فَسَبِّـحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِد۪ينَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hicr Sûresi, 98. Ayet
Daralt
X
-
"Ama sen Rabb'ini hamd ile tesbih et, secde edenlerden ol!"
Ama sen Rabb'ini hamd ile tesbih et. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Rabb'inin emri ile namaz kıl ve secde edenlerden ol. Yani namaz kılanlardan ol. Tesbih et. Bu kelime emirdir, bazı müfessirlerin söylediği gibi, eğer hamdetmek bir emir ise, Hz. Peygamber (s.a.) de Rabb'inin emri ile bunu yapınca ondan sonra Rabb'ini hamd ile meâlindeki ifade ile tesbih etme emrinden sonra emir sigasını zikretmenin bir anlamı yoktur. Bunun başka bir yoruma da ihtimali vardır. Tesbih et meâlindeki söz inkârcıların, hakkında söylediklerinden Allah'ı beri kıl, çünkü tesbih etmek sözlükte tenzih etmektir. Rabb'ini hamd ile. Yani Rabbine övgü ile hamdet. Yani Allahı överek bütün bunlardan onu tenzih et, beri kıl. Secde edenlerden ol. Yani boyun bükenlerden ol. Çünkü secde boyun bükmek, alçalmaktır. Yahut Allah'ın Hz. Peygamber'e (s.a.) kendi zatını tesbih etmesini emretmesi onu teselli etmek ve onlardan gelen sıkıntılara karşı kalbini rahatlatmaktır. Yani bunların yaptıkları yerine sen Rabb'ini tesbih et.
Yorumu Yorumla
-
Fe-sebbıh (فَسَبِّحْ)
Etimolojik kökeni "s-b-h" köküne dayanır. Başındaki "fe" (öyleyse/bunun üzerine/şu halde) takibiye harfi ile tef'il babında emir kipi olan "sebbıh" (tesbih et) fiilinin birleşiminden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "suyun veya havanın içinde hızla akıp gitmek, yüzmek, bir şeyi kendinden uzak tutmak ve tenzih etmek" olduğunu belirtir. Yıldızların yörüngelerinde akıp gitmesine de bu kökten hareketle "yüzme" (sibâha) denir. Ayette, mutlak Yaratıcı için kullanıldığında "sebbıh" (tesbih et) emri; Allah'ı, müşriklerin O'na atfettiği her türlü noksanlıktan, acziyetten, şirkten ve çirkin vasıftan hızla ve kesin bir dille "uzaklaştırmak, yüceltmek, tenzih etmek" anlamını taşır.
Râgıb el-İsfahânî, "tesbih" kavramını sıradan bir anma (zikir) eyleminden ayırarak tahlil eder. Ona göre tesbih, dilin dönmesinden ziyade aklın ve kalbin saflaşmasıdır. Müşrikler Allah'a eşler koşarak (ilahlar uydurarak) hakikati kirletiyorlardı. Hz. Peygamber'e verilen "tesbih et" emri, o kirletilmiş zihinsel ve teolojik alanı, Allah'ın mutlak aşkınlığını (münezzeh oluşunu) ilan ederek temizleme eylemidir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv (dilbilgisi) ve belagat kurgusunu incelerken, başındaki "fe" (öyleyse) harfinin bir önceki ayetle kurduğu o sarsılmaz sebep-sonuç (illet-ma'lûl) ilişkisine dikkat çeker. Bir önceki ayette "Onların söylediklerinden dolayı göğsünün daraldığını biliyoruz" denilmişti. Cümlenin "Fe..." (Öyleyse...) diye başlaması, bu daralmanın (dayk) ilahi reçetesinin (şifasının) doğrudan doğruya "tesbih" eylemi olduğunu gramatik bir köprüyle mühürler. Göğüs darlığının ilacı, varlığın Mutlak Sahibi'ni noksanlıklardan tenzih etmektir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik ve psikolojik semantiğinde "tesbih" eyleminin insan ruhundaki işlevini tahlil eder. Mekke müşriklerinin alayları ve yalanları peygamberin ruhunu dünyevi, kaba ve dar bir alana (göğüs darlığına) sıkıştırmaktaydı. "Tesbih", insanın bu kaba, yatay ve dünyevi sıkışmışlıktan, Tanrı'nın o sonsuz, kusursuz ve aşkın (transcendent) dikey boyutuna doğru kanatlanmasıdır. Tesbih, psikolojik bir kaçış değil, ontolojik bir sığınaktır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki psikolojik teselli ve direnç boyutuna odaklanır. Kur'an, müşriklerin o boğucu psikolojik terörüne karşı peygamberine eylemsel bir terapi (tesbih) önermektedir. "Onlar yalanlarıyla senin göğsünü daraltıyorsa, sen de Rabbini tesbih ederek o daralmayı inşiraha (genişliğe) çevir." Tesbih, müşrik cüretine karşı müminin kendi iç dünyasında kurduğu en muhkem (yıkılmaz) manevi kaledir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "öyleyse tesbih et, noksanlıklardan tenzih et, şanını yücelt" anlamlarına gelen tef'il babındaki emir fiilinin, ayetin bağlamında Hz. Peygamber'in (s.a.v.) müşriklerin iftiraları karşısında daralan ruhunu, Yüce Allah'ın kusursuzluğunu anarak ve O'nu yücelterek teskin etmesi gerektiğini kesin bir dille nitelediğini kaydeder.
