Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hucurât Sûresi, 8. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hucurât Sûresi, 8. Ayet

    فَضْلاً مِنَ اللّٰهِ وَنِعْمَةًۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fadlen mina(A)llâhi veni’me(ten)(c) va(A)llâhu ‘alîmun hakîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      7-8. "Bilin ki Allah'ın elçisi aranızdadır. Birçok durumda o sizin dediklerinizi yapsaydı işiniz kötüye giderdi, fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu gönlünüze sindirdi; inkârcılığı, yoldan çıkmayı ve emre aykırı davranmayı da size çirkin gösterdi. Allah tarafından bahşedilmiş bir lütuf, bir nimet olarak doğru yolu bulmuş olanlar işte onlardır (bu vasıflara sahip olan sizlersiniz). Allah her şeyi bilmekte, yerli yerince yapmaktadır."

      İcmâın Delil Oluşu

      Bilin ki Allah'ın elçisi aranızdadır. Birçok durumda o sizin dediklerinizi yapsaydı işiniz kötüye giderdi. Yani günaha düşerdiniz. Bazıları bu âyete dayanarak icmâın delil olamayacağını ileri sürdüler, dediler ki: Eğer insanların icmâ etmesi delil olsaydı, Hz. Peygamber'in birçok konuda onların dediklerine uyması halinde insanlar günaha düşmüş olmazlardı. Çünkü hak ve doğru olan iş, sahibine günah yüklemeyen fiillerdendir. Dolayısıyla her ne kadar sevap kazandırmasa bile ona tâbi olan biri hakka ve doğru olana uymuş sayılır. İşte bu durum, icmâın uyulması gereken bir delil olmadığını gösterir. Ancak bu iddia yanlıştır. Çünkü deliller ve kanıtlar o gün nihayete ermiş ve son noktasına varmış değildi. Bize göre icmâ, uyulması ve tâbi olunması gereken delile dair icmâdır. Delillerin ve kanıtların bütününe vakıf olan kişilerin hepsinin veya ekserisinin ittifak ettikleridir. Bahsedilen zaman ise henüz vahyin gelmeye devam ettiği bir zamandı. Hükümler ancak Resûlullah'ın (s.a.) vefatı ile istikrar bulmuştur, çünkü artık vahiy kesilmiştir. Dolayısıyla insanların ihtiyaç duydukları her vahiy gelmiş, gelen deliller dinî hükümleri kapsamış ve bunlar nasların içine konulmuş olması itibariyle istidlâlde bulunulur. Buna göre ulemâ bir konuda ittifak ettikleri zaman, artık o delil olur. Resûlullahın (s.a.) görüşüne aykırı olarak ortaya konan bir hüküm icmâ değildir, bir konuda Hz. Peygamber'in görüşü bulunursa, orada başkasının görüşüne ihtiyaç duyulmaz, çünkü Resûlullah (s.a.) vahye göre konuşur. Hz. Peygamber'in zamanı delil olarak kullanılacak bir icmâın yapılma dönemi olmayınca bu âyeti icmâın geçersizliğine delil getirmek bâtıldır.

      Bilin ki Allah'ın elçisi aranızdadır. [Bu âyet farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi] o, müşküllerinizi ve şüphelerinizi gidermek için size gönderilmiştir. Dolayısıyla onu inkâr etmenizde ve duyduğunuz şüphelerden ötürü karşı çıkmanızda mâzur değilsiniz. Çünkü size müşkül gelen ve şüphe ettiğiniz meseleleri kendisine sorma imkânına sahipsiniz, o da size gerçeği haber verecek ve şüphelerinizi giderecektir.

