Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hucurât Sûresi, 16. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hucurât Sûresi, 16. Ayet

    قُلْ اَتُعَلِّمُونَ اللّٰهَ بِد۪ينِكُمْ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul etu’allimûna(A)llâhe bidînikum va(A)llâhu ya’lemu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(c) va(A)llâhu bikulli şey-in ‘alîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Allah göklerde ve yerde olanları bildiği halde Allah'a dininizi öğretmeye mi kalkışıyorsunuz! Allah her şeyi bilmektedir."

      Allah'a dininizi öğretmeye mi kalkışıyorsunuz? Bu beyan de sanki "Bedevîler 'iman ettik' dediler" meâlindeki âyetin sılası gibidir. Çünkü onlar, dilleriyle böyle söylüyorlardı, ama kalplerinde imandan eser yoktu. Allah da onların kalplerinde iman, şüphe ve savaştan geri durmaktan hangisinin bulunduğunu biliyordu. Resûlullah (s.a.) kendilerine "Siz iman etmediniz" dediğinde, sanki onlar bu söze sığınmışlar ve aksine biz iman ettik demişlerdi. Zannediyorlardı ki, Hz. Peygamber bu sözü şahsî alışkanlığı gereği söylemişti. İşte o zaman Allah şöyle buyurdu: De ki: Allah'a dininizi öğretmeye mi kalkışıyorsunuz? Hz. Peygamber bunu söyleyerek, bana bunu bildiren ve haber veren zatın, göklerdeki ve yerdeki her türlü gaybı bilen, her şeyi, yani kalplerdekinin doğru olup olmadığını bilenin Allah olduğuna haber vermektedir. Allah sizin yalan söylediğinizi bildiği halde, nasıl olur da mümin olduğunuzu Allah'a öğretmeye kalkışırsınız?​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kul (قُلْ)

        İbn Fâris, k-v-l kökünün söz söylemek, bir düşünceyi veya durumu lafızlarla beyan etmek anlamına geldiğini belirtir. Emir kipi olarak kullanıldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" fiilinin burada sıradan bir hitap değil, bedevilerin cüretkar iddialarına karşı ilahi otoritenin kesin cevabını aktarmak üzere elçiye verilen doğrudan bir deklare etme talimatı olduğunu açıklar.

        E tuallimune (أَتُعَلِّمُونَ)

        İbn Fâris, a-l-m kökünün bir şeyi alametleriyle idrak etmek ve bilmek olduğunu; "tef'il" babındaki (ta'lim) kullanımının ise başkasına bilgi aktarmak, öğretmek ve haberdar etmek anlamına geldiğini belirtir. Başındaki "e" (hemze) harfinin ise kınama ve reddetme bildiren bir soru edatı (istifham-ı inkari) olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin insanın bilmediği bir şeyi ona bildirmek eylemi olduğunu; burada bedevilerin kendi iç dünyalarındaki inanç durumunu sanki Allah bilmiyormuş gibi O'na sunmaya kalkmalarının absürtlüğünü vurgulamak için kinayeli olarak kullanıldığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin kullanımının bedevilerin kaba saba, küstah ve haddini bilmez zihniyetini (bedeviyat) ifşa ettiğini; kendi dindarlıklarını Allah'a bir lütuf veya sunum gibi göstermeye çalışmalarının teolojik bir cehalet olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, bu ifadenin insan bilgisinin kibri ile ilahi ilmin kuşatıcılığı arasındaki o devasa epistemolojik uçurumu sarsıcı bir dille yüzlerine vurduğunu vurgular.

        Allahe (اللَّهَ)

        İbn Fâris, e-l-h kökünden türeyen ve bütün noksanlıklardan münezzeh, ibadete layık tek yaratıcıyı ifade eden isim olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin her şeyi yaratan ve bilen nihai makamı temsil ettiğini; muhatapların kime "din öğretmeye" kalkıştıklarının altını çizerek eylemin vahametini ortaya koyduğunu savunur.

        Bidiynikum (بِدِينِكُمْ)

        İbn Fâris, d-y-n kökünün itaat, boyun eğme, teslimiyet, karşılık verme (ceza/mükafat) ve adet (yaşam tarzı) anlamlarına geldiğini belirtir. Başındaki "ba" harfinin vasıta veya konu bildirdiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, dinin ilahi yasalara itaat etmek ve şeriata boyun eğmek olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bedevilerin "iman ettik" iddialarının aslında henüz sadece şekli bir "din" (itaat/İslam) seviyesinde olduğunu ve bunu büyük bir marifetmiş gibi ilahi otoriteye pazarlamaya çalıştıklarını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin sonundaki "kum" (sizin) iyelik zamirinin, bedevilerin inancı evrensel ilahi bir gerçeklik olarak değil, kendi şahsi, eksik ve çıkarcı algılarına indirgenmiş "kendi dinleri" olarak gördüklerine işaret ettiğini vurgular.

        Vallahu (وَاللَّهُ)

        İbn Fâris, atıf (veya hal) bildiren "ve" harfi ile yüce Allah'ın özel isminin birleşiminden oluştuğunu; bedevilerin iddialarına karşılık mutlak gerçeğin yönünü ilahi otoritenin bilgisine çevirdiğini belirtir.

        Ya'lemu (يَعْلَمُ)

        İbn Fâris, a-l-m kökünden gelen bu fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman) formuyla, bilginin sürekli, kesintisiz ve her an taze olduğunu ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın ilminin, eşyanın hakikatini, içyüzünü ve dış yüzünü hiçbir perde olmaksızın mutlak olarak kavramak olduğunu açıklar. İnsanların sınırlı "ta'lim" (öğretme) çabalarına karşılık O'nun sonsuz ve kendinden kaim "ya'lemu" (biliyor olma) vasfının karşıtlık oluşturduğunu ifade eder.

        Ma (مَا)

        İbn Fâris, bu kelimenin cansız, canlı, soyut veya somut her türlü varlığı ve olayı kapsayan, genellik bildiren bir ism-i mevsul (ilgi zamiri) olduğunu belirtir.

        Fiy (فِي)

        İbn Fâris, mekan ve kapsam bildiren (zarfiyet) edat olduğunu ifade eder.

        Es-semavati (السَّمَاوَاتِ)

        İbn Fâris, s-m-v kökünün yükseklik, yücelik ve üst taraf anlamına geldiğini; yeryüzünün üzerindeki tüm gök katlarını ve yüksek alemleri kapsadığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hem fiziksel yıldızlar ve gezegenler alemini hem de melekut gibi metafizik boyutları ifade ettiğini açıklar.

        Ve ma (وَمَا)

        İbn Fâris, atıf harfi ile ilgi zamirinin birleşiminden oluşarak, ilahi bilginin kapsamını diğer zıt boyuta genişlettiğini belirtir.

        Fiy (فِي)

        İbn Fâris, yine yer ve kapsam bildiren edat olduğunu belirtir.

        El-ardı (الْأَرْضِ)

        İbn Fâris, e-r-d kökünün aşağıda olan, yeryüzü, zemin ve ayak basılan mekan anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, göklerin mukabili olarak insanların üzerinde yaşadığı, eylemde bulunduğu somut mekanı nitelediğini ifade eder. Angelika Neuwirth, gökler ve yer (semavat ve arz) kelimelerinin bir arada kullanılmasının, Kur'an'ın retorik yapısında merizm (zıtlıklar üzerinden bütünü ifade etme sanatı) olarak adlandırıldığını; bunun tüm varoluşu, makrokozmostan mikrokozmosa kadar evrenin mutlak tamamını kapsayan bir edebi formül olduğunu belirtir.

        Vallahu (وَاللَّهُ)

        İbn Fâris, cümlenin anlamını pekiştirmek ve hükmü nihai otoriteye bağlamak üzere tekrar edilen lafzatullah olduğunu belirtir.

        Bikulli (بِكُلِّ)

        İbn Fâris, k-l-l kökünün eksiksizlik, bütünlük ve hiçbir şeyi dışarıda bırakmayan mutlak bir kuşatıcılık anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, parçaların tamamını içine alan "küll" kavramının, ilahi bilginin hudutsuzluğunu tasvir etmek için kullanıldığını açıklar.

        Şey'in (شَيْءٍ)

        İbn Fâris, ş-y-e kökünün var olan, mevcudiyet kazanan, idrak edilebilen veya irade edilen en ufak nesne, durum veya hadise anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin varlık hiyerarşisindeki her şeyi (büyük-küçük, gizli-açık) niteleyen en genel kapsamlı isim olduğunu ifade eder.

        Alimun (عَلِيمٌ)

        İbn Fâris, a-l-m kökünden türeyen ve mübalağa (yoğunluk) bildiren bu sıfatın, bilgisi hiçbir sınırla, zamanla veya mekanla kısıtlanamayan mutlak bilici anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sıradan bir bilginin ötesinde, şeylerin mahiyetini ve özünü ihata eden ilahi bilgi olduğunu açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin bu kuşatıcı isimle nihayete ermesinin, bedevilerin kalplerindeki inançsızlığı örtbas edip dindarlık taslama girişimlerine karşı vurucu, susturucu ve son sözü söyleyen ilahi bir mühür işlevi gördüğünü vurgular; insanın içindeki saklı niyetlerin bile bu devasa "Alim" sıfatının kapsama alanı içinde eriyip gittiğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X