وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا الْحَٓاقَّةُۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hâkka Sûresi, 3. Ayet
Daralt
X
-
- "O gerçekleşecek olay (kıyâmet)!"
- "Nedir o büyük olay?"
- "O büyük olayın ne olduğunu sen nereden bileceksin!"
- "Semûd ve Âd, kapılarını çalacak felâketi yalan saymışlardı."
Kıyametin İsimleri
Korkutmak ve dehşete düşürmek için kıyâmet günü meydana gelecek belâ ve sıkıntılara “kıyamet” denildiğini daha önce söylemiştik. Kıyâmetin kopacağı vaktin bayan edilmesi ve bizzat “kıyamet” isminin kullanılması, korkutma ve özendirme sağlamaz. Bundan dolayı yüce Allah, bu günü engelleme ve caydırma unsuru içeren vasıtalarla anmıştır. “Hâkka (الْحَاقَّةُ)” amel eden herkes için amelinin karşılığı gerçekleşmiş ve hak sahibi herkes hak ettiği karşılığı almıştır. Mükellef cehennemlikse cehennemi hak etmiş, şayet cennetlikse oraya girmiştir. Bazıları da şöyle demiştir: “Hakka (اَلْحَاقَّةُ)” başa geldi mi bir daha asla gitmeyecek olan belâ ve musibettir. Sözü edilen musibet, kıyamet günü insanların amellerine verilecek karşılık ve başa geleceği uyarısında bulunulan çeşit çeşit cezalardır. Bazıları, “el-hâkka” kelimesine “el-vâcibe”, yani vacip olan şey mânasını vermiştir. Bu durumda “بِهِمْ حَقَّتْ” “Vacip oldu ve başlarına geldi” meâlindeki beyanda olduğu gibi bir mâna taşır. Aslında kıyamet “el-kāria” (الْقَارِعَةُ), “el-vâkıa” (الْوَاقِعَةُ), “et-tâmme” (الطَّامَّةُ), “es-sâhha” (الصَّاخَّةُ) ve Kur'anda sözü edilen benzeri başka isimlerde olduğu gibi insanların o gün büyük sıkıntıya uğrayacakları hallerin adlarıyla isimlendirilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
(Evet) nedir o büyük olay? Bu ifade, o günü yüceltmek için getirilmiştir. Ayet, Arapçadaki “fulânun mâ fulanun (فُلانٌ مَا فُلانٌ)” “Filanca var ya! Ne adam ama!” ifadesine benzer. Birinin son derece güçlü veya cömertlikte zirve olduğunu ve benzeri durumlardaki halini ifade etmek için böyle söylenir.
O büyük olayın ne olduğunu sen nereden bileceksin? meâlindeki âyet de aynı şekilde o günün zorlu bir gün olduğunu ifade etmektedir. Gerçekleşecek olanın (kıyâmetin) ne olduğunu sen nereden bileceksin? meâlindeki beyanı şöyle anlamak mümkündür: Yani sen o günün zor bir gün olduğunu bilmiyordun, Cenâb- Hak sana bildirdi. Çünkü kıyamet gününde olacaklara dair hiçbir şey, ne senin ne de kavminin bilgisi dahilinde değildi. Fakat Allah Teâlâ seni buna muttali kıldı, zira Hz. Peygamber'in kavmi ölümden sonraki dirilmeyi inkâr ediyor, dolayısıyla buna dair hiçbir şey bilmiyorlardı. Şöyleki yüce Allah, onlara kavranması akla ve hikmete bağlı olan “öldümden sonra dirilme'nin delillerini belirtmiştir: Dindar ile günahkârın, itaatkârla âsinin aynı konumda olmayacağı, bu âlemin abes ve boş yere yaratılmış olmasının imkân dâhilinde bulunmadığı ve saymakla bitmez diğer deliller... Bütün bunlar onları ikna etmediği, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde kafa yorup delillere itibar etmediklerinde Cenâb- Hak, onlara ölümden sonra dirilmeyi inkâr eden ve peygamberlere inanmayan geçmiş milletlerin başlarına gelenleri delil olarak getirdi. Zira O, geçmiş inkârcıların köklerini kazımış, yaptığı uyarı daha etkin olsun diye gelmiş ve geçmişlerinden kimseyi geride bırakmamıştır.