      İkincisi, Bilin ki Allah'ın elçisi aranızdadır. Yani içinizde sakladığınız düşüncelerin, aslı olmayan haberlerin ve ortaya çıkacak olsa insanları rezil rüsvâ edecek olan söylentilerin iç yüzünü Allah ona bildirecektir. Bu yoruma göre âyet, "Yoldan çıkmışın biri size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın" meâlindeki âyetin sılasıdır. En doğrusunu Allah bilir. [Üçüncüsü], âyet-i kerîme, Allahın elçisi aranızdadır, size müşkül gelen meseleleri ona sorarsınız, o da size işin gerçeğini bildirir, bilmeden başka bir kavme zarar vermemeniz için meselenin hakikatini size anlatır, mânasına da gelebilir. [Dördüncüsü], Bilin ki Allah'ın elçisi aranızdadır cümlesi, her konuda rey ve tedbir ona aittir, dolayısıyla kendi fikrinize ve tedbirinize değil, onun fikrine ve tedbirine uymak zorundasınız, mânasına da gelir. "Size Allah'ın âyetleri okunup dururken, üstelik Allah resûlü de aranızda bulunurken nasıl inkâra saparsınız?" meâlindeki âyet de burada belirttiğimiz gibi yorumlanır. En doğrusunu Allah bilir.

      Müminlerin Vasfı

      Birçok durumda o sizin dediklerinizi yapsaydı işiniz kötüye giderdi. Yani Hz. Peygamber nefsinizin arzularına, karmaşık fikirlerinize, şüphelerinize ve hevânıza uysaydı; yahut çeşitli meselelerde sizin ortaya attığınız fikirlere ve tedbirlere uysaydı siz zarar görürdünüz. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu gönlünüze sindirdi; inkârcılığı, yoldan çıkmayı ve emre aykırı davranmayı da size çirkin gösterdi. Bu cümle, kinâye görünümündedir ve Birçok durumda o sizin dediklerinizi yapsaydı işiniz kötüye giderdi meâlindeki âyete bağlı değildir. Çünkü gizli bırakılmış bazı kelimeler olmadan böyle bir ifadenin kullanılması uygun değildir. Cenâb-ı Hak burada sanki şunu söylemektedir: Birçok durumda o sizin dediklerinizi yapsaydı işiniz kötüye giderdi. Fakat Allah onu size peygamber olarak gönderdi, ona iman etmenizi size farz kıldı ve o imanla kalplerinizi süsledi, o kadar ki o size kendi canınızdan ve diğer her şeyden daha sevgili halde geldi. Dolayısıyla sizin yapmanız gereken, her şeyi onun fikrine ve tedbirine havale etmenizdir. Kendi fikrinize ve tedbirinize güvenmemeniz, onun fikrine ve tedbirine yönelmenizdir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet, Cenâb-ı Hak Resûlullah'a (s.a.) imanı size sevdirdikten, kalplerinizi o imanla süsleyip, inkârcılığın ve emre aykırı davranmanın çirkinliğini size gösterdikten sonra, artık onu sizin nefsinizin arzularına uymaya davet etmeyin, mânasına da gelebilir. Ayetteki bu cümlenin, önceki cümle ile bağlantısının iç yüzünü ancak Allah bilir.

      Burada ayrıca iki ihtimal daha vardır. Birincisi, birçok durumda Hz. Peygamber sizin dediklerinizi yapsaydı işiniz kötüye giderdi, dolayısıyla Allah Teâlâ her konuda ona itaat etmenizi zorunlu kılmaktadır, bu yüzden her konuda ona itaat ediniz. Onun size itaat etmesini istemeyiniz, aksine her konuda siz ona itaat ediniz. Allah size imanı sevdirmiş, kalplerinizi bu imanla süslemiş, inkârcılığın ve yoldan çıkmanın yahut onun emrinden ayrılmanın ve isyan etmenin çirkinliğini size göstermiştir.

      İkincisi, Bu âyet-i kerîme, "Resûlullah'ın yanında seslerini kısanlar var ya, işte onlar, Allahın gönüllerini takvå yönünden denemeye tâbi tuttuğu kimselerdir" meâlindeki âyetle bağlantılı gibidir; Allah size imanı sevdirdi ve onu gönlünüze sindirdi; inkârcılığı, yoldan çıkmayı ve emre aykırı davranmayı da size çirkin gösterdi.

      Sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: Doğru yolu bulmuş olanlar işte onlardır. Allah sanki şunu söylemektedir: İşte onlar, Allah'ın takvâdan dolayı kalplerini denemeye tâbi tuttuğu, kendilerine imanı sevdirip kalplerinde güzel gösterdiği; inkârcılığa, yoldan çıkmaya ve emre aykırı davranmaya karşı nefret uyandırdığı kimselerdir. Sonra da Doğru yolu bulmuş olanlar işte onlardır buyurmakta, onların doğru yolu bulduklarını haber vermekte ve buna şahitlik etmektedir. Sonra da bunun Allah tarafından onlara bahsedilen bir lütuf ve bir nimet olduğunu, kendilerinin elde ettiği bir sonuç olmadığını haber vermektedir: Allah tarafından bahşedilmiş bir lütuf ve bir nimet olarak... Allah her şeyi bilmekte, yerli yerince yapmaktadır.

      Allah'ın İnsanlara İmanı Sevdirmesi ve Mûtezile'nin Yorumu

      Allah size imanı sevdirdi ve onu gönlünüze sindirdi; inkârcılığı, yoldan çıkmayı ve emre aykırı davranmayı da size çirkin gösterdi meâlindeki âyet hakkında Mûtezile şöyle demektedir: Bu imanın benzerini Allah bütün kâfirlere sevdirmeyip onu sadece müminlere sevdirmiş olması söz konusu değildir. Aynı şekilde inkârcılığa karşı bütün insanlarda bir nefret uyandırmayıp sadece müminlerde nefret uyandırması da mümkün değildir. Ancak âyette Allah'ın onlara imanı sevdirip inkârcılığı çirkin gösterdiği kişiler olarak özellikle onların belirtilmesinden maksat, iman edenlere vereceğini vâdettiği bol mükâfata ve inkârcılara vereceğini söylediği ağır cezalara işaret etmektir. Onlara vâdettiği sevap vesilesiyle imanı sevdirmiş ve kalplerini onunla aydınlatmış; büyük azaba uğratmakla korkutmasından ötürü de inkâr etmeyi ve emre aykırı davranmayı çirkin göstermiştir.

      Ancak bu uygun olmayan bir yorumdur. Çünkü bir müminin kalbinde, sevap ve mükafata dair yapılan vâdden dolayı iman oluşmuş değildir. Bir kâfir de İslâm'a girdiğinde, kalbinde imanın sevabını hatırladığı zaman müslüman olmuş değildir, o bundan dolayı müslüman olmadı. Aksine müslüman olmadan önce onun kalbinde imana karşı nefret duygusu vardı, fakat müslüman olunca kalbinde iman sevgisi yeşerdi ve küfrü çirkin görmeye başladı. Bu da onun Allah tarafından bahsedilen bir lütuf olduğunun bilinmesi içindir. Bu duyguyu Allah onun kalbine yerleştirince, âyette sözü edilen netice ortaya çıkar. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fadlen (فَضْلًا)

        İbn Fâris, f-d-l kökünün asıl anlamının artmak, çoğalmak, bir şeyin temel ihtiyaçtan arta kalanı ve ziyadeliği olduğunu belirtir; mecazen de karşılıksız lütuf ve ihsan anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, fazl kavramının övülen ve yerilen olmak üzere ikiye ayrıldığını, ayetteki bağlamıyla övülen türden, yani Allah'ın kulun ameline veya hak edişine bağlı olmaksızın sırf kendi yüceliğinden verdiği karşılıksız, fazladan lütfu temsil ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin, insanın ahlaki çabasına karşılık ilahi adaletin aritmetik bir eşitlikle değil, sonsuz bir cömertlikle işlediğini ve imanın kalbe yerleşmesinin bu aşkın lütuf ("fazl") ile mümkün olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, fazl kavramının, rüşd (olgunluk) ve iman nimetlerinin insanın kendi bireysel başarısına değil, tamamen ilahi inisiyatife ve merhamete dayandığını gösteren ontolojik bir atıf olduğunu belirtir.

        Min (مِنَ)

        İbn Fâris, bu edatın bir eylemin veya durumun başlangıç noktasını, menşeini ve kaynağını bildirdiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, zikredilen lütuf ve nimetin nereden neşet ettiğini, hidayetin kaynağının yönünü şüpheye yer bırakmayacak şekilde göstermek için kullanıldığını açıklar.

        Allah (اللَّهِ / اللَّهُ)

        İbn Fâris, kelimenin e-l-h kökünden türeyerek ibadete ve kulluğa layık yegane otoriteyi ifade eden özel bir isim olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayetteki fazl ve nimetin mutlak faili olarak zikredilen bu lafzanın, kalplere imanı sevdiren kudretin eşsizliğini ve lütfun büyüklüğünü tek bir otoriteye bağladığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Sami dillerindeki (Süryanice Alaha) kullanımlarla akraba olduğunu ve Kur'an'da tüm nimetleri ve hidayeti veren en yüce, nihai makamı temsil eden kurucu bir teolojik terim olarak merkezde yer aldığını savunur.

        Ve (وَ)

        İbn Fâris, kelimeleri, hükümleri veya cümleleri birbirine bağlayan, ortak bir paydaya katan atıf (bağlaç) harfi olduğunu belirtir.

        Ni'meten (نِعْمَةً)

        İbn Fâris, n-a-m kökünün yumuşaklık, refah, pürüzsüzlük, insanın hayatına lezzet ve sürur veren iyi hal anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nimetin, insana dünyada ve ahirette iyilik, mutluluk ve fayda sağlayan her türlü ilahi bağış olduğunu; burada imanın insanın fıtratına tatlı gelmesinin en büyük manevi bağış olarak sunulduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki nimetin sadece yeme-içme gibi maddi bir rızık boyutunda olmadığını; kaba ve dürtüsel bedevi kültüründen kurtularak hidayet, rüşd, sosyal istikrar ve ahlaki doygunluğa erişme halini niteleyen çok boyutlu bir psiko-sosyal lutuf olduğunu ifade eder.

        Alimun (عَلِيمٌ)

        İbn Fâris, a-l-m kökünün bir nesneyi veya durumu ayırt edici alametleriyle bilmek, idrak etmek ve cehaletten uzaklaşmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah hakkında kullanıldığında ilmin, her şeyin dış görünüşünü ve içyüzünü, gizli ve aşikar hallerini mutlak bir kapsayıcılıkla bilmek olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu sıfatın bağlam içerisinde, ilahi lütfun kime verileceğini, kimin kalbinde imana karşı bir samimiyet ve liyakat bulunduğunu kusursuz bir farkındalıkla seçen mutlak bir epistemolojik otoriteyi temsil ettiğini belirtir.

        Hakim (حَكِيمٌ)

        İbn Fâris, h-k-m kökünün temel anlamının ata gem vurmak (hakeme) üzerinden türediğini; menetmek, engellemek, fesadı ve zulmü durdurmak anlamına geldiğini; hakimin de eşyayı yerli yerine koyarak yanlışı düzelten kimse olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hikmetin nesnelerin hakikatini en doğru şekilde bilip, fiilleri buna en uygun ve adil şekilde icra etmek olduğunu; Allah'ın lütfunu ve nimetini rastgele değil, mükemmel bir gayeye matuf olarak dağıttığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice'deki "hakkima" (bilge/yargıç) sözcüğüyle derin semantik bağları olduğunu ve İslami kullanımda mutlak adil düzenleyici vasfını kazandığını ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu ismin, imanın kalplere sevdirilmesi sürecinin tesadüfi bir duygu durum değişikliği olmadığını, aksine çok derin bir hikmete, ince bir hesaba ve ilahi bir yasa düzenine dayandığını gösterdiğini vurgular. Angelika Neuwirth, ayet sonlarında sıkça görülen "Alimun Hakiym" şeklindeki kafiyeli sıfat kullanımlarının (fasıla), sadece metne estetik bir müzikalite (retorik güç) katmakla kalmayıp, muhatabın zihninde ilahi adaletin ve takdirin kusursuzluğuna dair teskin edici, kalıcı bir algı yarattığını belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X