Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hâkka Sûresi, 20. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hâkka Sûresi, 20. Ayet

    اِنّ۪ي ظَنَنْتُ اَنّ۪ي مُلَاقٍ حِسَابِيَهْۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnî zanentu ennî mulâkin hisâbiyeh

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum."

      Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum. Ayetteki “zan” kelimesini hakikat anlamında alırsan üç türlü açıklama yapmak mümkündür. Birincisine göre mâna şöyle olur: “Ben dünyada iken yaptığım kötülüklerden dolayı şiddetli bir hesaba çekileceğimi, bunlardan sorumlu tutulacağımı ve cezalandırılacağımı zannediyordum, bu günün dehşetinden dolayı şu anda günahlarımdan kurtulamayacağımı zannetmiştim. Ama günahlarımın affedildiğini ve hatalarımın bağışlandığını gördüm”. Kişinin bu sözü, Allah'a şükür ve O'na karşı minnetini ortaya koymak için söylenmiş olur. İkincisi, “ben dünyada iken birtakım ayak sürçmeleri ve kusurlar işlersem âhirette onları yüklenerek Allah'ın huzuruna çıkacağımı düşünüyordum. Bunun için onları işlemekten geri durdum ve yapmaktan kaçındım”. Bu ifade, bağışlanmasının sebebini anlatmaktadır. Üçüncüsü, “ben kendi durumum hakkında düşündüm. Ve benim gibi birinin başıboş ve göz ardı edilmiş olarak bırakılmayacağını zannettim. Giderek bu zannım kesin bilgiye dönüştü; iman ettim ve peygamberleri tasdik ettim. Ben ancak ilk zannım ve düşüncem sayesinde kurtuldum”. En doğrusunu Allah bilir.

      Bazı âlimler “zan” kavramını kesin olarak anlama ve bilme olarak yorumlamış ve “zanantü” (ظَنَنْتُ) fiiline “kesin olarak anladım” ve “bildim” mânasını vermişlerdir.

      Aslında gözle görülmeyen olaylar ve gizli bilgiler hakkındaki “yakin” (kesin bilgi), daha önce var olan bir zandan doğar. Bu zan kişiyi o olay ve gizli bilgi hakkında düşünüp halini araştırmaya sevkeder ve nihayet o gizli yöne vakıf olma ile sonuçlanır, böylece gizli olan husus açık hale gelir. Şu halde, kişinin yakîne ulaşmasının ve bir şeyin mahiyetini kavramasının sebebi önceki zan olur. Böyle bir bilgiye bir keresinde hakiki mânada yakîn, bir kere de mecazî mânada zan denilebilir. Nitekim aynı şeyleri “belleyici kulaklar onu bellesin diye” meâlindeki âyeti açıklarken de söylemiştik. Orada demiştik ki kulaklar hiçbir şeyi bellemez, ancak işitir. Fakat kavrayışa kulak vasıtasıyla ulaşıldığı için kulak idrake ulaştırmanın sebebi olur. Bu nedenle de “belleme” fiili kulaklara izafe edilmiştir. Buna bağlı olarak onların ilk baştaki zanları, kendilerini yakîne ve bilgiye ulaştırınca, yakînlerine ve bilgilerine bir keresinde “zan” bir keresinde de “yakîn” dediler. Görülmez mi ki yüce Allah, bir âyette “zan” fiilini kullanarak “الَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ” “Onlar kesinlikle Rab'lerine kavuşacaklarını” buyururken, diğerinde “yakîn” kökünü kullanarak “وَبِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ” “Ve ahirete de onlar kesin olarak inanırlar” buyurur. Allah Teâlâ, onları metodu araştırma ve kafayı çalıştırma olan bir hususta bir keresinde “zannedenler (ظَانِّينَ)” şeklinde, bir keresinde de “kesin kes inananlar” (مُوقِنُونَ) olarak nitelemektedir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hakk'ın, herhangi bir meselede إِيقَان ile nitelenmesi caiz görülmemiştir. Çünkü O'nun açısından her şey çok açık ve zâhirdir, şu sebeple ki nesne ve olayları yoktan vareden ve yaratan O'dur. Netice olarak hiçbir şey Allah'a gizli ve saklı kalmaz ki kesin bilgiye ulaşmak için onu araştırmaya ve düşünmeye ihtiyaç duysun. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Şöyle bir fikir ileri sürmek de mümkündür: Kavraması fikir yürütme yöntemine bağlı olan hususlarda kişinin birtakım kuruntulara ve düşüncelere mâruz kalması ihtimal dışı değildir. Bu kuruntular ve düşünceler kişiyi bazı zanlara götürür. Şöyle ki âlimler “zan”dan uzak olmayan bu gibi durumlar hakkında zan kelimesinin kullanılmasını caiz görmüşler, yakîn ve kapsamlı bilgiye götüren unsurların baskın olmasından dolayı da “yakîn” kelimesini kullanmayı mümkün görmüşlerdir. Görmez misin ki yüce Allahı inkâr etmesi için şiddetli bir ceza veya öldürülmekle tehdit edilen bir kimsenin, küfür ifadesini dilden söylemesi mübah kabul edilmiştir. Söz konusu kişi, zorlayan tarafından azaba uğrayacağına kesin olarak inanan bir kimse gibi kabul edilmiştir. Bu kişi onun isteğine uymayı kabul etmediğinde yaptığı tehdidi kesinlikle yürüteceğine kesinkes inanmasa bile yine de kesinkes inanan kişi gibi kabul edilmiştir, zira tehdit eden bunu yapma fırsatı bulamayabilir, o vakte kadar hayatta kalamayabilir. Buna rağmen kötü fiili yapma fırsatını bulması zann-ı gâlibe ve en ağırlıklı görüşe göre söz konusudur. İşte bu, kesin bilgi ve kesinkes inanma yerine konulmuş olmaktadır. Ayetteki durum da bu doğrultudadır: Tehdit, galip zanla baskın gelince kesinkes inanç anlamına gelen “yakin” lafzının kullanılması mümkün olmuştur. Şunun da belirtilmesi gerekir ki duyularla ve gözlemlerle kavranan olaylar ve bilgiler hakkında “zan” kavramını kullanmaya imkân yoktur. Çünkü bu gibi durumlarda şüphelerin rol oynaması mümkün değildir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Zanentu (ظننت)

        İbn Fâris, z-n-n kökünün sözlükte hem kesin bilgi (yakin) hem de şüphe manalarına geldiğini belirterek, kelimenin zıt anlamlı (ezdâd) lafızlardan olduğunu, bu ayetteki bağlamında ise hiçbir şüphe barındırmayan mutlak ve kesin bir inancı ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zann kavramının normal şartlarda emarelere dayalı, güçlü veya zayıf olabilen bir tahmini anlattığını, ancak ahiret inancı bağlamında müminler için kullanıldığında, onların hesap gününe dair inançlarının adeta gözle görülürcesine kesin (yakin) bir boyutta olduğunu vurgulamak için seçildiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik evreninde zann kelimesinin müşrikler için kullanıldığında asılsız kuruntu ve epistemolojik temelsizliği imlediğini, fakat bu ayette müminin kendi içsel durumunu açıklarken yapısının dönüşerek, eskatolojik gerçekliğe dair sarsılmaz, varoluşsal bir kesinliği ve öngörüyü temsil ettiğini tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayette geçmiş zaman kipiyle kullanılmasının, müminin dünyevi hayatını bütünüyle bu kaçınılmaz karşılaşmanın bilinciyle şekillendirdiğini gösterdiğini, buradaki ifadenin sıradan bir sanıdan ziyade, insanı kurtuluşa götüren derin ve sarsılmaz bir şuuru yansıttığını ifade eder.

        Mülâkın (ملاق)

        İbn Fâris, l-k-y kökünün sözlükte iki şeyin yüz yüze gelmesi, karşılaşması ve birbiriyle buluşması anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "likâ" kavramının hem fiziksel bir görmeyi hem de içsel, manevi bir idraki kapsadığını, ayette ism-i fâil formunda gelen bu kelimenin, müminin ahiretteki hesabıyla yüzleşmeye doğru anbean, kaçınılmaz bir şekilde ilerlediğini ve bu yüzleşmeye her an hazır olduğunu nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik kurgusunda "likâ" eyleminin sıradan bir tesadüfü değil, insanın dünyadaki ahlaki eylemlerinin neticesiyle veya doğrudan ilahi otoriteyle kaçınılmaz olarak yüz yüze geleceği o nihai, eskatolojik randevuyu simgeleyen temel bir terim olduğunu tahlil eder. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinde hesap günüyle veya ilahi olanla karşılaşma motifinin merkezi bir yer tuttuğunu, eylemi gerçekleştirecek kişiyi niteleyen bu lafzın, müminin zaman algısında ahiretin uzak bir gelecek değil, her an yüzleşilecek dramatik ve dinamik bir gerçeklik olarak yaşandığını savunduğunu kaydeder.

        Hısâbiyeh (حسابيه)

        İbn Fâris, h-s-b kökünün sözlükte saymak, miktarını ve değerini belirlemek, muhasebe yapmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hisab" kavramının insanın amellerinin en ince detaylarına kadar değerlendirilip karşılığının verilmesini ifade ettiğini, kelimenin sonuna eklenen ve normalde zamir olmayan he (ha-i sekte) harfinin, ayetin sonundaki duraklamayı pekiştirerek anlamı derinleştirdiğini aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik analizinde Aramice ve Süryanicedeki "husbana" (sayım, hesap) lafzıyla olan ortak Sami köklerine işaret ederek, Kur'an'ın aslında ticari ve matematiksel bir terim olan bu kelimeyi alıp, ahlaki ve teolojik bir yargılanma sürecini anlatan derin bir eskatolojik kavrama dönüştürdüğünü belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve fonetik yapısına dikkat çekerek, lafzın sonundaki sakin he (ha-i sekte) harfinin okuyucuyu ayet sonunda zorunlu olarak duraklattığını, bu derin nefes alışın, zorlu mahkeme sürecini atlatıp kurtuluşa eren müminin hissettiği o muazzam ferahlamayı, psikolojik rahatlamayı ve derin huzuru akustik bir kapanışla adeta somutlaştırdığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "benim hesabım" formunda, birinci tekil şahıs iyelik ekiyle kullanılmasının, ahiret günündeki yargılamanın son derece bireysel olduğunu, her insanın kendi varoluşsal yükünü tek başına taşıyacağı gerçeğini ve beraat eden müminin bu şahsi yüzleşmeden alnının akıyla çıkmasının getirdiği o büyük içsel coşkuyu yansıttığını tahlil eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X