Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hâkka Sûresi, 9. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hâkka Sûresi, 9. Ayet

    وَجَٓاءَ فِرْعَوْنُ وَمَنْ قَبْلَهُ وَالْمُؤْتَفِكَاتُ بِالْخَاطِئَةِۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve câe fir’avnu vemen kablehu velmu/tefikâtu bilḣâti-e(ti)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      9-10. "Firavun, ondan öncekiler ve altı üstüne getirilen şehirler (halkı) hep o günahı işlediler. Rab'lerinin elçisine karşı geldiler, O da onları amansız bir şekilde yakalayıp cezalandırdı."

      Firavun, ondan öncekiler... geldiler. Ayetin metninde geçen “kablehû” (قَبْلَهُ) kelimesi, kibelihi (قِبَلِهِ) şeklinde okunduğu gibi kablehu (قَبْلَهُ) şeklinde de okunmuştur. Birinci kırâate göre mâna şöyle olur: “Firavun, kendisiyle birlikte bulunan askerleri ve bağlıları o günahı işlediler”. Ya da “Firavun ve Mısır'a yakın olan köylülerden bazıları halkı o günahı işlediler”. Ayet, bazı harfleri şâz bir şekilde de okunmuştur. “Ve câe firʻavnu ve men dûnehu (وَجَاءَ فِرْعَوْنُ وَمَنْ دُونَهُ)” yani “Firavun ve ondan başkaları o günahı işlediler”. Bunların Firavun'un tâbileri olmaları mümkün olduğu gibi, olmamaları da mümkündür. İkinci kırâate göre mânanın aldığı şekil şöyle olur: “Firavun ve geçmiş milletlerden ondan önce geçenler o günahı işlediler”. Altı üstüne getirilen şehirler. Denilmiştir ki: Lût kavminden olup peygamberlerine karşı geldikleri için köyleri başlarına geçirilen insanlar demektir. Yine şöyle denilmiştir: “el-Mütefik” (الْمُؤْتَفِكُ) doğru sözden yalana, haktan bâtıla, adaletten zulme dönen kişi demektir. Ayetteki kelimeyi “men kıbelehû” şeklinde okuyanlara göre “Firavun, kendisiyle birlikte bulunan askerleri ve altı üstüne getirilen beldeler halkı (Lût kavmi) hep o günahı (şirki) işlediler” meâlindeki âyetin muhtevası, Mûsaya isyan ile ilgili olur. Bu takdirde “mü'tefikât”tan maksat da Hz. Lût'un köy halkı değil, haktan bâtıla dönen herkes olur, çünkü onlar, Hz. Mûsâdan çok önceki dönemde yaşadılar. Ayeti “ve men kablehû” şeklinde okuyanlara göre ise “Rab'lerinin peygamberlerine karşı geldiler” beyanındaki resûllerden maksat, her zümrenin peygamberi olur, yani “Her ümmet peygamberine karşı geldi”. Buna göre “el-mü'tefikât” kelimesinden Lût kavmi mânasını çıkarmak imkân dâhiline girer.

      Lût Kavminin İman Açısından Durumu

      O günahı, yani hataları ve şirki işlediler. Ebû Muâz'ın nakline göre Mücâhid, âyette geçen “el-hâtie (بِالْخَاطِئَةِ)” kelimesinin şirk ve küfür diye tefsir edildiğini söylemiş, ancak kendisi bunu kabul etmemiştir. Mücahid kendi görüşünü şöyle savunmuştur: Allah Teâlâ, Kitabında Lût kavminin küfre ve şirke düştüklerini beyan etmemiş, sadece günah işlediklerini ve bu yüzden helâk edildiklerini söylemiştir. Helâk olmalarının sebebi olarak da bu günahtan vazgeçmemelerini ve tövbe etmemelerini göstermiştir. Mücahid sözlerine şöyle devam etmiştir: Lût kavmi müşrik olsaydı Lût aleyhisselâm kendilerine şöyle demezdi: “Ey kavmim! Şunlar kızlarımdır, sizin için onlar daha temizdir”. Lût (a.s.) bu sözüyle kızlarını onlarla nikâhlayıp evlendirmeyi kastetmişti. Kâfır bir erkeğin müslüman kadınla evlenmesi ise caiz değildir. Binaenaleyh gerçek, Mücâhid'in iddia ettiği gibi değildir. Şu halde Lût kavmi müşrik olup Allah'ı inkâr ediyordu. Cenâb- Hakk'ın Lût kavminden bahsederken O'nun şu beyanına bakmaz mısın?: “Onlar şöyle dediler: Ey Lût! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, sürgün edilmişlerden olacaksın!” Peygamberleri bulundukları beldeden çıkarmak, kâfirlerin yaptıkları işlerdendir. Bir başka âyette de şöyle buyurmuştur: “Lût ailesini memleketinizden çıkarın!” Onlar, Hz. Lûťu memleketlerinden çıkarmayı içlerine sindirmişlerdi. Böyle yapan bir kişinin küfründen şüphe edilemez. Allah Teâlâ bir başka âyette yine Lût (a.s.) kıssasını beyan ederken şöyle buyurmuştur: “Bunun üzerine orada bulunan müminleri çıkardık. Zaten orada müslümanlardan, bir ev halkından başka kimse bulmadık”. Netice olarak bu âyetlerle onların kâfir oldukları sabit olmaktadır.

      Firavun - Mûsa İlişkisi

      Burada şöyle bir soru gündeme gelebilir: Yüce Allah Firavun, ondan öncekiler ve altı üstüne getirilen beldeler halkı (Lût kavmi) hep o günahı (şirki) işlediler. (O günahla birlikte geldi). Böylece Rab'lerinin peygamberlerine karşı geldiler. Firavun'un Hz. Mûsa'ya geldiğini ve ona âsi olduğunu haber veriyor. Peki, Firavun Mûsâ'ya gitmediği halde Cenâbı Hak niçin böyle söyledi? Aksine peygamber onun yanına gitmiş ve Firavun ona karşı çıkmıştır; yoksa Firavun o peygambere gidip de isyanla karşılık vermemiş değildi.

      Bu konuda birkaç açıklama yapılmıştır. Birincisi, birisine giden kimseye diğeri de gelmiş olur, birisine yaklaşana diğeri de yaklaşmış olur. Çünkü “gelme” ortak bir fiildir, şöyle ki “gelme” karşı karşıya gelmenin adıdır, karşı karşıya gelme de taraflardan biri ile değil iki tarafla gerçekleşir. Dolayısıyla gelme fiilinin Firavun'a nispet edilmesi isabetlidir. Cenâb-ı Hakk'ın “O gün cennet, takvâ sahiplerine yaklaştırılır” meâlindeki âyeti de bu doğrultuda tevil edilir; yani cennet onlara yaklaştırılır. Oysa ki gerçekte cennet değil de cennetlikler cennete yaklaştırılırlar. Fakat onlar yaklaştırılınca cennet de onlara yaklaştırılmış olur, “yaklaşma” fiilinin cennete nispet edilmesi bu sebepledir. Bu duruma bağlı olarak Allah Teâlânın şu beyanları da böyle yorumlanır: “Rabb'in(in emri) geldiği ve melekler saf saf dizildiği zaman her şey ortaya çıkacaktır”; “Onlar, ille de buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerin gelmesini mi beklerler?”. Yani insanlar O'na gelecektir, yoksa yüce Allah onlara gelecek değil. Çünkü Cenâb-ı Hak (başka âyetlerde) şöyle buyuruyor: “İnsanlar O'nun huzuruna getirildikleri gün”, “Dönüş yalnız Allahadır”, “Bütün işler yalnızca Allah'a döndürülür”. Bu tür âyetlerde Allah Teâlâ insanların kendisine geleceklerini ve O'na döndürüleceklerini bildirmektedir. Şu kadar var ki “gelme” fiili O'na nispet edilmiştir, çünkü insanlar Allah'a gelince sözünü ettiğimiz açıdan O'na intikal nispet edilmeksizin sanki Allah da onlara gelmiş gibi olur.

      İkincisi, “gelme” kavramı bir mekândan başka bir mekâna intikal mânasında kullanılmakla birlikte içinde hareket ve intikal olmayan yerlerde de kullanılır. Cenâb-ı Hak bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Yine de ki hak geldi”. Bu âyette “gelmek” fiili “ortaya çıktı” anlamına kullanılmıştır, yoksa mâna hak bir yerde idi de oradan başka bir mekâna intikal etti demek değildir. Şu halde Firavun geldi sözünün mânası, Firavun zuhur etti, ortaya çıktı ve Mûsaya (a.s.) indirileni yalanladı demek olur.

      Üçüncüsü, Firavun geldi ifadesi, günahı işledi mânasında da olabilir. Bu takdirde “gelme” fiili günahlara nispet edilmiş olur. Aslında bu yorum âyetin zâhirine daha uygundur. Çünkü “Firavun, ondan öncekiler ve altı üstüne getirilen beldeler halkı (Lût kavmi) hep o günahı (şirki) işlediler” deniliyor, yani günah işlemeye geldi.

      O da onları pek şiddetli amansız bir şekilde yakalayıverdi. Bazılarına göre “rabiye” (رَابِيَةً) yüksek, fazla ve şiddetli demektir. Buna göre âyet, azap onları çepeçevre kuşatmış, helâk etmiş ve tepelerinden aşmıştır anlamına gelir. Öyle ki görülmez hale gelmişlerdir. Dolayısıyla bu, kuşatıcı bir yakalayıştır. “Rabiye” bedenlerini her yönden kuşatacak derecede yüksek ateş demektir.

      Âyetten kastedilen mâna şöyle de olabilir: Onlara verilen ceza yakalama sınırını aşmış, yani yakalamadan daha fazlası olmuştur. Çünkü verilen ceza bedenlerini sarmış ve helâk etmiş, sonra da ruhları cehenneme atılmış ve orada sabah akşam ateşe mâruz bırakılmıştır. İşte yakalama üzerine ziyade edilmesi bu demektir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Câe (جاء)

        İbn Fâris, c-y-e kökünün sözlükte gelmek, bir yere ulaşmak ve bir eylemi ortaya koymak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mecî'" kavramının sıradan bir fiziksel yer değiştirmeden ziyade, ayetin bağlamında tarihsel bir figürün isyan ve günahıyla birlikte tarih sahnesine çıkışını, cürmünü işleyerek ilahi hükmün karşısına dikilişini ifade ettiğini aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin geçmiş zaman kipiyle kullanılmasının, tarihsel bir gerçekliği aktarırken aynı zamanda Mekkeli müşriklere önceki zalimlerin akıbetini hatırlatan dramatik bir sahneleme işlevi gördüğünü tahlil eder.

        Fir'avn (فرعون)

        İbn Fâris, kelimenin saf Arapça bir kökten türemediğini, kadim Mısır krallarına verilen yabancı kökenli bir unvan olduğunu belirtir. El-Cevâlîkî, lafzın Arapçalaşmış (muarreb) kelimelerden olduğunu ve dil bilgisi açısından gayr-ı munsarıf yapısıyla yabancı kökenini koruduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojisini incelerken aslen eski Mısır dilinde büyük ev veya saray anlamına gelen bir ifadeden türediğini, muhtemelen Süryanice veya Aramice üzerinden Arapçaya geçerek doğrudan Hz. Musa dönemindeki kibirli kralın özel ismine dönüştüğünü aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik evreninde Firavun'un sadece tarihsel bir şahıs değil, ilahi otoriteye başkaldıran, kendini tanrılaştıran mutlak kibrin ve tuğyan kavramının ontolojik prototipi olarak konumlandırıldığını tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki kullanımının, sahip olduğu muazzam siyasi ve askeri güce güvenerek haddi aşan bir liderin bile ilahi irade karşısında nasıl helak olduğunu göstererek, dönemin Mekkeli güç odaklarına sarsıcı bir ikaz mesajı ilettiğini vurgular.

        El-Mü'tefikât (المؤتفكات)

        İbn Fâris, e-f-k kökünün sözlükte bir şeyi asıl yönünden çevirmek, yalan söylemek ve tersyüz etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "i'tifâk" lafzının altüst olmak, tepetaklak edilmek manasını taşıdığını ve bu ayette Hz. Lut'un helak edilen, fiziksel olarak yerin dibine geçirilerek tersyüz edilen şehirlerini niteleyen özel bir isim veya sıfat olarak kullanıldığını ifade eder. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin çoğul ve dişil yapısıyla o bölgedeki kasabaların tamamını kapsadığını ve cümlenin yapısında doğrudan o helak olmuş beldelerin isyankar halklarına işaret ettiğini aktarır. Angelika Neuwirth, kelimenin ifade ettiği tersyüz edilme eyleminin erken dönem apokaliptik tasvirlerde sarsıcı bir kozmik yıkım tablosu çizdiğini, şehirlerin altüst olmasının aslında ahlaki düzenin altüst oluşuna verilen simetrik ve teolojik bir karşılık olduğunu savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki bağlamına değinerek, muhatapların ticaret yolları üzerinde kalıntılarını gördükleri bu altüst olmuş şehirlerin isminin zikredilmesinin, inkar ve ahlaki sapmanın getireceği fiziksel ve ontolojik yıkımı somutlaştırdığını tahlil eder.

        El-Hâtıeh (الخاطئة)

        İbn Fâris, h-t-e kökünün sözlükte doğru yoldan sapmak, isabet ettirememek ve kasıtlı veya kasıtsız olarak yanlışa düşmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin buradaki kullanımında basit bir hatayı değil, bilinçli, inatçı ve kasti bir şekilde ilahi sınırları çiğnemeyi (taammüden yapılan büyük günahı) ifade ettiğini, ism-i fâil vezninde gelmesinin ise eylemin şiddetini ve sürekliliğini vurguladığını aktarır. Toshihiko Izutsu, "hatîe" kavramının Kur'an'ın ahlaki-semantik alanında, insanın fıtratından saparak ilahi otoriteye karşı işlediği ontolojik suçu simgelediğini, bu ayette ise Firavun ve tersyüz olmuş şehirlerin (Lût kavminin) ortak ahlaki çöküşünü ve helaklerini meşrulaştıran temel isyan halini özetleyen şemsiye bir terim işlevi gördüğünü tahlil eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi yapısındaki dişil takının (ta-i marbuta) cürmün büyüklüğünü ve çirkinliğini tek bir kelimede toplayarak pekiştirdiğini, işlenen günahın adeta devasa ve karanlık bir kütle olarak sunulduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin önceki ayetlerde bahsedilen kavimlerin eylemleriyle tam bir bütünlük oluşturduğunu, farklı tarihsel dönemlerdeki isyankar toplumların helakine sebep olan temel problemin aynı kasti günahkarlık ve küstahlık olduğunu zihinlere kazıdığını vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X