Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hâkka Sûresi, 15. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hâkka Sûresi, 15. Ayet

    فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Feyevme-iżin veka’ati-lvâki’a(tu)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      13-15. "Sûra bir defa üflendiğinde, yeryüzü ve dağlar yerlerinden sökülüp birbirine bir çarpışta darmadağın edildiğinde, işte o gün olacak olur."

      Artık sûra bir defa üflendiği zamanda. Sanki Resûlullah'ın muhatapları “Vâkıa”, “Hâkka” ve “Kāria”nın, yani kıyametin ne zaman kopacağını sormuşlar, Cenâb-ı Hak da bu soruya şöyle cevap vermiştir: “Artık sûra bir defa üflendiğinde, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek bir çarpışta darmadağın edildiği zaman, işte o gün olacak olan olur (kıyâmet kopar)”. Onlara verilen cevap, “İşte o gün olacak olan olur” cümlesidir. Daha önce de anlattığımız üzere soruların tamamı o vakitte olacak olaylarla ilgilidir. Aslında kıyamet vaktinin beyan edilmesinde onlar için herhangi bir fayda olmadığı gibi, onu bilmenin de hiçbir yararı yoktur. Fayda, ancak kıyamet günü meydana gelecek gelişmelerin bilinmesindedir, zira bununla hem özendirme hem de korkutma vardır. En doğrusunu Allah bilir.

      Sûra Üfleme

      Bir defa üfleme (نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌ)” bu terkibin üflemenin gerçek durumunu açıklamak için gelmiş olması mümkündür; bunun “bir üfleme miktarı kadar” anlamında olması da ihtimal dâhilindedir. İkinci mânadaki ifadenin sağlayacağı şey, ölümden sonra dirilmenin yüce Allah için kolay olduğunun vurgulanmasıdır. Çünkü bir üfleme, dünyada insanın kolaylıkla yapacağı işlerden olup, imkânsız değildir. Üfleme (النَّفْخَةُ) kelimesi ruhların bedenlerine girmesi ve yayılması dolayısıyla da belirtilmiş olabilir, bu da bir üfleme fonksiyonudur. Çünkü rüzgâr bir kaba üflendiğinde ona sirâyet eder ve içine yayılır. Cenâb-ı Hak, üfleme ile ruhun bedene girişini kinâye yoluyla ifade etmiştir. Yine aynı gerekçe ile üfleme fiilini kullanarak ruhların cesetlerden çıkmasını da beyan etmiştir. “Biz de, ona ruhumuzdan üfledik” meâlindeki ilâhî beyanın da, üfleme hakiki mânasında olmayıp, ruh Hz. Meryem'de üflemenin fonksiyonunu icra ettiği için böyle denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Sura” (فِي الصُّورِ) bazıları şöyle demiştir: Sûr bir boynuz olup birinci üfleme ona yapılır, göklerde ve yeryüzünde bulunanlardan Allah'ın diledikleri dışında herkes anında ölür denmiştir. Sonra sûra bir kez daha üflenir, üflenir üflenmez ölülerin tümü birden ayağa kalkıp etrafa bakmaya başlar. Bazı müfessirlere göre ise sûra üflenmesi demek, insanların cesetlerine ruhun üflenmesi demektir. (Fakat bu isabetli değildir.) Çünkü “es-suratü (الصُّورَةُ)” kelimesinin çoğulu, “es-sûr” (الصُّور) değil, es-suverdir (الصُّوَر). Dolayısıyla bunun “ceset” anlamına gelen “es-sûratü” kelimesinin çoğulu olması ihtimali ortadan kalkar. Fakat Allah Teâlânın sûra üflemeyi onları yok etmek ve diriltmek için sebep kılması mümkündür. Bu, O'nun, sûra üflenmedikçe göklerde ve yerde olanları yok etmekten ve diriltmekten aciz bırakmasından dolayı değildir. Yüce Allah, sûra üflemeyi bir tür hikmet ve faydanın sebebi yapmıştır; yahut da sûra üflemekle görevli meleğin imtihanı için bir sebep kılmıştır. Bilindiği gibi meleklerin yağmur yağdırmak, bulutları bir yerden başka bir yere sevketmek, insanların amelleri konusunda görevlendirilmek gibi ve daha başka ağır görevleri vardır.

      Yeryüzü ve dağlar yerlerinden sökülüp birbirine bir çarpışta darmadağın edildiğinde. Bazıları âyete “yeryüzü ve dağlar tek kırılışla kırıldığı zaman” anlamı verirken, diğerleri “tek yıkılışla yıkıldığı zaman” demişlerdir. Alimlerin bir kısmı da âyeti şöyle anlamıştır: Cenâb-ı Hak “yeryüzü ve dağlar tek sarsılışla sarsıldığı zaman”. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki şöyle demektedir: Yeryüzü sarsılır, içinde bulunan fazlalıkları dışarı atar, bu çarpışla bağrında bulunan, ama kendi yapısından olmayan nesneleri dışarı çıkarır ve dağların köklerini bağrından söküp çıkarır. Sonra yüce Allah, dağları savrulan kum yığınlarına çevirir. Bundan sonra rüzgârı devreye sokar ve o yığını toz duman haline getirir. Yumuşaklığından dolayı da atılmış renkli yün gibi gösterir. Sonra bulut gibi yürütür ve bunlar, yeryüzünün dağ yollarına, vadilere ve çeşitli mekânlara düşer, yeryüzü yüce Allah'ın ifadesine uygun olarak şu hale gelir: “Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacaktır. Orada ne bir iniş, ne de bir yokuş görebileceksin”. Rüzgâr işte böyledir. Bir şeyin üzerinde fonksiyon icra eder ve eserse onu çeşitli köşelere dağıtır, üzerinde çatlaklar oluşturur ve onu yeryüzüne serer.

      Yeryüzü sökülüp. Bu, yeryüzünün bir yerden başka bir yere götürüleceği anlamına değildir. Fakat bir parça, diğer bir parçanın içine sokulacak, bu bastırıp sıkıştırma ile birlikte bir parça diğer parçaya çarpacak anlamınadır. Böylece yeryüzü sanki yerinden kaldırılıp taşınmış gibi olacaktır. Bunlar olduğu gün kıyamet kopacaktır. Âyetin bu ifadeleri, dağlar hakkında gelen âyetler birbiriyle çelişik hale gelmemesi için farklı zamanlara bağlı olarak söylenmiş ifadelerdir diye yorumlanır. En doğrusunu Allah bilir. Kıyâmetle ilgili başka âyetlerde farklı açıklamalar da yapılmıştır. Meselâ dağların yok olması yeryüzünün yok olmasından önce gerçekleşecektir: “De ki: 'Rabb'im onları ufalayıp savuracak. Böylece orayı yani yeryüzünü dümdüz, bomboş bırakacaktır”. Dağların yeryüzünden önce yok olacağına dair başka âyetler de vardır. Yeryüzünün değiştirilmesi, bugünkü halinden başka bir şekil alması demektir. Yani haberlerde belirtildiği gibi binalar yıkılacak, vadiler dümdüz olacak ve dağlar yerlerinden kaldırılıp yok edilecektir. Nitekim buna tebdil denilmiştir. Tıpkı hali değişip de iyi iken kötü olan kimseye bu kökten türeme bir fiille “tebeddelte (تَبَدَّلْتَ)” sen değiştin denildiği gibi; sen değiştin demek, eski durumundaki gibi değilsin, değiştin demektir. Biraz önce âyetin mânası da bu doğrultudadır, yani dağlar bir anda kırılacak ve yeryüzünün durumu değişecektir. Yahut da âyette o günkü yaşanacak şiddetli korku haber verilmektedir. Dağların yok edilmesi her ne kadar yeryüzünün yok edilmesinden önce olsa da bir kez yerle bir etme ile dağlar ve yeryüzü yok olacaktır. Dağlar ve yeryüzü bir anda yok olacak demek değildir, fakat bir kez yerle bir edişle dağlar ve yeryüzü yok olacaktır. Ayetin bunu haber vermesinden maksat, o günün şiddetini ve korkusunu açıklamaktır, yoksa bir kısmı ile diğer kısmının yok olmasının sıralamasını açıklamak değildir. En doğrusunu Allah bilir.

      İşte o gün olacak olur. Kıyamet, hesaba çekilmek ve amellerin karşılığı verilmek için kopacaktır. Bu âyet, “ceza, mutlaka vuku bulacaktır” meâlindeki âyete benzer. Kıyamet isimlerinin sonuna “tâ” harfinin getirilmesi, onun durumunu yüceltmek içindir.​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Veka'at (وقعت)

        İbn Fâris, v-k-a kökünün sözlükte bir şeyin yukarıdan aşağıya düşmesi, yere çarpması ve zorunlu olarak meydana gelmesi anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vuku" eyleminin sıradan bir gerçekleşmeden ziyade, ağır bir kütlenin düşüşü gibi kaçınılmaz ve şiddetli bir ortaya çıkışı ifade ettiğini, ayetin bağlamında kıyametin aniden ve sarsıcı bir biçimde varlık sahnesine inmesini anlattığını aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik dilinde kıyamet sahnelerinin sıklıkla bu tür fiziksel ve sert eylemlerle (düşmek, çarpmak) tasvir edildiğini, bu sayede muhatabın zihnindeki soyut ve uzak ahiret inancının, ontolojik ve somut bir gerçeklik olarak yeniden inşa edildiğini tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin gelecek zamanda yaşanacak bir olayı geçmiş zaman kipiyle (veka'at/gerçekleşti) aktarmasının Kur'an'ın retorik üslubunun çarpıcı bir örneği olduğunu, bu kullanımın Mekkeli inkarcılara ahiret gününün vuku bulmasının hiçbir şüphe barındırmayan, adeta çoktan olup bitmiş kadar kesin bir gerçeklik olduğu mesajını verdiğini vurgular.

        El-Vâkı'ah (الواقعة)

        İbn Fâris, v-k-a kökünden türeyen bu ismin, kaçınılmaz olarak meydana gelen, düşen ve gerçekleşen büyük olay manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu lafzın ism-i fâil yapısında gelerek eylemin sürekliliğini ve gücünü yansıttığını, Kur'an terminolojisinde doğrudan kıyamet gününü ve o gün yaşanacak olan nihai felaketi anlatan özel bir isim olarak kullanıldığını ifade eder. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin Arap dil yapısında, meydana gelmesi asla engellenemeyecek olan o büyük musibeti ve kozmik çöküşü niteleyen bir sıfat-isim olduğunu aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), edebi ve fonetik bağlamda aynı kökten türeyen fiilin ve ismin (veka'ati'l-vâkı'ah) peş peşe kullanılmasının yarattığı iştikak sanatına dikkat çekerek, vav, kaf ve ayın harflerinin pekiştirilmiş sesletiminin adeta ağır bir nesnenin yere çakılma sesini akustik olarak taklit ettiğini, bu ritmin kıyametin ezici ağırlığını okuyucunun hislerine doğrudan aktardığını belirtir. Angelika Neuwirth, erken dönem Mekke surelerinde Hâkka ve Kâria gibi apokaliptik terimlerle aynı edebi aileyi paylaşan Vâkıa kelimesinin, felaketin ismini adeta bir balyoz gibi dinleyicinin bilincine indirdiğini, eskatolojik yıkımın sadece bir zaman dilimi değil, kendi başına otonom ve sarsıcı bir fenomen olarak sunulmasına hizmet ettiğini savunur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X