وَاعْلَمُٓوا اَنَّ ف۪يكُمْ رَسُولَ اللّٰهِۜ لَوْ يُط۪يعُكُمْ ف۪ي كَث۪يرٍ مِنَ الْاَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ حَبَّبَ اِلَيْكُمُ الْا۪يمَانَ وَزَيَّـنَهُ ف۪ي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ اِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hucurât Sûresi, 7. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: küfür nefreti, peygamberin aralarında olması, iman sevgisi, doğru yol, hucurat 7, hucurat suresi 7. ayet, hucurat suresi, allah, kalp, resul, küfür, kafir, örtmek, gizlemek, nankörlük, inkar, münkir, gavur, fasık, sevgi
-
7-8. "Bilin ki Allah'ın elçisi aranızdadır. Birçok durumda o sizin dediklerinizi yapsaydı işiniz kötüye giderdi, fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu gönlünüze sindirdi; inkârcılığı, yoldan çıkmayı ve emre aykırı davranmayı da size çirkin gösterdi. Allah tarafından bahşedilmiş bir lütuf, bir nimet olarak doğru yolu bulmuş olanlar işte onlardır (bu vasıflara sahip olan sizlersiniz). Allah her şeyi bilmekte, yerli yerince yapmaktadır."
İcmâın Delil Oluşu
Bilin ki Allah'ın elçisi aranızdadır. Birçok durumda o sizin dediklerinizi yapsaydı işiniz kötüye giderdi. Yani günaha düşerdiniz. Bazıları bu âyete dayanarak icmâın delil olamayacağını ileri sürdüler, dediler ki: Eğer insanların icmâ etmesi delil olsaydı, Hz. Peygamber'in birçok konuda onların dediklerine uyması halinde insanlar günaha düşmüş olmazlardı. Çünkü hak ve doğru olan iş, sahibine günah yüklemeyen fiillerdendir. Dolayısıyla her ne kadar sevap kazandırmasa bile ona tâbi olan biri hakka ve doğru olana uymuş sayılır. İşte bu durum, icmâın uyulması gereken bir delil olmadığını gösterir. Ancak bu iddia yanlıştır. Çünkü deliller ve kanıtlar o gün nihayete ermiş ve son noktasına varmış değildi. Bize göre icmâ, uyulması ve tâbi olunması gereken delile dair icmâdır. Delillerin ve kanıtların bütününe vakıf olan kişilerin hepsinin veya ekserisinin ittifak ettikleridir. Bahsedilen zaman ise henüz vahyin gelmeye devam ettiği bir zamandı. Hükümler ancak Resûlullah'ın (s.a.) vefatı ile istikrar bulmuştur, çünkü artık vahiy kesilmiştir. Dolayısıyla insanların ihtiyaç duydukları her vahiy gelmiş, gelen deliller dinî hükümleri kapsamış ve bunlar nasların içine konulmuş olması itibariyle istidlâlde bulunulur. Buna göre ulemâ bir konuda ittifak ettikleri zaman, artık o delil olur. Resûlullahın (s.a.) görüşüne aykırı olarak ortaya konan bir hüküm icmâ değildir, bir konuda Hz. Peygamber'in görüşü bulunursa, orada başkasının görüşüne ihtiyaç duyulmaz, çünkü Resûlullah (s.a.) vahye göre konuşur. Hz. Peygamber'in zamanı delil olarak kullanılacak bir icmâın yapılma dönemi olmayınca bu âyeti icmâın geçersizliğine delil getirmek bâtıldır.
Bilin ki Allah'ın elçisi aranızdadır. [Bu âyet farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi] o, müşküllerinizi ve şüphelerinizi gidermek için size gönderilmiştir. Dolayısıyla onu inkâr etmenizde ve duyduğunuz şüphelerden ötürü karşı çıkmanızda mâzur değilsiniz. Çünkü size müşkül gelen ve şüphe ettiğiniz meseleleri kendisine sorma imkânına sahipsiniz, o da size gerçeği haber verecek ve şüphelerinizi giderecektir.
