir) formunda sunan kişi olduğunu, ancak Kur'an'ın bu beşeri duyumsamanın çok ötesinde bir hakikat olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin köken analizinde Aramice "şâ'râ" (şarkıcı/şair) ve İbranice "şîr" (şarkı) kelimeleriyle olan tarihsel akrabalığına değinerek, Kur'an'ın bu yerleşik kültürel figürü, vahyin kaynağını bulandırmak isteyenlerin bir yakıştırması olarak zikrettiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, Câhiliye toplumunda şairin sadece bir edebiyatçı değil, cinlerle teması olduğuna inanılan ve doğaüstü güçlerden ilham alan yarı-kutsal bir figür (kâhin benzeri) olduğunu; Kur'an'ın bu nitelemeyi reddederek vahyin cinlerden veya şahsi vecd halinden değil, doğrudan mutlak ilahi otoriteden geldiğini ilan ettiğini tahlil eder. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi edebi ortamında şiirin en yüksek otorite kabul edildiğini, ancak Kur'an'ın kendi retoriğini şiirden (şâir sözünden) ayırarak, hakikatin estetik bir kurgudan ibaret olmadığını vurgulayan sarsıcı bir "türler arası ayrışma" yarattığını savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, müşriklerin Hz. Peygamber'e "şair" demelerinin temel amacının, Kur'an'ın getirdiği ahlaki ve hukuki sorumlulukları "şairane bir hayal" veya "gelip geçici bir duygu" diyerek etkisizleştirmek olduğunu, ayetin bu iddiayı "şair sözü değildir" diyerek kökten sarstığını ifade eder.

        Kalîlen (قَلِيلًا)

        İbn Fâris, k-l-l kökünün sözlükte bir şeyin hacimce küçük olması, sayısının azlığı ve yetersizliği anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kıllet" (azlık) kavramının bazen miktarı, bazen de değerin düşüklüğünü nitelediğini; ayetteki "kalîlen" ifadesinin muhatapların imanının ne kadar sığ, zayıf ve aslında yok hükmünde olduğunu tasvir ettiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'ın ahlaki-psikolojik dilinde bir kınama ifadesi olarak işlev gördüğünü, iman etme iradesinin muhataplarda neredeyse hiç bulunmadığını vurguladığını tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin zarf olarak kullanımının, "ne kadar da az inanıyorsunuz!" şeklinde sitemkar bir anlam taşıdığını, müşriklerin ön yargılarının onları mutlak gerçeği görmekten nasıl alıkoyduğunu gösteren teolojik bir eleştiri olduğunu belirtir.

        Mâ (مَا)

        Râgıb el-İsfahânî, buradaki "mâ" edatının pekiştirme (mâ el-zâide/te'kid) amacı taşıdığını ve kendisinden önceki "kalîlen" (azlık) vurgusunu daha da şiddetlendirerek muhatapların inatçı tutumunu nitelediğini ifade eder. Celaleddin el-Suyuti, bu edatın Arap dilinde bir durumun nadirliğini ve şaşırtıcılığını anlatmak için kullanıldığını, imandaki eksikliğin vahametini ses yapısıyla güçlendirdiğini aktarır.

        Tu'minûn (تُؤْمِنُونَ)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün bir şeyi doğrulamak, güvenmek ve şüphelerden arınarak huzur bulmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, iman eyleminin sadece sözle ikrar değil, kalbin sunulan hakikati (vahyi) bir emniyet ve itimat içerisinde kabul etmesi olduğunu; ayetteki olumsuzlamayla birleşen formun ise muhatapların bu güven bağını bilinçli olarak kurmadıklarını nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, "iman" kavramının Câhiliye'deki "insana veya kabileye güven" anlamından Kur'an ile birlikte "mutlak hakikate ve Allah'ın kelamına teslimiyet" anlamındaki merkezi dini terime dönüştüğünü; "tu'minûn" fiilinin bu yeni ve yüce anlam dünyasına girmekteki direnci temsil ettiğini tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin muhatap kipiyle (siz) gelmesinin, imanın bireysel bir tercih ve ahlaki sorumluluk olduğunu vurguladığını, muhatapların Kur'an'ın kaynağına dair sergiledikleri şüpheciliğin aslında derin bir samimiyet krizinden kaynaklandığını tahlil eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X