Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hâkka Sûresi, 32. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hâkka Sûresi, 32. Ayet

    ثُمَّ ف۪ي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعاً فَاسْلُكُوهُۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Śumme fî silsiletin żer’uhâ seb’ûne żirâ’an feslukûh(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      31. "Sonra onu alevli ateşe atın!"

      32. "Sonra da (diğerleriyle birlikte) onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire dizin."

      Sonra onu alevli ateşe atın. “Sallûhu (صَلُّوهُ)” yani alevli ateşe sokun. Arapçada “cemelün masliyyun” (جَمَلٌ مَصْلِيٌّ) şeklinde bir deyim vardır, yani “ızgara edilmiş deve” demektir. Bu mânaya göre “sallûhu” fiili ile kâfirin cehennem ateşinde kızartılması da emredilmiş olabilir. Sonra da (diğerleriyle birlikte) onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire dizin. Cenâb-ı Hak, öncelikle onların ellerinin boyunlarına bağlanacağını, sonra cehenneme atılacaklarını ve bunun ardından orada zincire vurulacaklarını beyan etmiştir. Böylesi zincire vurulmayı ve sonra da cehenneme atılmayı hak etmiştir.

      Mümin Ölmeden Önce Nefsini Hesaba Çeker

      Fakat öyle görünüyor ki önce mahşerde toplanacaklar, sonra da “Gerçekleri inkâr etmiş olanlar gruplar halinde cehenneme sevkedilecek” meâlindeki ilâhî beyan uyarınca cehennem ateşine sevk edileceklerdir. Cehenneme geldikleri zaman oradan kaçmaya yeltenecekler, fakat o anda zincire vurularak, cehenneme sürüklenecekler, dolayısıyla kaçma imkânı bulamayacaklardır. Sonra da (diğerleriyle birlikte) onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire dizin! Bu ilâhî beyanda sözü edilen zincirin onların bedenlerinden daha uzun olup da cehennemde fazladan bir yer işgal etmesi mümkün değildir. Zira yüce Allah, cehennemi cinlerle ve insanlarla dolduracağını önceden haber vermiştir. Eğer bu zincir, cehennemde fazladan bir yer işgal etseydi orası sadece cinlerle ve insanlarla doldurulmamış olurdu. Bu da Allah'ın vâdini yerine getirmemiş olması sonucuna götürürdü. Oysa ki Allah Teâlâ vâdinden dönmez. Şayet zincirler onların bedenlerinden daha uzunsa bu takdirde daha fazla sıkışmaları ve kedere gark olmaları için o fazlalık, bedenlerine dolanacaktır. Ama bu zincirlerin onların bedenlerini aşması ihtimal dâhilinde değildir. Hz. Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin, çünkü bu sizin için daha kolay veya daha hafiftir. Tartılmadan önce kendinizi tartın. Kıyamet günü en büyük huzura alınmaya hazırlanın. “O gün hesaba çekilirsiniz, size ait hiçbir sır gizli kalmaz””. Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Mümin nefsine hakim olandır. Nefsini Allah için hesaba çeker. Dünyada iken nefislerini hesaba çekenlerin âhiretteki hesabı kolay geçecektir. Bu durumu hesaba katmayanlara kıyamet günü hesap ağır olacaktır. Bir şey müminin karşısına sürpriz olarak çıkacak ve [mümin onu beğenecektir]. Mümin şöyle diyecektir: Vallahi ben seni istiyorum; sen benim ihtiyaç duyduğum şeylerden birisisin. Fakat Allah'a yemin olsun ki sana ulaşacak bir bağlantım yoktur. Heyhât! Benimle senin arana engel konulmuştur. Mümin bir hata işler ve kendi nefsine dönerek şöyle der: Ben bunu istemedim, benim bununla ne alakam var? Vallahi benim onun hakkında hiç mazeretim yok. Vallahi inşallah buna dönmeyeceğim. Müminler, Kur'ân'ın muhafaza ettiği kimselerdir; Kur'ân onlara gelecek mahvoluşa engel olur. Mümin, dünyada esirdir ve nefsini bu esaretten kurtarmaya çalışır; Allah'a kavuşuncaya kadar hiçbir şeyden emin olmaz. Mümin kulağından, gözünden, dilinden ve tüm organlarından hesaba çekileceğini bilir”. Nefsi hesaba çekmek demek kişinin yapmak istediği her fiilin akıbetini göz önüne alması demektir. Eğer fiilin akıbeti doğru ise onu yapar ve bitirir. Eğer günahsa vazgeçer. Nitekim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Bir şeyi yapmak istediğin zaman akıbetini düşün. Şayet doğru ise yap, günahsa ondan vazgeç”. Hz. Peygamber başka bir haberde de şöyle buyurmuştur: “Mümin vakkaf” yani duran ve “vezzân” (وَزَّان) yani tartandır. Onun tartması, -önceki haberde ifade edildiği üzere- işin akıbetini düşünmesidir. İşin akıbetini düşünüp yerine getirmede doğruyu gördüğünde tartmış demektir. Doğrunun aksini görüp vazgeçer ve o fiili yapmaya atılmazsa bu da “vakfı”, yani durması demektir. Kişinin yapmak istediği işlerde nefsini hesaba çekmesi diye bahsettiğimiz husus işte budur. Yaptığı ve yerine getirdiği fiillerde nefsini hesaba çekmeyi düşünmesi ise şunlara dikkat etmesi demektir. Kişi bir haram işlediğinde ondan tövbe eder ve Allah'tan bağışlanmasını dilerse O'nun lütuf ve keremiyle affedilmesini umar. Şayet bu fiil, Allah'ın hoşnut olduğu bir fiilse Allah'a hamdeder ve aynısını yapmada başarılı kılmasını ondan diler. Kulun, işlediği fiillerde nefsini hesaba çekmesi işte budur.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Sümme (ثُمَّ)

        İbn Fâris, s-m-m kökünün bir şeyin tamamlanması, bir araya gelmesi ve bir eylemin ardından gelen diğer eylemi ifade eden bir bağlaç olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın zaman bakımından bir sonralığı (terahi) anlattığını, ayetteki bağlamında suçlunun önce hapsolunup ateşe atılmasının ardından gelen daha şiddetli bir azap aşamasını, yani zincire vurulma safhasını bildirdiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin buradaki işlevinin azabın derecelerini ve hiyerarşisini göstermek olduğunu, her aşamada şiddetin daha da arttığı bir tabloyu muhatabın zihninde canlandırdığını tahlil eder.

        Silsile (سِلْسِلَةٍ)

        İbn Fâris, s-l-s-l kökünün bir şeyin birbirine eklenerek devam etmesi, suyun akışı gibi ardışıklık ve süreklilik anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin parçaların birbirine geçirilerek oluşturulan bağ (zincir) manasına geldiğini, ayette suçlunun kaçışını imkansız kılan o sarmal ve birbirine bağlı azap halkalarını nitelediğini aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik yapısındaki "sil-sil" tekrarının, zincir halkalarının birbirine çarparken çıkardığı metalik sesi ve o silsilenin bitmek bilmeyen uzunluğunu akustik bir yansımayla muhatabın zihnine kazıdığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki işlevine değinerek, dünyada kendi güç ve saltanatlarına güvenenlerin ahirette hiçbir hareket imkanı bulamayacak şekilde bu ilahi prangalarla (silsile) kuşatılacağını gösteren dehşetli bir eskatolojik tasvir olduğunu tahlil eder.

        Zer'uha (ذَرْعُهَا)

        İbn Fâris, z-r-a kökünün sözlükte kolu uzatmak ve bir şeyi kol boyuyla ölçmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zer" kavramının bir nesnenin uzunluğunu belirlemek için yapılan ölçüm eylemi olduğunu ifade eder. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi apokaliptik dilinde ölçü birimlerinin kullanılmasının, azabın rastgele değil, önceden takdir edilmiş, sistemli ve kaçınılmaz bir mühendislikle kurgulandığını göstermeye yönelik edebi bir vurgu taşıdığını savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimedeki dişil zamirin (ha) zincire (silsile) döndüğünü, bu ölçümün sadece uzunluğu değil, o zincirin suçluyu her yönden kuşatacak olan dehşetli kapasitesini de temsil ettiğini tahlil eder.

        Seb'ûne (سَبْعُونَ)

        İbn Fâris, s-b-a kökünün yedi sayısını ve bu sayının katlarını ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yetmiş (seb'une) sayısının Arap dilinde bazen kesin bir rakamı, bazen de çokluğu, bolluğu ve sınırsızlığı anlatmak için mübalağa yoluyla kullanıldığını aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında ve genel Sami geleneğinde "yetmiş" rakamının "pek çok" veya "tamamlanmış bir çokluk" manasına geldiğini, ayette zincirin uzunluğuna dair bu rakamın verilmesinin, suçlunun o azaptan kurtulmasının imkansızlığını ve zincirin ucu bucağı görünmez bir azamet taşıdığını göstermek için seçildiğini tahlil eder. Angelika Neuwirth, sayısal ifadelerin bu bağlamda bir dehşet estetiği yarattığını, muhatabın zihninde sonsuz bir bağlanmışlık hissi uyandırdığını savunur.

        Zirâ'an (ذِرَاعًا)

        İbn Fâris, z-r-a kökünden türeyen bu kelimenin dirsekten orta parmak ucuna kadar olan mesafeyi, yani kol boyunu ifade eden temel bir uzunluk ölçüsü olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel kol organından mülhem bir ölçü birimi olduğunu, ayette yetmiş rakamıyla birleşerek o zincirin devasa boyutlarını somutlaştırdığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu tanıdık ölçü birimini kullanarak uhrevi azabı dünyevi algı sınırlarına taşıdığını, muhatabın zihninde o zincirin ne kadar gerçek ve somut bir nesne olduğunu pekiştirdiğini tahlil eder.

        Feslukûhu (فَاسْلُكُوهُ)

        İbn Fâris, s-l-k kökünün bir şeyi bir şeyin içinden geçirmek, bir yola sokmak ve dahil etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sülûk" kavramının bir ipliğin iğne deliğinden geçirilmesi gibi bir şeyi başka bir şeyin içine yerleştirmeyi ifade ettiğini; ayetteki kullanımın ise suçlunun o devasa zincire adeta bir iplik gibi geçirilmesini veya zincirin halkaları arasına zorla dahil edilmesini anlattığını aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin başındaki "fe" edatının eyleme kazandırdığı sürat ve kesinlik manasına dikkat çekerek, bu sert emrin azabın gecikmeksizin ve mutlak bir boyun eğişle icra edileceğini akustik bir vurguyla yansıttığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin insanın bir nesne gibi zincire dahil edilmesini (geçirilmesini) anlatmasının, kişinin dünyevi saygınlığını tamamen yitirdiğini ve ilahi gazap karşısında en küçük bir değerinin kalmadığını gösteren sarsıcı bir teolojik aşağılama (izlal) tablosu olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X