Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hucurât Sûresi, 13. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hucurât Sûresi, 13. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوباً وَقَـبَٓائِلَ لِتَعَارَفُواۜ اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰيكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ خَب۪يرٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-nnâsu innâ ḣalaknâkum min żekerin ve unśâ ve ce’alnâkum şu’ûben ve kabâ-ile lite’ârafû(c) inne ekramekum ‘inda(A)llâhi etkâkum(c) inna(A)llâhe ‘alîmun ḣabîr(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O'na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır."

      Bütün İnsanlar Aynı Kaynaktan Yaratılmıştır

      Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık. Bu ilâhî beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, biz sizin hepinizi tek bir asıldan yarattık, o asıl da Adem ile Havvâ aleyhimesselâmdır. Dolayısıyla aynı atanın bütün çocukları, birbirlerinin erkek ve kız kardeşleridirler, kardeşlerin de birbirlerine karşı atalarıyla ve kabileleriyle övünmeleri ve üstünlük iddiasına kalkışmaları doğru değildir. Birbirleriyle tanışmaları için ayrıldığı belirtilen kabileler ile üstün ve değerli olmak iddiası konusunda bilinmesi gereken ölçü şudur: Allah katında en değerli olanınız O'na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Dolayısıyla eğer bir fazilet ve övünme söz konusu ise bu hususta da herkes eşit konumdadır, bu itibarla birilerinin kendileri için övünç payı çıkarmalarının anlamı yoktur.

      İkincisi, sizin her birinizi, sultanları ve halkı, hür olanı ve köleyi, erkeği ve kadını, bir erkekle bir kadının suyundan yarattık. Bu bakımdan da hiç kimsenin başkasına karşı övünmeye ve üstünlük iddiasına kalkışmaya hakkı yoktur. Çünkü hepinizi, insan tabiatının iğrendiği kokan ve rahimlere atılan bir spermden (nutfe) yarattık. Cenâb-ı Hak bunu, insanların birbirlerine karşı övünmekten ve üstünlük iddiasından vazgeçmeleri, soya-nesebe ve kabileye dil uzatmamaları için belirtmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      İnsanların Milletlere Ayrılması Birbirleriyle Tanışmaları İçindir

      Tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık. Buradaki "şuûb" (شُعُوبًا) ve "kabâil" (قَبَائِلَ) kelimeleri hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Bazıları şöyle dedi: “Şuûb”, kabileden büyüktür, "şuûb" asıldır, kabile ise ondan türeyen nesildir. “Şuûb" Araplar için, "ümmet" (أمم) ve "kurûn" (قرون) kelimeleri diğer milletler için kullanılır. Bazıları da şöyle dedi: "Şuûb" diğer milletler için, "kabâil" ise Araplar için kullanılır. Ebû Avsece şöyle dedi: "Şuûb"dan maksat kabilelerdir. Bu kelimenin tekili "şa‘b" (شَعْب) gelir. "Şa‘b"da birleşmek, toplu olmak mânasına gelir. Kırılıp dağılan kapları toplayıp düzelttiğin zaman "şa‘ibtü'l-inâe" (شَعَبْتُ الْإِنَاءَ) yani kapları topladım denilir. Kapları düzeltip onaran kişiye de "şa‘‘âb" (شَعَّاب) denilir. "Şa'b" kelimesi aynı zamanda ayrılmak ve dağılmak mânasına da gelir. Sonra Allah, tanışasınız diye buyurdu. Yani Cenâb-ı Hakk'ın sizin için kabileleri varetmesi birbirinizle tanışmanız, kabilelere ve boylara nispetle bilinmeniz içindir. Meselâ şöyle denilir: Temîm kabilesinden falan adam, Hâşim kabilesinden falancı. Çünkü herkesin babası ve atasıyla bilinmesi mümkün değildir.

      Faziletin ve Değerin Ölçüsü Takvâdır

      Allah katında en değerli olanınız O'na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah Teâlâ faziletin ve değerli olmanın ölçüsünün takva olduğunu açıklamaktadır. İnsanların atalarıyla ve kabileleriyle övünmeleri üstünlük sebebi değildir, aksine kabileler insanların birbirleriyle tanışmaları için varedilmiştir. Takvâ, bir eylemin sonucu kazanılır, o da ilâhî buyruklara itaat etmek ve isyandan kaçınmaktır. Bu da Allah'ın emir ve yasaklarına saygı ile olur. İnsanın yaptıklarına Allah'ın lütfu ve keremi de eklenince, o fazilete ve üstünlüğe ulaşılması mümkündür. İnsanın belli bir atadan dünyaya gelmesinde ise kendisinin yaptığı herhangi bir eylem yoktur. Öyleyse fazilet nasıl olsun? Şayet burada bir övünme söz konusu olacaksa, Allah'ın birliğini kabul edip emirlerine itaat ederek çocukların dünyaya gelmelerine doğrudan vasıta oldukları için babaların hakkıdır. En doğrusunu Allah bilir. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır cümlesi tehdit anlamındadır.​

      Yorumu Yorumla

      • Mehmet Âkif Ersoy
        • 2020
        • 51

        #4
        "Ey insanlar, bilmiş olunuz ki, biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık sonra, tanışabilmeniz için her birinizi asıllara, kabîlelere ayırdık; Allah'tan en ziyade korkanınız kim ise, işte indallah en büyüğünüz odur; Allah sizin içinizi, dışınızı bilir."

        SOY DEĞİL, TAKVA DEĞERLİ

        Beş vakit namazını aleyhissalâtu vesselâm Efendimizin arkasında kılar, bu tertibi hiç bozmaz bir siyah köle varmış. Günün birinde Efendimiz bu köleyi mescidde göremeyerek, nerede olduğunu sahibinden sormuş. "Hummadan yatıyor" cevabını alınca yoklamak için yanına kadar gitmiş.

        Resûlullah'ın bir köleye şefkati

        Aradan üç gün geçtikten sonra Resûl-i Muhterem Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri kölenin halini sordurup son nefese geldiğini öğrenince, tekrar bulunduğu eve uğramış. Hastanın vefatını müteakib cenazesini kendileri yıkamış, kendileri defin buyurmuş.

        Gerek Muhacirîn, gerek Ensår bu vakayı pek büyük bir şey olarak telâkki etmişler. İşte onun üzerine Sûre-i Hucurâťa mensub olan şu âyet-i kerîme nazil olmuş.

        Erkekle kadından maksad Adem ile Havvadır; herkesin doğrudan doğruya kendi anası, babasıdır, diyen müfessirler de vardır.

        Soy ağacı sırası

        (Şu'ûb) şa'bın cemidir. Şa'b kelimesini "kütük lâfzıyla tercüme edebiliriz ki silsile hususunda Arapların saydığı altı tabakanın müntehasıdır.

        Bu tabakalar aşağıdan yukarıya doğru şu isimleri alır: fasîle; fahz, batn, 'imare, kabîle, şa'b.... Şab hepsinin aslıdır. Yani kabile şabdan, 'imâre kabileden, batn imâreden, fahz batından, fasile fahzdan çıkıyor.

        Bunu bir misal ile göstermek lâzım gelse deriz ki: Abbas fasîledir; Hâşim fahzdır; Kusayya batındır; Kureyş 'imâredir; Kinâne kabîledir; Huzeyme şabdır.

        Kabîlecilik kesin yasaktır

        Ayet-i kerîme sarâhaten gösteriyor ki, insanların asıllara, kabilelere ayrılması, nesebler yekdiğerine karışmamak; her şahsın hüviyeti malûm olmak içindir; yoksa babalarla, dedelerle tefáhur için değildir.

        Hasebin, nesebin hiçbir kıymeti olmadığını bildiren ehâdis-i kerîme pek çoktur. Haccetü'l-vedadaki ihtar-ı Peygamberi ümmetin kıyamete kadar hatırından çıkmamalıdır.

        (إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَيكُمْ) tebliğ-i ilahisi Kuranda; bunu müfessir olan hadis-i şeriflerin birçoğu meydanda iken hâlâ marûf bir adamın ahfâdından olmayı medár-ı temâyüz bilenler var!

        "Kimse, nesebiyle bir yere varamaz!"

        Ulemâ-yi İslâmiyenin en büyüklerinden olan Kınalızâde Ali Efendi merhum diyor ki:

        "İnsan, hatta Peygamber sülalesinden olsa, asålet davasıyla meydân-ı tefâhura atılmamalıdır. Zira bu davayı isbat edebildiği takdirde bir şey kazanamayacak; çünkü bütün şan ve şeref cedd-i muhteremine aid olup kendi yabancı mevkiinde kalacak. Asâletini isbat edemediği surette ise fazla olarak bir de yalancılık rezîlesini yüklenecek."

        Ekabir-i ümmetten Mevlâna Şah Nakşibend'e:

        "Silsile-i nesebiniz nereye varır?" demişler.

        "Silsile-i nesebiyle, kimse bir yere varamaz!" cevabını almışlar.

        Yorumu Yorumla

        • Etimolog
          • 2025
          • 6236

          #5
          Ya eyyuhennasu (يَا أَيُّهَا النَّاسُ)

          İbn Fâris, bu ibareyi oluşturan "ya" edatının nida (çağrı) için kullanıldığını, "eyyu" kelimesinin ise muhatabı belirginleştirip dikkatini topladığını belirtir. "Nas" kelimesinin ise n-v-s (hareket etmek, yer değiştirmek) veya e-n-s (ünsiyet kurmak, birbiriyle kaynaşmak) kökünden geldiğini, insanların sosyal birer varlık olmalarına atıf yaptığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "nas" kelimesinin insanların birbiriyle ünsiyet kuran tabiatlarını yansıttığını, Sûre'nin başından beri müminlere (ya eyyuhelleziyne amenu) yapılan özel hitabın burada yerini tüm insanlığı kapsayan evrensel bir hitaba bıraktığını açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an terminolojisinde "nas" kavramının genellikle ontolojik eşitliği, insanlığın ortak kökenini ve evrensel sorumluluğu vurgulayan bir hitap formu olarak kullanıldığını belirtir.

          İnna (إِنَّا)

          İbn Fâris, bu edatın pekiştirme bildiren "inne" ile çoğul birinci şahıs zamiri "na"nın birleşiminden oluştuğunu; yaratıcının mutlak otoritesini ve eyleminin azametini (büyüklüğünü) ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ardından gelecek olan yaratılış bildiriminin şüphe götürmezliğini ve kesinliğini vurguladığını açıklar.

          Halaknakum (خَلَقْنَاكُم)

          İbn Fâris, h-l-k kökünün bir şeyi belli bir ölçüye, takdire göre var etmek, şekil vermek ve yoktan var etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yaratılışın rastgele olmadığını, eşyayı derin bir hikmetle ve varoluşsal bir amaca uygun olarak icat etmek olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varlığının tesadüfi bir süreç değil, ilahi bir iradenin bilinçli bir tasarrufu ve ontolojik bir inşası olduğunu vurgular.

          Min (مِّن)

          İbn Fâris, bu harfin başlangıç, menşe ve bir eylemin kaynağını (ibtidaiyye) bildirdiğini, insanların biyolojik kökeninin yönünü belirlediğini ifade eder.

          Zekerin (ذَكَرٍ)

          İbn Fâris, z-k-r kökünün bir varlığın biyolojik cinsiyet olarak erkek tarafını ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin dişinin zıddı olarak insan türünün eril yarısını nitelediğini açıklar.

          Ve unsa (وَأُنثَىٰ)

          İbn Fâris, e-n-s kökünün yumuşaklık ve incelik bildirdiğini, biyolojik cinsiyet olarak dişi tarafı temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, erkekle birlikte insan türünün devamlılığını ve fıtri bütünlüğünü sağlayan eş olduğunu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), yaratılışın kökeninin bir erkek ve bir dişiye bağlanmasının, insanlığın varoluşunda kadın ve erkeğin mutlak bir ontolojik eşitliğe sahip olduğunu kanıtladığını; cinsiyet temelli üstünlük iddialarının bu evrensel köken bildirimiyle temelden reddedildiğini vurgular.

          Ve cealnakum (وَجَعَلْنَاكُم)

          İbn Fâris, c-a-l kökünün bir şeyi mevcut bir halden başka bir hale dönüştürmek, kılmak, ona yeni bir form veya vasıf vermek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin yoktan var etme (halk) aşamasından sonra gelen "tasarımsal şekillendirme" ve toplumsal düzenleme sürecini ifade ettiğini açıklar.

          Şu'uben (شُعُوبًا)

          İbn Fâris, ş-a-b kökünün aslen "toplanmak" ve "dağılmak/ayrılmak" gibi birbirine zıt iki anlamı barındırdığını; aynı kökten gelip ayrılarak çoğalan büyük insan topluluklarına (milletlere) bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şuub" kelimesinin kabileleri kendi içinde barındıran en geniş soy, boy veya millet gruplarını nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, sosyolojik bağlamda bu kavramın büyük etnik yapıları ve farklı dilleri konuşan evrensel milletleri temsil ettiğini ifade eder.

          Ve kabaile (وَقَبَائِلَ)

          İbn Fâris, k-b-l kökünün karşılıklı yönelmek, yüz yüze gelmek ve uyuşmak anlamına geldiğini; bir atanın soyundan gelip dayanışma içinde olan ve birbirini tanıyan alt gruplara kabile dendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, milletlerin (şuub) kendi içindeki daha dar kapsamlı toplumsal örgütlenmelerini ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kabile mefhumunun Arap yarımadasındaki sosyo-politik organizasyonun temel taşı olduğunu, ayetin bu yerel yapıyı reddetmeyip onu evrensel "şuub" kavramıyla birlikte zikrederek insanlığın doğal sosyolojik yapısını tasdik ettiğini savunur.

          Litearafu (لِتَعَارَفُوا)

          İbn Fâris, a-r-f kökünün bir şeyi belirtileriyle idrak etmek, bilmek, tanımak ve inkar etmemek anlamına geldiğini belirtir. Fiilin "tefa'ul" babında kullanılmasının, eylemin karşılıklı (müşareket) yapıldığını, yani "birbirinizle tanışmanız için" anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, marifetin düşünerek ve tecrübe ederek kavramak olduğunu; Allah'ın insanları farklı gruplara ayırmasının nedeninin husumet, savaş veya üstünlük taslama (teanüd ve tefahur) değil, karşılıklı tanışma, kültürel entegrasyon ve yardımlaşma olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin cahiliye dönemindeki kabile asabiyetini, ötekileştirmeyi ve kan davası kültürünü kökünden yıkarak, etnik farklılıkları ontolojik bir zenginlik ve evrensel bir barış zeminine çeken devrim niteliğinde bir ahlaki hedef sunduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ırk, dil ve soy farklılıklarının ontolojik bir üstünlük gerekçesi olmadığını; bu farklılıkların salt kimlik tespiti, sosyal tanışıklık ve organizasyon için var edilmiş fıtri araçlar olduğunu belirtir.

          İnne (إِنَّ)

          İbn Fâris, cümlenin anlamını kesinleştiren ve muhatabın dikkatini en temel hükme çeken pekiştirme edatı olduğunu belirtir.

          Ekremekum (أَكْرَمَكُم)

          İbn Fâris, k-r-m kökünün değer, şeref, yücelik, cömertlik ve asalet anlamına geldiğini; zilletin (aşağılığın) tam zıddı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, keremin kendi türü içinde övgüye layık en üstün vasıfları taşımak olduğunu, kelimenin ism-i tafdil (en üstünlük derecesi) kalıbında kullanılarak "sizin en şerefliniz, en değerli olanınız" manasına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi bedevi toplumunda "kerem" kavramının soya, kana, savaşçılığa veya servete dayalı bir böbürlenme vesilesi iken, Kur'an'ın bu kavramı içselleştirerek tamamen ahlaki ve dini bir erdeme bağladığını; bunun Arap sözlüğündeki en radikal anlamsal dönüşümlerden biri olduğunu vurgular.

          İnde (عِندَ)

          İbn Fâris, a-n-d kökünden gelen bu kelimenin yan, huzur ve makam bildiren bir zarf olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanların yeryüzünde kendi kendilerine ürettikleri sahte ve hiyerarşik değer ölçülerinin değil, mutlak ilahi makamdaki objektif değerlendirmenin geçerli olduğunu vurgulayan belirleyici bir kriter olduğunu açıklar.

          Allahi (اللَّهِ)

          İbn Fâris, e-l-h kökünden türeyen, ibadet edilen yüce yaratıcıya ait yegane ve özel isim olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin evrensel nihai otoriteyi temsil ettiğini, üstünlüğün ve şerefin ancak O'nun koyduğu ölçülerle tartılabileceğini savunur.

          Etkakum (أَتْقَاكُم)

          İbn Fâris, v-k-y kökünün zararlı olandan korunmak, siper almak ve sakınmak anlamına geldiğini belirtir. İsm-i tafdil kalıbıyla "en çok sakınanınız" demek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, takvanın insanın nefsini isyandan koruması ve ilahi emirlere karşı derin bir sorumluluk bilinci geliştirmesi olduğunu açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, soy, ırk veya renk gibi insanın elinde olmayan değiştirilemez biyolojik özelliklerin yerine, kişinin kendi hür iradesi ve çabasıyla elde ettiği ahlaki erdemin (takvanın) yegane üstünlük ölçüsü olarak ilan edildiğini; bunun Kur'an'ın ontolojik adalet ilkesi olduğunu belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), insani değer hiyerarşisinin bu kelimeyle dünyevi ve etnik kriterlerden tamamen bağımsızlaştığını, salt içsel bir denetim sistemine, samimiyete ve ahlaki eyleme endekslendiğini vurgular.

          İnnallahe (إِنَّ اللَّهَ)

          İbn Fâris, tekid edatı ve ilahi özel ismin bir araya gelerek, ardından zikredilecek sıfatların taşıdığı mutlak yetkinliğe dikkat çektiğini belirtir.

          Alimun (عَلِيمٌ)

          İbn Fâris, a-l-m kökünün bir şeyi işaretleriyle, hakkıyla bilmek ve cehaletten kurtulmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah hakkında kullanıldığında bilginin sınırsızlığını, zahiri (dış görünüşteki kabile ve soy bağlarını) olduğu gibi batıni (iç dünyadaki) halleri de mükemmelen bildiğini ifade eder.

          Habirun (خَبِيرٌ)

          İbn Fâris, h-b-r kökünün bir şeyin içyüzünü, gizli yönlerini ve künhünü derinlemesine bilmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilm" kavramından farklı olarak "habiyr" isminin, olayların ve durumların arka planındaki en ince detaylara, insanların kalplerindeki gizli niyetlere vakıf olmayı ifade ettiğini; kimin gerçek manada "en muttaki" olduğunu ancak O'nun tespit edebileceğini açıklar. Angelika Neuwirth, ayetin "Alimun Habiyrun" şeklindeki bu ikili fasıla (durak) ile son bulmasının; yeryüzündeki sahte üstünlük ve soy iddialarını geçersiz kıldığını, gerçek değer yargısının sadece insanın iç dünyasından haberdar olan ilahi ve mutlak bir bilgiye dayandığını estetik bir ritimle muhatabın şuuruna işlediğini belirtir.

          Yorumu Yorumla

          İşleniyor...
          X