İkincisi, Bilin ki Allah'ın elçisi aranızdadır. Yani içinizde sakladığınız düşüncelerin, aslı olmayan haberlerin ve ortaya çıkacak olsa insanları rezil rüsvâ edecek olan söylentilerin iç yüzünü Allah ona bildirecektir. Bu yoruma göre âyet, "Yoldan çıkmışın biri size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın" meâlindeki âyetin sılasıdır. En doğrusunu Allah bilir. [Üçüncüsü], âyet-i kerîme, Allahın elçisi aranızdadır, size müşkül gelen meseleleri ona sorarsınız, o da size işin gerçeğini bildirir, bilmeden başka bir kavme zarar vermemeniz için meselenin hakikatini size anlatır, mânasına da gelebilir. [Dördüncüsü], Bilin ki Allah'ın elçisi aranızdadır cümlesi, her konuda rey ve tedbir ona aittir, dolayısıyla kendi fikrinize ve tedbirinize değil, onun fikrine ve tedbirine uymak zorundasınız, mânasına da gelir. "Size Allah'ın âyetleri okunup dururken, üstelik Allah resûlü de aranızda bulunurken nasıl inkâra saparsınız?" meâlindeki âyet de burada belirttiğimiz gibi yorumlanır. En doğrusunu Allah bilir.
Müminlerin Vasfı
Birçok durumda o sizin dediklerinizi yapsaydı işiniz kötüye giderdi. Yani Hz. Peygamber nefsinizin arzularına, karmaşık fikirlerinize, şüphelerinize ve hevânıza uysaydı; yahut çeşitli meselelerde sizin ortaya attığınız fikirlere ve tedbirlere uysaydı siz zarar görürdünüz. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu gönlünüze sindirdi; inkârcılığı, yoldan çıkmayı ve emre aykırı davranmayı da size çirkin gösterdi. Bu cümle, kinâye görünümündedir ve Birçok durumda o sizin dediklerinizi yapsaydı işiniz kötüye giderdi meâlindeki âyete bağlı değildir. Çünkü gizli bırakılmış bazı kelimeler olmadan böyle bir ifadenin kullanılması uygun değildir. Cenâb-ı Hak burada sanki şunu söylemektedir: Birçok durumda o sizin dediklerinizi yapsaydı işiniz kötüye giderdi. Fakat Allah onu size peygamber olarak gönderdi, ona iman etmenizi size farz kıldı ve o imanla kalplerinizi süsledi, o kadar ki o size kendi canınızdan ve diğer her şeyden daha sevgili halde geldi. Dolayısıyla sizin yapmanız gereken, her şeyi onun fikrine ve tedbirine havale etmenizdir. Kendi fikrinize ve tedbirinize güvenmemeniz, onun fikrine ve tedbirine yönelmenizdir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet, Cenâb-ı Hak Resûlullah'a (s.a.) imanı size sevdirdikten, kalplerinizi o imanla süsleyip, inkârcılığın ve emre aykırı davranmanın çirkinliğini size gösterdikten sonra, artık onu sizin nefsinizin arzularına uymaya davet etmeyin, mânasına da gelebilir. Ayetteki bu cümlenin, önceki cümle ile bağlantısının iç yüzünü ancak Allah bilir.
Burada ayrıca iki ihtimal daha vardır. Birincisi, birçok durumda Hz. Peygamber sizin dediklerinizi yapsaydı işiniz kötüye giderdi, dolayısıyla Allah Teâlâ her konuda ona itaat etmenizi zorunlu kılmaktadır, bu yüzden her konuda ona itaat ediniz. Onun size itaat etmesini istemeyiniz, aksine her konuda siz ona itaat ediniz. Allah size imanı sevdirmiş, kalplerinizi bu imanla süslemiş, inkârcılığın ve yoldan çıkmanın yahut onun emrinden ayrılmanın ve isyan etmenin çirkinliğini size göstermiştir.
İkincisi, Bu âyet-i kerîme, "Resûlullah'ın yanında seslerini kısanlar var ya, işte onlar, Allahın gönüllerini takvå yönünden denemeye tâbi tuttuğu kimselerdir" meâlindeki âyetle bağlantılı gibidir; Allah size imanı sevdirdi ve onu gönlünüze sindirdi; inkârcılığı, yoldan çıkmayı ve emre aykırı davranmayı da size çirkin gösterdi.
Sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: Doğru yolu bulmuş olanlar işte onlardır. Allah sanki şunu söylemektedir: İşte onlar, Allah'ın takvâdan dolayı kalplerini denemeye tâbi tuttuğu, kendilerine imanı sevdirip kalplerinde güzel gösterdiği; inkârcılığa, yoldan çıkmaya ve emre aykırı davranmaya karşı nefret uyandırdığı kimselerdir. Sonra da Doğru yolu bulmuş olanlar işte onlardır buyurmakta, onların doğru yolu bulduklarını haber vermekte ve buna şahitlik etmektedir. Sonra da bunun Allah tarafından onlara bahsedilen bir lütuf ve bir nimet olduğunu, kendilerinin elde ettiği bir sonuç olmadığını haber vermektedir: Allah tarafından bahşedilmiş bir lütuf ve bir nimet olarak... Allah her şeyi bilmekte, yerli yerince yapmaktadır.
Allah'ın İnsanlara İmanı Sevdirmesi ve Mûtezile'nin Yorumu
Allah size imanı sevdirdi ve onu gönlünüze sindirdi; inkârcılığı, yoldan çıkmayı ve emre aykırı davranmayı da size çirkin gösterdi meâlindeki âyet hakkında Mûtezile şöyle demektedir: Bu imanın benzerini Allah bütün kâfirlere sevdirmeyip onu sadece müminlere sevdirmiş olması söz konusu değildir. Aynı şekilde inkârcılığa karşı bütün insanlarda bir nefret uyandırmayıp sadece müminlerde nefret uyandırması da mümkün değildir. Ancak âyette Allah'ın onlara imanı sevdirip inkârcılığı çirkin gösterdiği kişiler olarak özellikle onların belirtilmesinden maksat, iman edenlere vereceğini vâdettiği bol mükâfata ve inkârcılara vereceğini söylediği ağır cezalara işaret etmektir. Onlara vâdettiği sevap vesilesiyle imanı sevdirmiş ve kalplerini onunla aydınlatmış; büyük azaba uğratmakla korkutmasından ötürü de inkâr etmeyi ve emre aykırı davranmayı çirkin göstermiştir.
Ancak bu uygun olmayan bir yorumdur. Çünkü bir müminin kalbinde, sevap ve mükafata dair yapılan vâdden dolayı iman oluşmuş değildir. Bir kâfir de İslâm'a girdiğinde, kalbinde imanın sevabını hatırladığı zaman müslüman olmuş değildir, o bundan dolayı müslüman olmadı. Aksine müslüman olmadan önce onun kalbinde imana karşı nefret duygusu vardı, fakat müslüman olunca kalbinde iman sevgisi yeşerdi ve küfrü çirkin görmeye başladı. Bu da onun Allah tarafından bahsedilen bir lütuf olduğunun bilinmesi içindir. Bu duyguyu Allah onun kalbine yerleştirince, âyette sözü edilen netice ortaya çıkar. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Va'lemu (وَاعْلَمُوا)
İbn Fâris, a-l-m kökünün bir şeyi alametlerinden tanımak, cehaletten kurtulup gerçeği kavramak ve idrak etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilm" kavramının bir şeyin hakikatini olduğu gibi algılamak olduğunu, buradaki emir kipinin muhatapların dikkatini toplayarak ardından gelecek olan gerçeği kalplerine yerleştirmelerini ve asla hatırlarından çıkarmamalarını ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki "bilin ki" uyarısının salt zihinsel bir bilgi (malumat) edinme süreci olmadığını, aksine bilginin gerektirdiği saygı, edep ve itaat ile hareket etmeyi zorunlu kılan eyleme dönük kesin bir ikaz olduğunu belirtir.
Enne (أَنَّ)
İbn Fâris, bu harfin cümleyi pekiştirerek (tekid) verilen haberin veya hükmün şüphe götürmezliğini, kesinliğini vurguladığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, muhatabın zihnini tereddütlerden arındırmak ve devamında gelen bilginin (peygamberin aralarında bulunması gerçeğinin) ciddiyetine dikkat çekmek için kullanıldığını belirtir.
Fiykum (فِيكُمْ)
İbn Fâris, içinde bulunma ve zarfiyet bildiren "fi" harfi ile çoğul muhatap zamirinin birleşiminden oluştuğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ibarenin fiziksel ve manevi olarak "aranızda, içinizde" anlamına geldiğini, elçinin onlardan kopuk, ulaşılamaz bir varlık olmadığını, bilakis onların sosyal ve kamusal yaşamlarının tam merkezinde yer aldığını vurguladığını açıklar.
Resulallahi (رَسُولَ اللَّهِ)
İbn Fâris, r-s-l kökünün birini mesajla göndermek, e-l-h kökünün ise ibadete layık tek mutlak varlık anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu isim tamlamasının elçinin kendi başına buyruk bir lider değil, yüce yaratıcının iradesini taşıyan kutsal bir vasıta olduğunu gösterdiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, ayetteki bağlamında bu tamlamanın en üst düzey otoriteyi temsil ettiğini, dolayısıyla sıradan bedevilerin veya müminlerin onun kararlarına müdahale etmesinin veya ondan kendi hevalarına uymasını beklemesinin ontolojik bir çelişki yaratacağını vurgular.
Lev (لَوْ)
İbn Fâris, geçmişte veya halihazırda gerçekleşmeyen bir durumu, başka bir şartın yokluğu sebebiyle varsayan bir edat olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir işin imkansızlığını veya vuku bulmamasının altındaki sebebi göstermek için kullanıldığını, ayette elçinin kitlelerin arzusuna uyması halinde ne tür bir yıkım olacağını zihinlerde canlandırmak işlevi gördüğünü açıklar.
Yuti'ukum (يُطِيعُكُمْ)
İbn Fâris, t-v-a kökünün boyun eğmek, itaat etmek, uymak ve birine rıza göstererek tabi olmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, itaatin isteyerek ve rıza ile boyun eğmek olduğunu, "kerhen" (zorla) kelimesinin zıddı olarak kullanıldığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu fiil üzerinden, sıradan insanların anlık dürtülerine ve sınırlı kavrayışlarına dayanan taleplerinin, ilahi bir vizyona sahip olan peygamber tarafından onaylanıp uygulanması durumunda ortaya çıkacak yönetim zafiyetine ve sosyal kaosa işaret ettiğini belirtir.
Kesirin (كَثِيرٍ)
İbn Fâris, k-s-r kökünün sayının veya miktarın büyüklüğünü, azlığın zıddı olarak çokluğu ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sadece sayısal bir fazlalığı değil, olayların ve durumların yoğunluğunu da nitelediğini söyler. Ayette, insanların heves ve isteklerinin bitmez tükenmez çokluğuna atıf yapıldığını açıklar.
El-Emri (الْأَمْرِ)
İbn Fâris, e-m-r kökünün iki temel anlamı olduğunu; birinin buyruk (talimat) vermek, diğerinin ise durum, iş ve hadise anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, burada buyruk anlamından ziyade, toplumun karşı karşıya kaldığı meseleler, idari işler ve alınması gereken kararlar manasında kullanıldığını ifade eder. Gabriel Said Reynolds, "emr" kelimesinin Kur'an'daki otorite ve karar alma mekanizmasıyla doğrudan ilişkisine dikkat çekerek, burada siyasi ve ictimai liderliğin gidişatını belirleyen temel olayların kastedildiğini savunur.
Leanittum (لَعَنِتُّمْ)
İbn Fâris, a-n-t kökünün insanın içine düştüğü zorluk, aşırı meşakkat, günaha girmek ve şiddetli sıkıntı anlamına geldiğini, ayrıca kemiğin kırıldıktan sonra yanlış kaynaması gibi geri dönüşü zor bir bozulmayı da simgelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "anet" kelimesinin insanı kıvrandıran, helake sürükleyen ve altından kalkılamayacak derecede yoran maddi ve manevi felaketler olduğunu açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin, ümmetin vizyonsuz ve dürtüsel arzularının peygamberlik otoritesine baskın çıkması halinde, toplumun kendi elleriyle kendi sonunu hazırlayacağı kaçınılmaz ontolojik yıkımı ve psikolojik meşakkati tasvir ettiğini vurgular.
Habbebe (حَبَّبَ)
İbn Fâris, h-b-b kökünün sevmek, meyletmek, kalbin bir şeye sıkıca tutunması ve yönelmesi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın kalpte iradeli bir sevgi ve bağlılık oluşturmasını, imanı insanın fıtratına tatlı ve cazip kıldığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, İslam inancının sadece katı bir yasa (şeriat) dayatması veya salt akli bir tasdik olmadığını, "hubb" (sevgi) kavramıyla desteklenerek insanın iç dünyasını, duygularını ve varoluşsal eğilimlerini harekete geçiren derin bir çekim gücü haline getirildiğini vurgular.
El-İmane (الْإِيمَانَ)
İbn Fâris, e-m-n kökünden gelen bu kelimenin güvenmek, korkudan emin olmak ve tasdik etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kalbin hakikati tereddütsüz kabul edip sükunete ermesi olduğunu açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bağlam içerisinde imanın, bedevi taşkınlıklarına, itaatsizliğe ve asılsız haberlere karşı toplumu bir arada tutan, ahlaki sınırları çizen ve onlara huzur veren kurucu bir sistem olarak sunulduğunu belirtir.
Vezeyyenehu (وَزَيَّنَهُ)
İbn Fâris, z-y-n kökünün bir şeyi güzelleştirmek, süslemek ve cazip hale getirmek anlamına geldiğini, çirkinlik ve kusur manasındaki "şeyn" kelimesinin tam zıddı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ziynet" kavramının gözle görülen fiziksel süslemeleri ifade ettiği gibi, ayette olduğu üzere erdemlerin ve inancın insan ruhunda yarattığı ahlaki ve manevi estetiği de kapsadığını açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, imanın salt bir zorunluluk değil, insan kalbinin estetik bir haz ve güzellik olarak algılaması için Allah tarafından ilahi bir lütufla süslendiğini ifade eder.
Kulubikum (قُلُوبِكُمْ)
İbn Fâris, k-l-b kökünün bir halden başka bir hale dönmek, evrilmek ve çevrilmek anlamına geldiğini, kalbin de duygu ve düşünce kararlılığı sürekli değişebildiği için bu isimle anıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın anlama, hissetme ve karar verme merkezi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, sevdirme ve süsleme eylemlerinin doğrudan kalbe yapılmasının, imanın ontolojik merkezinin kalp olduğunu ve dışsal bir eylemden ziyade tamamen içselleştirilmiş bir hal olması gerektiğini kanıtladığını söyler.
Vekerrehe (وَكَرَّهَ)
İbn Fâris, k-r-h kökünün bir şeyden tiksinmek, hoşlanmamak, ona karşı içsel bir itici güç hissetmek ve bir şeyi zorla, isteksizce yapmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kerahat" kavramının, insanın fıtratına veya aklına aykırı bulduğu için doğası gereği uzak durduğu, çirkin gördüğü şeylere karşı geliştirdiği psikolojik bariyer olduğunu açıklar. Allah'ın inkarı ve isyanı "çirkin" göstermesi eylemini ifade eder.
İleykumu (إِلَيْكُمُ)
İbn Fâris, nefret ettirme eyleminin hedefini ve muhatabını belirleyen yönelme edatı olduğunu ifade eder.
El-Kufre (الْكُفْرَ)
İbn Fâris, k-f-r kökünün temel anlamının bir şeyi örtmek ve gizlemek olduğunu; çiftçinin tohumu toprağa örtmesine de bu kökten kelimelerle atıf yapıldığını belirtir. İslami ıstılahta ilahi nimetlerin üzerini örtmek ve nankörlük etmek anlamına evrildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, aklın ve fıtratın tasdik ettiği hakikatin üstünü inatla örtmek, inanmamak olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an bağlamında küfrün imanın tam zıddı olarak konumlandığını, bunun yalnızca entelektüel bir inkar değil, yaratıcıya karşı derin bir nankörlük, ahlaki bir düşüş ve ilahi otoriteye bilinçli bir başkaldırı (küfran) karakteri taşıdığını vurgular.
Velfusuka (وَالْفُسُوقَ)
İbn Fâris, f-s-k kökünün olgunlaşan taze hurmanın kabuğunu yırtarak dışarı çıkması anlamından türediğini, mecazen hak yoldan ayrılmak ve itaat sınırlarını yırtıp çıkmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fıskın dini, şer'i ve ahlaki sınırların tümüyle dışına taşmak, pervasızca günah işlemek olduğunu açıklar. Theodor Nöldeke, bu terimin Kur'an terminolojisinde toplumsal güveni ve İslami sözleşmeyi ihlal eden yıkıcı ahlaki davranış kalıplarını nitelediğini belirtir.
Velisyane (وَالْعِصْيَانَ)
İbn Fâris, a-s-y kökünün emre itaat etmemek, karşı gelmek, direnç göstermek anlamına geldiğini; baston veya sopa anlamına gelen "asa" kelimesiyle aynı kökten gelmesinin, isyan edenin tıpkı bir sopa gibi bükülmez, esneklik göstermez ve dikbaşlı bir katılık (sertlik) içinde bulunmasından kaynaklandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, itaatin tam karşıtı olarak buyruğa kasıtlı olarak başkaldırmak olduğunu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kerahat duyulması (iğrenilmesi) gereken bu üçlünün (küfür, fısk, isyan); insanın varoluşsal çöküşünün aşamaları olduğunu, düşünsel inkarın (küfür) ahlaki sınırları aşmaya (fısk), bunun da eylemsel taşkınlığa ve anarşiye (isyan) yol açtığını belirtir.
Ulaike (أُولَٰئِكَ)
İbn Fâris, kendilerinde sayılan bu olumlu vasıfların toplandığı kimseleri işaret eden, makamca yücelik ve saygınlık bildiren bir isim olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu işaret kelimesiyle kalplerine iman sevdirilen ve isyandan iğrenen grubun, diğer sıradan kalabalıklardan kesin çizgilerle ayrılarak mümtaz kılındığını ifade eder.
Humu (هُمُ)
İbn Fâris, yargıyı pekiştiren ve hükmü muhataplara tahsis eden bir fasıl zamiri olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "işte asıl onlardır" manası katarak, doğru yolu bulanların sadece bu vasıfları taşıyan kimseler olduğunu sınırlandırdığını açıklar.
Er-Raşidune (الرَّاشِدُونَ)
İbn Fâris, r-ş-d kökünün yoldan sapmak ve azmak anlamına gelen "ğayy" kelimesinin zıddı olduğunu; doğru yolu bulmak, istikamet üzere olmak ve akl-ı selimle hareket etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rüşd kavramının insanı mutlak doğru hedefe, selamete ve erdeme ulaştıran en sağlam yolu tutmak olduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin İslam düşüncesinde ulaşılan en yüksek zihinsel ve ahlaki olgunluk seviyesini temsil ettiğini; rüşd sahibi kimselerin dışarıdan gelen asılsız haberlerle ve fevri bedevi dürtüleriyle değil, kalplerine yerleşmiş sarsılmaz bir iman, edep ve itidalle hareket eden şuurlu bir toplum modeli oluşturduğunu belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla