Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hucurât Sûresi, 4. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hucurât Sûresi, 4. Ayet

    اِنَّ الَّذ۪ينَ يُنَادُونَكَ مِنْ وَرَٓاءِ الْحُجُرَاتِ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne-lleżîne yunâdûneke min verâ-i-lhucurâti ekśeruhum lâ ya’kilûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Odaların dışından sana seslenenlerin çoğu kuşkusuz düşünemiyorlar."

      "Sen yanlarına çıkıncaya kadar sabredip bekleselerdi elbette kendileri için daha iyi olacaktı. Yine de Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir."

      Odaların dışından sana seslenenlerin çoğu kuşkusuz düşünemiyorlar. Bu ilâhî beyan da yukarıda söylediğimiz gibi müşriklerin ve münafıkların niteliğidir. Bazıları şöyle dediler: Bir grup bedevî geldiler ve Muhammed aleyhisselâmı kastederek gidip şu adamla konuşalım dediler, eğer peygamberse, onun sayesinde biz insanların en mutlusu oluruz, şayet melekse biz de onun kanatları altında yaşarız. Böyle diyerek Hz. Peygamber'in evine geldiler ve odaların dışından seslendiler: Yâ Muhammed! İşte bu âyet, bu olay üzerine geldi. Bazıları da şöyle söyledi: Hz. Peygamber Temîmoğulları kabilesinin çocuklarını ve kadınlarını esir almıştı, kabilenin ileri gelenleri onları serbest bırakıp kendilerine vermesini istemek üzere geldiler ve odaların dışından ona seslendiler. Hz. Peygamber esirlerin bir kısmını âzat etti, bir kısmından da fidye aldı. Bu âyet de bu olay üzerine geldi.

      Onların çoğu kuşkusuz düşünemiyorlar. Sen yanlarına çıkıncaya kadar sabredip bekleselerdi elbette kendileri için daha iyi olacaktı. Çünkü böyle yapmaları, Resûlullah'a (s.a.) büyük değer verdiklerini, onun konumunu yücelttiklerini, lâyık olduğu kıymetini bildiklerini ve ona gereken saygıyı koruduklarını gösterirdi. Onların çoğu düşünemiyorlar cümlesi, farklı yorumlamalara müsaittir. Birincisi, az sayıdaki müminler biliyor olsa da onların çoğu Hz. Peygamber'in değerini ve konumunu bilmiyorlar mânasına gelebilir. İkincisi, onların çoğu akıllarını kullanarak Resûlullah'tan (s.a.) yararlanamıyorlar anlamına gelebilir. Üçüncüsü, onların çoğu onun Allah'ın elçisi olduğuna akıl erdiremiyorlar anlamına gelebilir, bundan maksat da kâfirlerin alt tabakası ve avam kesimidir. Onların azınlığı teşkil eden inatçı reisleri ise onun peygamber olduğunu biliyorlardı. Bu âyetle "Farkında olmadan amelleriniz boşa gider" meâlindeki âyet, kasıtlı olmadan ve bilmeden olsa bile Resûlullah'ı (s.a.) küçümseme anlamına gelecek sözler söylemenin, insanın amellerini boşa çıkarmasına ve hakkında küfür hükmünün verilmesine işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İnne (إِنَّ)

        İbn Fâris, bu harfin cümlede tekid (pekiştirme) işlevi gördüğünü, bildirilen haberin doğruluğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde teyit ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "inne" edatının cümlenin anlamını kesinleştirdiğini ve muhatabın dikkatini ardından gelecek olan önemli hükme veya duruma çekmek için bir uyarıcı vasfı taşıdığını ifade eder.

        Ellezine (الَّذِينَ)

        İbn Fâris, bu ism-i mevsulün kendisinden sonra gelen sıla cümlesiyle birleşerek belirli, hususi bir gruba işaret ettiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin genel bir hitaptan ziyade, hemen peşinden zikredilecek olan olumsuz eylemi (dışarıdan bağırma) gerçekleştiren özel bir topluluğu belirginleştirmek ve onları diğerlerinden ayırmak için kullanıldığını açıklar.

        Yunaduneke (يُنَادُونَكَ)

        İbn Fâris, n-d-y kökünün birini seslenerek çağırmak, nida etmek ve insanların toplandığı meclis (nadi) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nidanın birisine yüksek sesle ve uzaktan hitap etmek olduğunu, burada elçiye yönelik saygısızca ve makamına uygun olmayan bir sesleniş tarzının kastedildiğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin doğrudan bedevi kültüründeki kaba, teklifsiz ve kuralsız iletişim tarzını yansıtan bir eylem olarak seçildiğini, böyle bir üslubun elçinin şahsında temsil edilen medeni ve ilahi toplum yapısında yerinin olmadığını belirtir.

        Min (مِنْ)

        İbn Fâris, bu harfin başlangıç, ayrılma ve bir şeyin yönünü/kaynağını bildiren bir edat olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin mekansal olarak nereden kaynaklandığını göstermek için kullanıldığını, ayette seslenişin başlama noktasını ifade ettiğini açıklar.

        Verai (وَرَاءِ)

        İbn Fâris, v-r-e kökünün bir şeyin arkası, ötesi, arka tarafı veya gözden gizli kalan kısmı anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, mekansal olarak arka tarafı ve dışarıyı ifade ettiği gibi, mecazen doğrudan muhatap olunamayan, arada fiziksel bir engelin bulunduğu durumları da simgelediğini açıklar. Ayette, seslenen kişilerin fiziksel bir sınırın dışında bulunduklarına işaret ettiğini belirtir.

        El-Hucurati (الْحُجُرَاتِ)

        İbn Fâris, h-c-r kökünün menetmek, engellemek ve koruma altına almak anlamına geldiğini; etrafı çevrilerek dışarıdan ayrılan, başkalarının girmesi yasaklanan ve korunan hususi mekana hücre (hucur) dendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın özel alanını oluşturan, etrafı duvarlarla örülü odalar olduğunu, bu ayette Hz. Peygamber'in hanımlarına ait olan ve mahremiyet içeren özel yaşam alanlarını nitelediğini ifade eder. Arthur Jeffery, bu kelimenin köken itibariyle Güney Arabistan dillerindeki "taşla çevrili alan" (hagr) kelimeleriyle bağlantılı olabileceğine dikkat çeker ve Kur'an'da yerleşik hayatın, sınırların ve mahremiyetin bir simgesi olarak kullanıldığını savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin çoğul formda gelmesinin, Mescid-i Nebevi'nin etrafında yer alan birden fazla özel odayı temsil ettiğini ve bu alanların dokunulmazlığının, sükunetinin ihlal edilmemesi gerektiğinin altını çizdiğini belirtir.

        Ekseruhum (أَكْثَرُهُمْ)

        İbn Fâris, k-s-r kökünün sayıca veya miktar olarak çokluğu, fazlalığı ve yığın halini ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, çoğunluğu belirten bu kelimenin, sonundaki "hum" zamiriyle birleşerek o kaba eylemi sergileyen bedevi grubun geneline işaret ettiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, çoğunluğa yapılan bu atfın, kitle psikolojisinin etkisine ve cahiliye dönemi alışkanlıklarının o topluluk içindeki yaygınlığına işaret ettiğini, ancak bu sayısal çokluğun eylemi meşru kılmadığını vurgular.

        La (لَا)

        İbn Fâris, nefiy (olumsuzluk) edatı olduğunu ve hükmün yokluğunu bildirdiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kendisinden sonra gelen eylemin gerçekleşmediğini, o vasfın söz konusu kişilerde bulunmadığını kesin bir biçimde ortaya koyduğunu ifade eder.

        Ya'kilune (يَعْقِلُونَ)

        İbn Fâris, a-k-l kökünün asıl anlamının deveyi iple bağlamak (ikal), tutmak ve kaçmasını engellemek olduğunu; aklın da insanı yanlış işler yapmaktan, taşkınlıktan ve tehlikeden alıkoyan bir bağ veya fren işlevi gördüğü için bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, aklın bilgiyi idrak etme ve doğru davranış geliştirme gücü olduğunu, ayetteki "akletmeme" durumunun salt zeka eksikliği değil, doğruyu yanlıştan ayırt edememe ve edepsizlikten kendini alıkoyamama hali olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da aklın statik bir töz değil, insanı cehalet (hilm karşıtı olarak cehl) ve taşkınlıktan koruyan ahlaki ve pratik bir süreç olduğunu vurgular. Bedevilerin elçiye dışarıdan bağırmalarının tam bir "cehl" (akılsızlık ve kabalık) örneği olduğunu, aklın denetiminden yoksun dürtüsel bir eylem olduğunu belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), akletme eyleminin burada doğrudan sosyal adab ve edep çerçevesinde kullanıldığını, başkasının mahrem alanına ve liderin şahsına saygı göstermemenin entelektüel bir eksiklikten ziyade bir düşüncesizlik ve şuur yoksunluğu olarak nitelendirildiğini açıklar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X