Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hucurât Sûresi, 17. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hucurât Sûresi, 17. Ayet

    يَمُنُّونَ عَلَيْكَ اَنْ اَسْلَمُواۜ قُلْ لَا تَمُنُّوا عَلَيَّ اِسْلَامَكُمْۚ بَلِ اللّٰهُ يَمُنُّ عَلَيْكُمْ اَنْ هَدٰيكُمْ لِلْا۪يمَانِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yemunnûne ‘aleyke en eslemû(s) kul lâ temunnû ‘aleyye islâmekum(s) beli(A)llâhu yemunnu ‘aleykum en hedâkum lil-îmâni in kuntum sâdikîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Boyun eğmelerini sana bir iyilik yapmış gibi gösteriyorlar. Onlara şöyle de: Teslim olmanızı bana yapılmış bir iyilik saymayın! Eğer dürüst olacaksanız, asıl Allah sizin için iman yolunu açarak size lütufta bulunmuştur."

      Boyun eğmelerini sana bir iyilik yapmış gibi gösteriyorlar. Onlar iman ettiklerini söyleyerek Hz. Peygamber'i minnet yükü altında bırakmak istiyorlardı. Ahirete inanmadıkları halde Resûlullah'a (s.a.) muvafakat gösterdikleri zaman savaşa gitmek külfetine katlanmak zorunda kalmayacaklarını yahut zâhirde iman ettiklerini söyleyerek müslümanların kendilerine yardımcı olacaklarını düşünüyorlardı. İşte söylediğimiz bu ve benzeri sebeplerle kendilerini Hz. Peygamber'e iyilik yapmış gibi gösteriyorlar ve bunun karşılığını alacaklarını zannediyorlardı. Onlar eğer âhirete iman etmiş olsalardı, imanlarının kendilerine menfaat getireceğini de bilirlerdi. Çünkü onların kurtulmaları bu sayede mümkün olacaktı, imanlarının faydalarını da kendileri görecekti. Allah Teâlâya iman etmenin bizzat Allah'a bir faydası olmadığı gibi O'na iman etmemenin de kendisine bir zararı yoktur. Cenâb-ı Hak zarar ve fayda görmekten pek çok yücedir. Dolayısıyla burada onların Allah'a değil, Allahın onlara lütfu ve iyiliği vardır. Nitekim O, meâlen şöyle buyurmuştur: Eğer dürüst olacaksanız, asıl Allah sizin için iman yolunu açarak size lütufta bulunmuştur.

      Aslah ve Hidâyet Meselesi

      Allah sizin için iman yolunu açarak size lütufta bulunmuştur ilâhî buyruğu, Mûtezile'nin iddiasını çürütmektedir. Onlar, Cenâb-ı Hakk'ın aslah (en uygun) olanı vermesi gerektiğini söyleyerek insanlara hidâyet yolunu açmanın Allah'ın görevi olduğunu iddia ediyorlar. Çünkü Cenâb-ı Hak, Allah size lütufta bulunmuştur buyurmaktadır. Şayet insanları doğru yola iletmek Allah Teâlâ için bir görev olsaydı, Allah insanlara lütufta bulunmuş olmazdı, sadece yapması gerekeni, yani insanların hakkını yerine getirmiş olurdu. Nezdinde bulunan ve başkasına ait bir hakkı ödeyen kişinin de hak sahibine lütfetmiş olması söz konusu değildir. Aynı husus başka bir âyette meâlen şöyle ifade buyuruluyor: "Allah tarafından bahşedilmiş bir lütuf ve bir nimet olarak...". Şayet doğru yola iletmek O'nun görevi olsaydı, lütfeden ve nimetler bahşeden bir Rab olmazdı, aksine nezdinde bulunan ve insanlara ait olan bir hakkı ödemek görevini yerine getirmesi sebebiyle Allah'ı yücelttikleri ve O'na saygı duydukları için asıl insanlar Allah'a lütfetmiş ve ihsanda bulunmuş sayılırlardı. İşte bu durum, Mûtezile mezhebinin iddialarının bozukluğunu göstermektedir. Bu âyet, aynı zamanda hidâyetin beyandan ibaret olmadığına da iki açıdan işaret etmektedir. Birincisi, beyan hidayeti, mümin ve kâfır herkes için gereklidir, onu sadece müslümanlara tahsis ederek lütuftan bahsedilmesinin mânası yoktur, aynı şey diğer insanlar için de gereklidir. İkincisi, beyan (doğru yolu açıklama) mümini de kâfiri de kapsar. Allah Teâlâ, imanlarında sadakat gösterirlerse insanlara lütufta bulunacağını haber vermektedir; eğer hidâyet sadece beyandan ibaret olsaydı, sadakat göstermeleri şartını ileri sürmeye gerek yoktu. Çünkü beyan, sadakat gösterenleri de göstermeyenleri de kapsamaktadır. Dolayısıyla, lütufta bulunmanın özellikle müslümanlar hakkında gerçekleşmiş olabilmesi için âyetteki hidâyetten maksadın İslâm'a sevketmek olduğuna işaret eder. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Burada bahsedilen hidâyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Allah'ın, insanların hidâyeti benimseme fiilini yaratması anlamına gelir. İkincisi de muvaffak kılmak (tevfik) ve korumak (ısmet) mânasına gelir. Buna göre Allah sanki şunu söylemektedir: Allah sizde hidâyeti benimseme fiilini yarattığı yahut sizi iman etmeye muvaffak kıldığı ve imansızlıktan koruduğu için asıl Allah size lütufta bulunmuştur. Nitekim "Allah size imanı sevdirdi ve onu kalplerinizde size güzel gösterdi" meâlindeki âyet de aynı iki mânaya gelmektedir; yani Allah sizi iman etmeye muvaffak kıldı ve imansızlıktan korudu yahut sizin kalbinizde iman sevgisini yarattı ve onu kalplerinizde size güzel gösterdi. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yemunnune (يَمُنُّونَ)

        İbn Fâris, m-n-n kökünün iki temel anlama sahip olduğunu; birinin bir şeyi kesmek, noksanlaştırmak, diğerinin ise bir kimseye iyilikte bulunmak, ona ağır bir nimet vermek ve yaptığı iyiliği başa kakmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "minnet" kavramının iki boyutu olduğunu; fiilen ağır bir nimet vermek (ki bu övülür) ve verilen nimeti sözle dillendirerek muhatabı ezmek (ki bu yerilir) olduğunu açıklar. Bedevilerin teslimiyetlerini elçiye karşı bir lütufmuş gibi sunmalarının bu yerilen boyuta girdiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiilin bedevi ahlakındaki "karşılık bekleme ve yapılanı başa kakma" psikolojisini yansıttığını; bedevilerin yeni dini otoriteye itaatlerini siyasi bir taviz olarak gördükleri için bunu elçiye satmaya çalıştıklarını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin burada dini bir kibir ve haddi aşan bir siyasi pazarlık dilini temsil ettiğini belirtir.

        Aleyke (عَلَيْكَ)

        İbn Fâris, yönelme, üstünlük ve bir şeyin üzerine çıkmayı ifade eden "ala" edatı ile muhatap zamirinden oluştuğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bedevilerin bu lütuf taslama eylemini, hiyerarşik olarak sanki peygamberden daha üstün bir konumdalarmış gibi doğrudan onun şahsına yönelttiklerini ve onu minnet altında bırakmaya çalıştıklarını açıklar.

        En (أَنْ)

        İbn Fâris, kendisinden sonra gelen fiili mastar anlamına çeviren ve cümleyi bir isim öbeği haline getirerek eylemin gerekçesini bildiren edat olduğunu belirtir.

        Eslemu (أَسْلَمُوا)

        İbn Fâris, s-l-m kökünün barış, güvenlik, teslimiyet ve boyun eğme anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "İslam" kelimesinin dışsal bir otoriteye itaat etmek, karşı koymayı bırakmak olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin imanın gerektirdiği kalbi tasdikten yoksun, salt pragmatik ve yüzeysel bir siyasi entegrasyonu (itaati) nitelediğini; bedevilerin bu şekli teslimiyeti en büyük bedelmiş gibi sunduklarını açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, burada kastedilenin kılıç korkusuyla veya menfaat beklentisiyle girilen bir asayiş ve itaat durumu olduğunu belirtir.

        Kul (قُلْ)

        İbn Fâris, k-v-l kökünün emir kipi olduğunu ve sözlü beyanda bulunmayı emrettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, elçiye, bedevilerin bu kaba ve çıkarcı pazarlık dilini ilahi bir yetkiyle anında kesmesi için verilen kesin bir talimat olduğunu açıklar.

        La temunnu (لَا تَمُنُّوا)

        İbn Fâris, m-n-n kökünden türeyen fiilin yasaklama (nehiy) edatıyla birlikte kullanıldığını, başa kakma eyleminin kökten engellendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu emrin, bedevilerin iddialarını boşa çıkararak insan ile peygamber arasındaki hiyerarşiyi düzelten ve kibri ezen bir müdahale olduğunu açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu ifadenin bedevi zihniyetinin psikolojik bariyerlerini yıktığını, İslam'a girmenin peygambere veya Allah'a bir fayda sağlamadığını, tamamen kişinin kendi varoluşsal yararına olduğunu yüzlerine vuran sert bir edebi kınama olduğunu vurgular.

        Aleyye (عَلَيَّ)

        İbn Fâris, "ala" edatı ile birinci tekil şahıs zamirinin birleşimi olduğunu, elçinin kendi şahsına yöneltilen bu minnet tavrını ilahi emirle şahsından kesin olarak uzaklaştırdığını belirtir.

        İslamekum (إِسْلَامَكُم)

        İbn Fâris, s-l-m kökünden gelen "islam" kelimesinin sonuna eklenen "kum" (sizin) zamirinin aidiyet bildirdiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sizin teslimiyetiniz" vurgusunun, bu eylemin kıymetinin ve sınırlarının tamamen bedevilerin o anki yüzeysel seviyelerinde kaldığını, elçiye mal edilecek veya ona fayda sağlayacak evrensel bir değer taşımadığını ifade ettiğini açıklar.