Söz konusu uyarı ifadesi de Semûd ve Âd, kapılarını çalacak felâketi yalan saymışlardı meâlindeki beyandır. Bu âyette Allah Teâlâ onlara Semûd ve Âd kavminin peygamberleri yalancılıkla itham ettikleri için başlarına gelenleri hatırlatmakta ve şöyle demektedir: Muhammed'in Allah'tan size getirdiği haberlerde O'nu yalancılıkla itham ettiğimiz için peygamberlerini yalanlayan Semûd ve Âd kavimlerinin başlarına gelenin aynısı sizin başınıza da gelecektir. Yüce Allah, bunu Hz. Muhammed'i yalanlamaktan vazgeçsinler diye yaptı. Ayet-i kerîme için şöyle bir mâna da söz konusu olabilir: Cenâb-ı Hak, müşriklere şunu haber veriyor: Semûd ve Ad kavmi peygamberlerini yalanladılar, helâke uğrayınca da yaptıkları yalanlamadan pişman oldular. Ölümden sonra neler olacağına dair size getirdiği haberlerde Muhammed aleyhisselâmı yalanlamaya devam ederseniz siz de pişman olacaksınız.
Üstelik yüce Allah, müşriklere her ne kadar yalanlasalar da Ad ve Semûd kavminin başlarına gelenleri hatırlatmıştır, tâ ki kıyamet günü “Bizim bundan haberimiz yoktu” diyerek ellerinde bir bahane kalmasın. Zaten araştırsalardı bu âyetler ve haberler onlara söz konusu bilgiyi sağlardı. Aslında âyetler onlar için tartışma sonucu birer delil olarak gelmiştir. Ama gafletleri ve yüz çevirme tavırları buna engel olmuştur. Artık âyetlere iman etmeyi kabul etmeseler bile mazeretleri kalmamış ve delil onları bağlayıcı hale gelmiştir.
Gerçekleşecek olan; (Evet) nedir o gerçekleşecek olan? meâlindeki âyeti ile “Kapı çalan! Nedir o kapı çalan? O kapı çalanın ne olduğunu bilir misin?” (اَلْقَارِعَةُ... مَا الْقَارِعَةُ) meâlindeki âyetleri, “Ey insan! yüce Rabb'in hakkında seni yanıltıp aldatan ne oldu?” ifadesinde olduğu gibi Hz. Peygamber'e değil de ölümden sonra dirilmeyi inkâr eden herkese hitap ediyor da olabilir. Zira İnfitâr sûresindeki âyette Hz. Peygamber'e değil, dünya hayatına aldanan herkese hitap edilmektedir. Öte yandan bununla Hz. Peygamber'e hitap ediliyor olması da mümkündür. Hitabın Hz. Peygamber'e yapıldığı kabul edildiği takdirde yalanlayanlara hitabın Resûlullah'a (a.s.) yapılması durumunda, dinî gerçekleri yalan sayanlara yönelik hitap başka bir mâna gerektirir. Aslında Arap dilinde “fulânun ma fulanun” (فُلانٌ مَا فُلانٌ) “Filanca var ya! Ne adam ama!” denilince bu yapılan hitabı cazip hale getirir ve hitap edilen kişiyi dinlemeye sevkeder ve dinleyenin duyulur âlemini incelemesini gerektirir. Çünkü bu söz, o kişide görülmemiş ve duyulmamış bir halde olduğunda veya durumunda bir olağanüstülük bulunduğunda söylenir. Ve ondaki bu görülmemiş ve duyulmamış halin neden ibaret olduğunu öğrenmek için araştırılır. Şayet hitap yalanlayanlara yönelikse onları haberdeki görülmemiş ve duyulmamış olan şeyi öğrenmeye ve yüceltmeye sevkeder. Gerçekleşecek olanın (kıyâmetin) ne olduğunu sen nereden bileceksin? meâlindeki ilâhî beyan ileri derecede bir şaşkınlık ifade eder. Bu hitap ve ifadeye kulak verip anladıklarında kendilerini iman etmeye sevkeder. Netice olarak âyet, bir teşvik ve bir dikkat çekme mesabesinde olur.
Âyet Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme yönelik bir hitap ise tevili şöyle olur: Peygamberi yalanlayanlar ona eziyet ediyor ve tuzak kuruyordu, kendisi bu tavırlarından rahatsız oluyor ve yaptıkları davranışlar ağrına gidiyordu. Bunun üzerine Cenâb- Hak onların başına gelecek olan ve kaçınılması imkânsız bulunan azabı hatırlatıyor ve bu da Resûlullah'ın kavminden mâruz kaldığı eziyet karşısında bir parça teselli bulmasını sağlıyordu. Şöyle de diyebiliriz: Yüce Allah, Hz. Peygamber'e onların azabı hak ettiklerini hatırlatıyor ki yaptıklarından üzüntü duymasın, aksine bu, kendisini onlara şefkat göstermeye ve acımaya sevketsin.
Şöyle de denilmiştir: Âyetin hitabı yalanlayanlar hakkında olduğu takdirde bu, Mekkeliler'i korkutma ve dehşete düşürme anlamına gelir. Mekke halkı, ölümden sonra dirilmeye ilişkin olarak peygamberlerinin verdiği haberi yalanladıkları takdirde Ad ve Semûd kavminin başına gelen azabın aynısı kendi başlarına gelecektir, Mekkeliler, onların başlarına nelerin geldiğini biliyorlardı. Âyetin muhatabı Hz. Peygamber olduğu takdirde ise şöyle deriz: Âyette Ad ve Semûd kavminin başlarına gelenlerin belirtilmesi Resûl-i Ekrem'i müşriklerden gördüğü eziyet karşısında sabretmeye davet etmektedir. Gerçekten bu, kendisi için bir parça teselli olur. Zira yüce Allah bir anlamda şöyle demektedir: Sen yalancı sayılan ilk peygamber değilsin, daha önce bu uğurda başka peygamberler sana ortak olmuş ve yalanlanmaya mâruz kalmıştır. Bunun ardından Cenâb- Hak, Âd ve Semûd kavminin kıyâmeti yalanlamaları yüzünden başlarına gelenleri beyan etmekte ve şöyle buyurmaktadır: (Hakka, 5)
Yorumu Yorumla
-
Edrâke (أدراك)
İbn Fâris, d-r-y kökünün sözlükte bir şeyi bilmek, ince yollarla veya gayretle bir şeyin idrakine varmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dirayet kavramının sıradan bir bilgiyi değil, çaba ve tümevarım yoluyla elde edilen derinlemesine bir idraki ifade ettiğini, buradaki if'âl babındaki kullanımın ise insanın kendi başına kavrayamayacağı zor bir meselenin ona bildirilmesi işlevini taşıdığını aktarır. Celaleddin el-Suyuti, Kur'an'a özgü bu soru kalıbının vahyin öğretici metodolojisinde özel bir yeri olduğunu belirterek, "mâ edrâke" (sana ne bildirdi?) formunun kullanıldığı her yerde Allah'ın o konuyu mutlaka açıkladığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında bu fiilin insanın epistemolojik sınırlarına dikkat çekmek için kullanıldığını, akıl yoluyla ulaşılamayacak olan eskatolojik gerçekliklerin ancak ilahi bir bildirimle (vahiy) idrak edilebileceğini vurgulayan bilişsel bir bariyer işlevi gördüğünü tahlil eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi bağlamda muhatabı sarsarak zihinsel bir boşluk ve merak duygusu uyandırdığını, geçmiş zaman kipine sahip bu eylemin yaklaşan büyük haberin ağırlığına dinleyiciyi psikolojik olarak hazırladığını belirtir. Angelika Neuwirth, erken dönem Mekke surelerinde sıklıkla karşılaşılan bu retorik formülün, apokaliptik edebiyatın karakteristik bir unsuru olduğunu ve ele alınan konunun ilahi gizemini ve büyüklüğünü artırarak dinleyicide derin bir saygı ve korku uyandırdığını savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel bağlamda doğrudan Hz. Peygamber'e hitap ediyor gibi görünse de asıl hedefin Mekkeli müşrikler olduğunu, insanın kendi sınırlı tecrübesiyle kıyametin dehşetini asla ölçüp biçemeyeceğini ve bu bilginin mutlak surette aşkın bir kaynağa dayandığını zihinlere kazıdığını ifade eder.
El-Hâkka (الحاقة)
Râgıb el-İsfahânî, h-k-k kökünden türeyen kelimenin bu üçüncü ayetteki tekrarının, tüm sahte inançları ve illüzyonları paramparça edip geriye sadece çıplak ve kaçınılmaz gerçeği bırakan nihai yüzleşmeyi ifade ettiğini belirtir. Celaleddin el-Suyuti, aynı kelimenin zamir yerine açık isim olarak üçüncü kez peş peşe kullanılmasının Arap dilindeki tekit (pekiştirme) kuralları çerçevesinde korkuyu zirveye taşıma ve meselenin ciddiyetini muhatabın kalbine mühürleme amacı taşıdığını aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik yapısındaki şiddetli sesletimin, zamir kullanılarak yumuşatılmak yerine aynı sertlikte tekrar edilmesinin okuyucunun kulağına adeta bir balyoz gibi inmeye devam ettiğini, bu edebi tercihin kıyametin dinmeyen dehşetini akustik olarak yansıttığını ifade eder. Angelika Neuwirth, Mekke retoriğinde bu tür apokaliptik terimlerin ısrarlı tekrarının büyüleyici ve ayinvari (incantatory) bir etki yarattığını, şiddetle inkar edilen eskatolojik bir kavramın bu tekrarlarla muhatabın bilincine zorla ve sarsıcı bir şekilde kazındığını savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu bağlamdaki kullanımın, ilk iki ayette oluşturulan gerilimin doruk noktası olduğunu ve ahiret gününü alaya alan Mekkeli inkarcıların umursamaz tavırlarını kesin bir dille mahkum ederek, onlara hesap gününün asla kaçılamayacak, mutlak ve yegane gerçeklik olduğunu ilan ettiğini vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla