لِنَجْعَلَهَا لَكُمْ تَذْكِرَةً وَتَعِيَهَٓا اُذُنٌ وَاعِيَةٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hâkka Sûresi, 12. Ayet
Daralt
X
-
"Bunu sizin için ibretli bir ders olsun ve kulaklardan hiç çıkmasın diye yaptık."
Bunu sizin için ibretli bir ders olsun diye. Bu geminin öğüt olması, birkaç açıdandır:
a) Mekkeliler Hz. Peygamber'in davetine olumlu cevap vermekten yüz çevirdiler. Ve “Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz de onların izlerine uyarız” dediler. Yüce Allah onlara kendilerinin Nuh aleyhisselâmla birlikte gemide taşınanların çocuklarını teşkil ettiklerini, peygamberlere uydukları için kurtuluşu hak edip dünya ve âhirette şerefli olduklarını hatırlatıyor ve (adeta şöyle diyor): Şu halde size ne oluyor da peygamberleri tasdikte o kurtuluşa erenlere uymuyorsunuz da onları yalanlayanlara uyuyorsunuz?
b) “Babalarımızı bir inanç üzerinde bulduk” derken yalan söylediklerini hatırlatıyor, (ve şöyle diyor): Aksine babalarınızı şu anda bulunduğunuz dinden başka bir din üzere buldunuz. Pekâlâ biliyorsunuz ki babalarınız Nuha (a.s.) uyup kurtuluşa erenlerdir. Dolayısıyla onlar kâfir değil mümindirler.
c) Âyete şöyle bir mâna da verilebilir: Allah Teâlâ onlara yalanlayanların durumlarını hatırlatmakta, akıbetlerinin suda boğulmak ve helâk edilmek olduğunu haber vermektedir. Dolayısıyla bu ifadede Hz. Peygamber'i yalanlayan Mekkeliler'i korkutmak da vardır. Böylece gemi, öğüt ve peygamberleri tasdik edenlerle yalanlayanların akıbetlerini hatırlatan bir uyarıcıya dönüşmektedir.
d) Cenâb- Hak, şükretmelerini istemek için onlara gemide taşınan babalarına yönelik büyük nimetlerini hatırlatmaktadır. Bazıları şöyle demiştir: O zamandan bu yana nice gemiler yok olup gittiği halde Nuh'un gemisi belli bir yerde ibret ve öğüt olmak üzere varlığını sürdürmektedir. Şunu da belirtmek gerekir ki ibret ve öğüt anlamına gelen “tezkire” iki şekilde açıklanabilir: Birincisi, onunla alâmet ve ibretin kastedilmesidir. Yani “bu gemiyi ibret alasınız ve Allah'ın vahdâniyeti ile kudretine alâmet olsun diye size bir ibret ve öğüt yaptık”. Tıpkı şu ilâhî beyanda olduğu gibi: “Fakat biz Nuh'u ve gemidekileri kurtardık ve bunu bütün insanlık için ibret yaptık”. İkinci açıklama şöyle olur: “Bu haberleri size bir hatırlatma vesilesi yaptık”. Bir başka ifadeyle; “Onu size ebediyete kadar okuyacağınız ve anlayacağınız bir Kur'ân âyeti yaptık ki, size yönelik lütuflarından dolayı yüce Allah'a şükredesiniz” anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Belleyici kulaklar onu bellesin diye. Arapçada kişi bir şeyi ezberlediği zaman “vea (وَعَى)” fiili kullanılır; bir şeyi bir kapla veya başka bir nesne ile koruma altına aldığında “eva (أَوْعَى)” şekli kullanılır. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: “Onu belleyici kulaklar bellesin diye”. Cenâb- Hak bu âyette “ezberleme” fiilini kulağa nispet etmiştir. Oysa kulak ezberlemez, işitir, ardından kalp onu ezberleyip korur. Fakat bu âyette ezberleme kulağa nispet edilmiştir, çünkü duyulan sözler belleğe kulak vasıtası ile ulaştırılır, zira işitme yoluyla bellenilir, işitme kulağın fonksiyonundandır, ondan sonra duyulan sözler belleme yerine, yani kalbe gider. Bellemenin işitmeye nispet edilmesi, onun işitme eylemi ile bilince ulaşmasından dolayıdır. Bellemenin kulaklara izafe edilmesi, bundan önce belirttiğimiz gibi elbisenin, sayesinde oluştuğu nesneye, yani yağmura, yaratılışımızın kendisinden takdir edildiği toprağa nispet edilmesine benzer. Allah Teâlânın kalplere belleyeceği kulak ve gören göz bahşetmiş ve bilincin başlarda bulanan kulaklara değil de bu kalplerdeki kulaklara nispet edilmiş olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Bazıları belleyici kulaklar deyimine Allah'tan geleni akleden ve O'nun kitabından duyduklarından yararlanan kulaklar mânası vermiştir ki bu durumda, söz konusu olan müminin kulağıdır. Kâfirin kulağı ise duyar ama duyduğunu dışarı atar, duyduğundan yararlanmadığı için onu bellemez. Görmez misin ki Allah Teâlânın kâfirlerin kulaklarını duyduklarından yararlanmadıkları için sağır olmakla nitelemiştir. Yine Allah, “Onlar ise bunu kulak ardı ettiler” buyurmuştur, bu âyette kâfirlerin duyduklarından yararlanmamaları nebz (نبذ) yani atmak fiili ile ifade buyurmuştur. Bunun gibi yararlanmayı da “vay” (وعي) fiili ile beyan etmiştir. İnsanlarda da âdet haline gelen durum böyledir, onlar bir bilgiyi veya bir haberi unutmamayı istedikleri zaman onu bellemeye ve muhafaza etmeye çalışırlar.
Yorumu Yorumla
-
Nec'ale (نجعل)
İbn Fâris, c-a-l kökünün sözlükte bir şeyi yapmak, yaratmak, bir durumdan başka bir duruma dönüştürmek ve kılmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ca'l" fiilinin genel yapma ve etme (fiil ve sun') eylemlerinden daha geniş bir kapsama sahip olduğunu, ayetteki kullanımının Nuh tufanı gibi somut ve dehşet verici bir tarihsel felaketin, soyut ve kalıcı bir ibret vesikasına dönüştürülmesi işlevini anlattığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki bağlamında, bu tarihsel helak olayının sadece geçmişe ait bir kıssa olarak bırakılmayıp, Kur'an'ın ilk muhatapları olan Mekke toplumu için aktif bir pedagojik araca ve uyarıya dönüştürüldüğünü tahlil eder.
Tezkirah (تذكرة)
İbn Fâris, z-k-r kökünün sözlükte bir şeyi hatırlamak, zihinde tutmak, anmak ve unutmanın zıddı olarak bilgiyi muhafaza etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin insanın unuttuğu bir gerçeği yeniden bilincine çağırmasına yarayan, gaflet uykusundan uyandıran her türlü araç, uyarı ve öğüt manasına geldiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojik sisteminde hatırlama (zikr) kavramının merkezi bir öneme sahip olduğunu, insanın fıtratında zaten var olan ancak dünya hayatının aldatıcılığıyla üzeri örtülen ilahi hakikatin, bu tür tarihsel felaket tasvirleriyle sarsıcı bir şekilde yeniden bilince çıkarıldığını tahlil eder. Angelika Neuwirth, erken dönem Mekke surelerinde vahyin temel işlevinin "tezkire" (hatırlatıcı) olarak tanımlandığını, bu kelimenin Kur'an'ı sadece okunacak statik bir metin değil, muhatabın varoluşsal durumunu dönüştürmeyi amaçlayan dinamik bir eylem olarak konumlandırdığını savunur.
Te'ıyehâ (تعيها)
İbn Fâris, v-a-y kökünün sözlükte bir şeyi bir kabın içine koymak, toplamak, korumak ve hıfzetmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin temelindeki kapta biriktirme manasının ayette mecazi bir boyuta taşındığını, dinlenen ilahi mesajın ve alınan ibretin sıradan bir duyum olarak kalmayıp, akıl ve kalp adı verilen manevi kaplarda idrak edilerek derinlemesine özümsenmesi ve muhafaza edilmesi eylemini anlattığını vurgular. Toshihiko Izutsu, bu fiilin Kur'an'ın bilgi felsefesinde salt fiziksel bir duyuşun ötesine geçerek, hakikati kavramaya yönelik aktif, bilinçli ve dönüştürücü bir zihinsel alımlama sürecine işaret ettiğini tahlil eder.
Üzün (أذن)
İbn Fâris, e-z-n kökünün sözlükte bilmek, izin vermek ve işitmek anlamlarına geldiğini, ismin ise doğrudan işitme organı olan kulak manasında kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiziksel işitme organı olan kulağın, ayetin bağlamında mecaz-ı mürsel yoluyla insanın anlama, idrak etme ve hakikate yönelme kapasitesini bütünüyle temsil ettiğini aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayette hakikate sağır kesilen, ayetleri alaya alan ve kalpleri mühürlenmiş Mekkeli inkarcıların tavırlarına karşı örtük bir eleştiri barındırdığını, zira ilahi mesajın ancak onu anlamaya açık ve niyetli bir idrak (üzün) tarafından faydaya dönüştürülebileceğini vurgular.
Vâıyeh (واعية)
İbn Fâris, v-a-y kökünden türeyen bu kelimenin, duyduğunu anlayan, kavrayan ve hıfzeden anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ism-i fâil formundaki bu sıfatın kulağı nitelediğini, sıradan sesleri duyan etten bir organı değil, işittiği ilahi ibreti aklında tutup üzerinde derinlemesine düşünen, duyarlı ve uyanık bir şuuru temsil ettiğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve fonetik yapısına dikkat çekerek, aynı kökten gelen "te'ıyehâ" (kavrar) fiilinin hemen ardından "vâıyeh" (kavrayan) sıfatının kullanılmasının Arap dilindeki iştikak sanatının zarif bir örneği olduğunu, bu kök tekrarının okuyucunun zihninde anlama ve idrak etme eylemini akustik olarak pekiştirerek derin bir müzikal iz bıraktığını belirtir. Angelika Neuwirth, bu kelimenin erken Mekke retoriğinde dinleyiciden beklenen ideal entelektüel duruşu simgelediğini, apokaliptik ve tarihsel mesajın ancak bu nitelikteki uyanık ve alıcı bir bilinç tarafından gerçek manada çözümlenebileceğini savunduğunu kaydeder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla