وَلَا يَحُضُّ عَلٰى طَعَامِ الْمِسْك۪ينِۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hâkka Sûresi, 34. Ayet
Daralt
X
-
"Yoksulu doyurmaya teşvik etmezdi."
Yoksulu doyurmaya teşvik etmezdi. Bu ilâhî beyan, onun ölümden sonra dirilmeye inanmadığını göstermektedir, zira insanlar, fakirlerden kendilerini doyurma karşılığında bir şey istemezler, onları ancak Allah rızası için ve âhirette sevap almak umuduyla doyururlar. Kâfir ise karşılığına inanmaz ki bu onu doyurmaya teşvik etsin; ayrıca bu, dünya kazançlarından arzu edilen bir kazanç da değildir. “Yoksulu doyurmaya teşvik etmezdi” beyanı, ailesini doyurmaya teşvik etmeyi terk edenle alay konumunda da olabilir. Tıpkı “Dilese Allah'ın doyuracağı kimseleri biz mi besleyeceğiz!” âyetinde olduğu gibi. O şöyle der: Göklerin ve yerin hazineleri elinde bulunan varlık onu doyurmazken ben onu nasıl doyururum! Şayet o, doyurulmaya ehil olsaydı Allah'ın doyurmasına en lâyık olan kişi olurdu.
Yorumu Yorumla
-
Vela (وَلَا)
Râgıb el-İsfahânî, atıf vavı ile olumsuzluk edatı olan la'nın birleşerek, bir önceki ayette zikredilen "Allah'a iman etmemek" şeklindeki dikey/teolojik suç ile "yoksulu doyurmamak" şeklindeki yatay/sosyal suç arasında kopmaz bir bağ kurduğunu, imandaki eksikliğin doğrudan merhamet noksanlığıyla mühürlendiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu edatın sadece bir eylemsizliği nitelemekle kalmayıp, suçlunun karakterine yerleşmiş bir reddedişi ve toplumsal sorumluluğu tamamen dışlayan o bencil duruşu vurguladığını, böylece ilahi azabın gerekçesinin ahlaki bir temele oturtulduğunu tahlil eder.
Yehuddu (يَحُضُّ)
İbn Fâris, h-d-d kökünün birini bir işe sevk etmek, kışkırtmak, hızlandırmak ve harekete geçirmek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hadd" (teşvik) kavramının özellikle hayırlı işlerde hırslandırmayı ifade ettiğini, ayetteki olumsuzluğun sadece bizzat yoksulu doyurmamayı değil, başkalarını da bu konuda organize etme veya harekete geçirme iradesinin tamamen yokluğunu nitelediğini aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sosyal-ahlaki sisteminde bu fiilin bireysel cimriliğin ötesinde, toplumda bir "merhamet ve dayanışma kültürü" oluşturmaya karşı duyulan mutlak ilgisizliği simgelediğini, bu vurdumduymazlığın ise küfrün en belirgin ontolojik göstergesi olduğunu tahlil eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik yapısındaki "h" harfinin nefesi dışarı veren yapısı ile şeddeli "d" harfinin oluşturduğu baskılı sesletimin, teşvik etme eylemindeki o ısrarı ve kuvveti akustik olarak yansıttığını, bu teşviğin yokluğunun ise kalbin ne kadar katılaştığını gösteren bir ses tablosu çizdiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki işlevine değinerek, yoksulluk problemini görmezden gelen ve bu konuda hiçbir toplumsal sorumluluk üstlenmeyen aristokratik vurdumduymazlığın bu fiille mahkum edildiğini vurgular.
Alâ (عَلَى)
Râgıb el-İsfahânî, bu edatın üstünlük ve bir şeyin üzerine odaklanmak anlamı taşıdığını, ayette teşvik eyleminin (yehudd) doğrudan ve tavizsiz bir şekilde yoksulun doyurulması hedefi üzerine yöneldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu edatın semantik işlevinin, soyut bir teşvik düşüncesini somut bir eylem alanına (yedirme fiiline) bağlamak olduğunu ve ahlaki sorumluluğun kesin yönünü tayin ettiğini belirtir.
Taâmi (طَعَامِ)
İbn Fâris, t-a-m kökünün ağza alınan ve tadılan her türlü yiyeceği, rızkı ve besini nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, lafzın masdar olarak "doyurmak ve yedirmek" (it'am) manasında kullanıldığını, ayette doğrudan yemeğin nesnesine değil, o yemeği ihtiyaç sahibine ulaştırma eylemine işaret ettiğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "yedirme" yerine doğrudan "yemek" (taâm) şeklinde gelmesinin muazzam bir edebi incelik taşıdığını, bunun yoksulun o yemek üzerinde halihazırda var olan hakkını simgelediğini, yani yemeğin aslında mülkiyet olarak yoksula ait olduğunu ve zenginin sadece bu hakkı teslim etmekle yükümlü bir aracı konumunda bulunduğunu sarsıcı bir metaforla tahlil eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin mülkiyet algısını sarsan teolojik bir boyutu olduğunu, yoksulun doyurulmasının basit bir sadaka değil, varlık hiyerarşisindeki zorunlu bir adalet dengesi olduğunu vurgular.
El-Miskîn (الْمِسْكِينِ)
İbn Fâris, s-k-n kökünün hareketin zıddı olarak sakinleşmek, durmak ve yerleşmek anlamına geldiğini, miskin kelimesinin de yoksulluğun ağır yükü altında ezilerek hareket kabiliyetini yitirmiş, çaresiz kalmış kişiyi nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu lafzın "fakir"den daha derin bir mahrumiyeti temsil ettiğini, sahip olduğu her şeyi yitirip adeta toprağa çakılmış ve hiçbir çıkış yolu bulamayan (meskenet sahibi) bireyi ifade ettiğini aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin köken analizinde Aramice "meskênâ" ve Süryanice "meskînâ" formlarıyla olan tarihsel bağını inceleyerek, bu terimin Kur'an tarafından Arap yarımadasının sosyal dokusuna, korunmaya muhtaç en alt tabakayı niteleyen evrensel ve hukuki bir kavram olarak yerleştirildiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın toplumsal sınıflama sisteminde miskin kavramının, toplumun en kırılgan ve "görünmez" unsurlarını temsil ettiğini, onlara karşı duyarsızlığın ise ilahi azabı getiren en temel ahlaki çöküş göstergesi olarak sunulduğunu tahlil eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin nüzul ortamındaki karşılığına değinerek, kabile korumasından mahrum kalmış veya ekonomik olarak tamamen çökmüş bireylerin haklarını savunmanın, Kur'an'ın inşa ettiği yeni ve evrensel ahlaki nizamın en merkezi unsurlarından biri olduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla