Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hucurât Sûresi, 10. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hucurât Sûresi, 10. Ayet

    اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnemâ-lmu/minûne iḣvetun feaslihû beyne eḣaveykum(c) vettekû(A)llâhe le’allekum turhamûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Müminler ancak kardeştirler, öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin, Allah'a itaatsizlikten sakının ki rahmetine mazhar olasınız."

      Müminler Ancak Kardeştirler

      Müminler ancak kardeştirler, öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin. Allah Teâlâ "Gerçek müminler iseniz aranızı düzeltin" meâlindeki âyette de müminlerin arasını düzeltmeyi emretmektedir. "Eğer müminlerden iki grup birbiriyle kavgaya tutuşursa hemen aralarını düzeltin" meâlindeki âyette de birbiriyle tartışıp kavga eden iki mümin grubun arasını düzeltmeyi emretmektedir. Sadece grupların değil, fertlerin ve bireylerin arasını düzeltmeyi de emretmektedir: İki kardeşinizin arasını düzeltin! Çünkü iman, müminler arasında muhabbeti gerektirir. Onlar birbirlerine karşı ülfet ve muhabbete davet edilmişlerdir. Ülfet ve muhabbet aynı zamanda Cenâb-ı Hakk'ın bize olan lütfudur: "Dünyanın bütün servetini harcasaydın onların gönüllerini birleştiremezdin, fakat Allah onların aralarını düzeltti". Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: "Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz". Allah Teâlâ gönülleri birleştirmeyi ve birlik olmayı emretmekte, bölünüp parçalanmayı yasaklamaktadır. Aralarında ihtilaf, tartışma ve kavga çıkan müminlerin arasını düzeltmeyi de bütün müminlere emretmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Taife Kelimesinin Anlamı ve Delâleti

      İnsanlardan bazıları, İki kardeşinizin arasını düzeltin meâlindeki âyet-i kerîme ile, "tâife" (طائفة) kelimesinin bir ve daha çok kişinin ismi olduğuna istidlâl ederler. Şöyle derler: Cenâb-ı Hak âyetin baş tarafında Eğer müminlerden iki grup birbiriyle kavgaya tutuşursa hemen aralarını düzeltin buyurmakta, sonunda da İki kardeşinizin arasını düzeltin demektedir. Buna göre "tâife" kelimesi, bir ve daha çok kişi için kullanılır. Onlar şu âyeti de bu görüşlerine delil sayarlar: "Müminlerin her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak ve seferden dönen topluluklarını uyarmak üzere geride kalmalıdır". Burada geçen "tâife" kelimesi ile de bir kişi kastedilmiştir. Buna göre âdil kişilerden gelen haber-i vâhidler delil olarak kullanılır. İnsanların ve iki tarafın arasını düzeltmek emri ile tek bir ferdin kastedildiği konusunda bizim görüşümüz şudur: İki kardeşinizin arasını düzeltin meâlindeki âyette, kardeş olan iki kişinin kastedildiğine dair bir işaret yoktur. İki kardeşinizin arası ibaresinde de kavga eden ve birbirlerini vurmaya yeltenen iki kişi kastedilmiş değildir. Dolayısıyla "tâife" kelimesi tek bir kişiyi ifade etmez, aksine sözlükte ve dil örfünde çoğul anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah'a itaatsizlikten sakının ki rahmetine mazhar olasınız. Yani merhameti hak etmeniz için ve size merhamet edilebilmesi için Allah'ın emrine muhalefetten sakının.​

      Yorumu Yorumla

      • Mehmet Âkif Ersoy
        • 2020
        • 51

        #4
        "Müslümanlar birbirinin kardeşinden başka bir şey değildir; onun için iki kardeşinizin arasını bulunuz, Allah'tan da korkunuz ki rahmetine nâil olabilesiniz."

        DİN BAĞI KARDEŞLİĞİ OLMAZSA, DAĞILIRIZ!

        Ayet-i Celîle Sûre-i Hucurâťa mensubdur. Zemahşerî diyor ki:

        “(بَيْنَ إِخْوَتِكُمْ) yahud (بَيْنَ إِخْوَانِكُمْ) suretinde kıraatlar olmakla beraber kelime tesniye sigasıyla da olsa kâfidir. Zira aralarında dargınlık zuhur eden kimseler en aşağı iki kişi olur.

        "Azlığı barıştırmak lâzım olunca, çokluğun arasını bulmak elbette daha ziyade lâzımdır. Çünkü iki adamın bozuşması yüzünden husule gelecek fenalık, hiçbir zaman cemaatin yekdiğerine darılmasından meydan alacak fesâda benzemez. (أَخَوَيْن) den murad, Evs ile Hazrec kabîleleridir, diyenler de vardır."

        "Hakiki" müslümanlar, birbirini kardeş bilir...

        Evet, hakiki Müslümanlar birbirine kardeş nazarıyla bakarlar. Zaten aradaki râbıta bu kuvvette olmazsa Müslümanlık kuru bir ünvandan ibaret demektir.

        Azıcık dikkat olunursa görülür ki: Şeriat-ı mutahharanın hemen bütün ahkâmı uhuvvet, vahdet esasını tahkîm eylemektedir. Namazlar, haclar, zekâtlar, şehadetler, oruçlar, aynı kıbleye teveccühler, hep Müslümanları birbirine bağlayacak vasıtalardır.

        "Hakiki" müslümanlar kaç kişi?

        Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri: "Müslümanların haline aldırmayan Müslüman değildir." buyuruyorlar. Şu hadis-i şerife göre, hakiki Müslümanların miktarını anlayabilmek için, nüfûs-ı hâzıradan ne dehşetli bir yekûn indirmek lazım gelecek!

        Bizler "Hiçbir Müslümanın vücûduna bir diken batmaz ki, onun acısını kendimde duymuş olmayayım" diyen bir Peygamberin ümmeti iken, cihân-ı İslâmı kırıp geçiren felaketlerden haberimiz bile olmuyor!

        Evet, zelzeleden musâb olan İtalyanların imdadına koştuğumuz sırada, binlerce Müslüman Hindli tufanlar içinde boğuluyordu. Zavallıların elini tutmak şöyle dursun, bedava bir teessür gösterebilmek için, feryatlarını bile işitemedik!

        Din bağı olmazsa, dağılırız!

        Biz Müslümanlar başka milletlere benzemeyiz. Din râbıtasını ihmal edecek olursak, bu hareketimizin cezasını, ukbâya kalmaz, daha dünyada iken çekeriz...

        Nitekim çekiyoruz!

        Din-i mübîn, kavmiyet, cinsiyet gibi insanları birbirinden uzaklaştıran esbabı aradan kaldırarak, dünyanın muhtelif noktalarındaki cemaatleri birleştirmiş iken, biz kalkıyoruz da aynı toprakta yaşayan cemaat-i İslâmiyeyi, kavmiyet hissiyle parçalamak istiyoruz!

        Müslümandan ırkçı, ırkçıdan müslüman olmaz...

        Ey cemaat-i müslimîn, bilmiş olunuz ki Müslümanlıkta kavmiyet yoktur.

        Resûl-i Ekrem Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri "Kavmiyet gayreti güdenler bizden değildir." buyurmuştur.

        Şâyed kiminiz Araplığına, kiminiz Arnavutluğuna, kiminiz Türklüğüne, kiminiz Kürtlüğüne sarılacak, sizi rabıtaların en metini ile birleştirmiş olan din kardeşliğini bir tarafa bırakacak iseniz, neûzubillah, hepimiz için hüsrân-ı mübîn muhakkaktır.​

        Yorumu Yorumla

        • Etimolog
          • 2025
          • 6236

          #5
          İnnema (إِنَّمَا)

          İbn Fâris, bu edatın tekid (pekiştirme) bildiren "inne" ile engelleyici (kaffe) "ma" harflerinin birleşiminden oluştuğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "innema" edatının hasr (sınırlandırma) işlevi gördüğünü, hükmü sadece zikredilen konuya tahsis ettiğini ve ayetteki gerçek kardeşlik bağının sadece müminler arasında geçerli olabileceğini kesinleştirdiğini açıklar.

          El-mu'minune (الْمُؤْمِنُونَ)

          İbn Fâris, e-m-n kökünün güvenmek, korkusuz olmak ve başkasına eman vermek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın kalbin tasdikiyle içsel bir sükunete ermek olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, mümin kavramının, İslam öncesi Arap toplumundaki kabileye duyulan mutlak güvenin (asabiyet), yerini inanç merkezli yeni bir toplumsal güvenliğe bırakmasını simgelediğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, müminliğin sadece teolojik bir inanç kategorisi değil, varoluşsal bir güven inşası ve toplumsal barışın teminatı olan aktif bir kimlik olduğunu belirtir.

          İhvetun (إِخْوَةٌ)

          İbn Fâris, e-h-v kökünün aynı yolu izlemek, aynı gayeye yönelmek ve aynı kaynaktan (anneden) beslenmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Arapçada kan bağından gelen kardeşler için çoğunlukla "ihve", dostluk ve inanç kardeşliği için "ihvan" kelimesinin kullanıldığını; ancak Kur'an'ın inanç bağını kan bağından daha güçlü ve öncelikli bir statüye yükseltmek için burada kasten nesep kardeşliği bildiren "ihve" kelimesini seçtiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin bedevi toplumundaki kan bağına dayalı katı kabile asabiyetini yıkarak, yerine tamamen inanç eksenli, devrim niteliğinde yeni bir "dini asabiyet" ve evrensel kardeşlik modeli ikame ettiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu formunun, müminlerin birbirlerine karşı kabilevi bir bağlılıktan öte, aynı ailenin öz evlatları gibi biyolojik bir yakınlık hissetmeleri gerektiğini dikte eden sosyolojik bir inşa faaliyeti olduğunu ifade eder.

          Fe-aslihu (فَأَصْلِحُوا)

          İbn Fâris, s-l-h kökünün bozukluğu, fesadı gidermek, onarmak ve iyi duruma getirmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ıslahın nefisteki veya insanlar arasındaki çatışmayı, husumeti gidererek sulh zeminini yeniden kurmak olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin İslam nizamında kaosu (fesadı) bitirip kozmosu (nizamı/barışı) tesis etme yükümlülüğünü ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bozulan kardeşlik ilişkilerini düzeltmenin müminler için pasif bir temenni değil, aktif, zorunlu ve ontolojik bir onarım eylemi olduğunu vurgular.

          Beyne (بَيْنَ)

          İbn Fâris, b-y-n kökünün iki şey arasındaki mesafe, açıklık ve ayrılık anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, çatışma sebebiyle kardeşler arasında oluşan manevi ve sosyal uçurumu ifade ettiğini, ıslah emriyle bu aranın (mesafenin) kapatılmasının emredildiğini açıklar.

          Ehaveykum (أَخَوَيْكُمْ)

          İbn Fâris, e-h-v kökünden gelen kardeş kelimesinin tesniye (ikil) formu olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayette "kardeşlerinizin arası" yerine "iki kardeşinizin arası" şeklinde ikil yapının kullanılmasının, ihtilafa düşen taraflar ne kadar büyük topluluklar olurlarsa olsunlar, aslında meseleyi iki öz kardeşin kavgası gibi şefkatle ve aciliyetle ele almak gerektiğine işaret ettiğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kullanımın, çatışan grupların sayısından ziyade hukuki statülerinin (ikisinin de kardeş olduğu gerçeğinin) öne çıkarıldığını ve üçüncü taraflara tarafsız bir hakemlik sorumluluğu yüklediğini ifade eder.

          Vetteku (وَاتَّقُوا)

          İbn Fâris, v-k-y kökünün bir şeyi dışarıdan gelecek zararlara karşı korumak, kalkan yapmak ve sakınmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, takvanın nefsi, Allah'ın azabına sebep olacak işlerden (burada barışı bozmaktan veya adaletsiz hakemlik yapmaktan) korumak olduğunu açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), takva kelimesinin burada sadece dikey bir Allah korkusu değil, kardeşlik hukukunu ihlal etmeye karşı geliştirilen yatay bir iç denetim, sosyal bir uyanıklık ve sorumluluk bilinci olarak konumlandırıldığını vurgular.

          Allahe (اللَّهَ)

          İbn Fâris, e-l-h kökünden türeyen ve ibadete layık tek mutlak otoriteyi ifade eden özel isim olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenlerine (Aramice/Süryanice) atıf yaparak, Kur'an'da toplumsal barışın nihai teminatı ve şeriatın mutlak koyucusu olarak merkezde yer aldığını savunur.

          Leallekum (لَعَلَّكُمْ)

          İbn Fâris, bu edatın bir şeyin gerçekleşmesini umut etmek, beklemek ve ümit vermek anlamında kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin Allah tarafından kullanıldığında bir şüphe veya ihtimalden ziyade, şartların (ıslah ve takva) yerine getirilmesi durumunda kesin bir vaat ve beklenti (merhamet edileceği) işlevi gördüğünü açıklar.

          Turhamune (تُرْحَمُونَ)

          İbn Fâris, r-h-m kökünün incelik, acıma, şefkat ve koruma duygusunu barındırdığını, ana rahmi kelimesinin de koruyucu ve besleyici özelliğinden dolayı bu kökten geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın rahmetinin sadece bir acıma hissi değil, kulun ihtiyacını lütufla gidermesi, onu azaptan kurtarıp nimete erdirmesi olduğunu açıklar. Fiilin meçhul (edilgen) yapıda gelmesinin, ilahi merhametin failinin bilindiği için gizlendiğini ve rahmetin bir sonuç olarak onları kuşatacağını gösterdiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an nizamında ilahi rahmetin (merhamet edilmenin) tesadüfi olmadığını; müminlerin yeryüzünde birbirlerine karşı şefkatle davranıp barışı (sulhü) inşa etmelerinin ontolojik bir neticesi, ilahi adaletin bir karşılığı olarak sunulduğunu vurgular. Angelika Neuwirth, ayet sonlarındaki bu tür kafiyeli (fasılalı) kapanışların, sadece metinsel bir estetik sağlamadığını, aynı zamanda ümmetin sosyal barış çabalarının mutlak surette ilahi bir onay ve ödülle taçlanacağına dair psikolojik bir güvence oluşturduğunu belirtir.

          Yorumu Yorumla

          İşleniyor...
          X