        Bel (بَلِ)

        İbn Fâris, idrab (önceki hükmü iptal edip sözün yönünü yeni ve daha doğru bir hükme çevirme) edatı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bedevilerin "biz sana lütufta bulunduk" şeklindeki sahte iddialarını kökünden iptal ederek, hakiki lütfun (minnetin) gerçek sahibini açıklamak üzere cümleyi tamamen zıt bir rotaya soktuğunu ifade eder.

        Allahu (اللَّهُ)

        İbn Fâris, e-l-h kökünden türeyen ve yaratıcı gücün mutlak sahibi olan özel isim olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin her türlü nimetin ve otoritenin asıl kaynağı olarak cümlenin merkezine, bedevilerin kof iddialarının karşısına ezici bir güç olarak yerleştirildiğini savunur.

        Yemunnu (يَمُنُّ)

        İbn Fâris, m-n-n kökünün lütufta bulunmak ve nimet vermek anlamına gelen geniş zaman kalıbı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanların "minnet"i sadece kuru bir övünç ve başa kakma iken, Allah'ın minnetinin kişiyi yoktan var edip en büyük manevi nimetlerle (imanla) donatması, yani hakiki ve ağır bir lütuf icra etmesi olduğunu açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, gerçek lütfun ontolojik olarak ancak yaratıcıdan yaratılana yöneldiğinde bir değer taşıdığını, bedevilerin şekli itaatinin bu ilahi inayetin yanında hiçbir hükmünün olmadığını vurgular.

        Aleykum (عَلَيْكُمْ)

        İbn Fâris, lütfun yönünün bedevilerin iddia ettiğinin tam tersine (elçiden onlara değil, Allah'tan onlara doğru) çevrildiğini belirten yönelme edatı ve muhatap zamirinden oluştuğunu ifade eder.

        En (أَنْ)

        İbn Fâris, peşinden gelen cümleyi açıklama, sebep ve eylem bildirme yönünde bağlayan edat olduğunu belirtir.

        Hedakum (هَدَاكُمْ)

        İbn Fâris, h-d-y kökünün birini hedefine ulaştırmak için öncülük etmek, yol göstermek ve doğru istikamete lütufla iletmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hidayetin insanı cehalet ve sapkınlıktan ilahi bir yönlendirmeyle hakikate ulaştırmak olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin İslam öncesi dönemdeki "çölde kaybolmaktan kurtulup doğru yolu bulma" şeklindeki bedevi tecrübesini alarak, ahlaki ve ontolojik bir "sapkınlıktan kurtuluş" (dalaletten hidayete geçiş) metaforuna dönüştürdüğünü vurgular.

        Lil-iymani (لِلْإِيمَانِ)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün tasdik ve güven olduğunu, başındaki "lam" harfinin ise gaye ve mutlak hedef bildirdiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hidayetin sıradan bir varış noktasına değil, insanın ontolojik gayesi olan mutlak sükunete ve kalbi tasdike (imana) ulaştırmak için yapıldığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bedevilerin elçiye sattıkları "islam"a karşılık, Allah'ın onlara lütfettiği şeyin ulaşılabilecek en yüksek manevi rütbe olan "iman" olduğunu, böylece pazarlığın asimetrik doğasının ve ilahi lütfun büyüklüğünün yüzlerine vurulduğunu belirtir.

        İn (إِن كُنتُمْ)

        İbn Fâris, kendisinden sonraki cümlenin gerçekleşmesini şarta bağlayan edat olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bedevilerin dillerindeki teslimiyet iddiasının gerçekliğinin bir teste tabi tutulduğunu açıklar.

        Kuntum (كُنتُمْ)

        İbn Fâris, k-v-n kökünün var olmak, meydana gelmek ve belli bir halde bulunmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin bedevilerin o anki ontolojik durumlarını (samimiyet iddialarını) sorgulayan bir varoluşsal zemin oluşturduğunu ifade eder.

        Sadıkine (صَادِقِينَ)

        İbn Fâris, s-d-k kökünün yalan ve sahteliğin zıddı olarak sözün ve özün birbiriyle mutabık olması, tutarlılık ve doğruluk anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sıdk kavramının dildeki iddianın kalpteki inançla ve organlardaki eylemle tam bir uyum içinde olması gerektiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, ayetin bu kelimeyle kapanmasının son derece manidar olduğunu; bedevilerin "iman ettik" sözlerinin sosyolojik bir vaka olarak ele alındığını, eğer iddialarında tutarlı (sadık) iseler bunu elçiye bir lütuf gibi sunmaktan vazgeçip ilahi hidayetin minnetini hissetmeleri gerektiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, sadakat kelimesinin, şekli dindarlıktan (İslam) gerçek ahlaki şuura (İman) geçişin tek ontolojik kanıtı olarak sunulduğunu belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X