Bi-hamdi (بِحَمْدِ)
Etimolojik kökeni "h-m-d" köküne dayanır. Başındaki "bi" (ile, birlikte, beraber) harf-i ceri (edatı) ve "hamd" (övgü/şükür) masdarının birleşiminden oluşur. "Rabbike" kelimesine izafe edildiği (tamlandığı) için mecrur (esre) ile harekelenmiştir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "birinin güzelliğini, iyiliğini ve üstünlüğünü dile getirmek, onu övmek, nankörlüğün (küfranın) zıddı olarak nimetin sahibine teşekkür etmek" olduğunu belirtir. Ayette "tesbih" (noksanlıklardan uzaklaştırma) eyleminin hemen yanına "bi-hamdi" (hamd ile beraber) kalıbının eklenmesi, ilahi zikrin sadece negatif bir "uzak tutma" (tenzih) değil, aynı zamanda pozitif bir "ispat ve övgü" (hamd) barındırması gerektiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "hamd" kavramını sıradan bir "medh" (övgü) veya "şükür" eyleminden ayırarak tahlil eder. Şükür sadece verilen bir nimete karşılık yapılır; medh ise cansız bir nesneye veya iradesiz bir güzelliğe (örneğin güzel bir inciye) yapılabilir. Hamd ise, iradesiyle, kudretiyle ve bilerek lütufta bulunan o Yüce Yaratıcı'ya hem nimetleri için hem de bizzat kendi Zât'ındaki kusursuzluğu için yapılan o en üstün, bilinçli ve saygı dolu övgüdür.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fenomenolojik ve estetik dokusuna iner. Ona göre "hamd", varlığın estetik idrakinin zirvesidir. Müşriklerin alayları çirkinliği ve bayağılığı temsil eder; peygamberin göğsü bu çirkinlikten daralır. "Bi-hamdi" (hamd ile), o çirkinliğe karşı varlığın Mutlak Güzel'ini (Cemîl olanı) överek ruhu yeniden estetik bir dengeye oturtmaktır. Tesbih (tenzih) evi süpürmekse, hamd o evi en güzel kokularla tezyin etmektir (süslemektir).
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kelami boyutunu inceler. "Bihamdi" (hamd ile) edatı, İslam teolojisinin o muazzam denge noktasını kurar. Müşrikler Allah'a iftira atarak O'nu "yeriyorlar" (hicvediyorlardı). Hz. Peygamber ise onlara karşı, Rabbini "överek" (hamd ederek) varoluşsal bir cevap vermektedir. Bu ibare, kâfirlerin küfrüne karşı müminin dilinden dökülen en sarsılmaz ontolojik itirazdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "övgü ile, şükrederek, senâ ederek" anlamlarına gelen bu edatlı masdarın, ayetin bağlamında tesbih eyleminin kuru kuruya bir tenzih olmadığını, bizzat Yüce Allah'ın sonsuz nimetlerini ve kusursuzluğunu minnetle anmayı, O'nu sevgi ve saygıyla övmeyi de bütünüyle kapsadığını kaydeder.
Rabbike (رَبِّكَ)
Etimolojik kökeni "r-b-b" köküne dayanır. "Rabb" ismi ile ikinci tekil şahıs muhatap "ke" (senin) zamirinin birleşiminden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi ıslah etmek, düzeltmek, gözetmek, bir nesneyi başlangıcından itibaren aşama aşama kemale (olgunluğa) erdirmek, malik ve efendi olmak" olduğunu belirtir. Ayette mutlak "Allah" lafzı yerine, doğrudan peygambere hitaben "Rabbike" (senin Rabbinin) izafetinin (tamlamasının) kullanılması; o daralma anında peygamberi yalnız bırakmayan, onu özenle yetiştiren, koruyan ve sahiplenen o özel ilahi şefkatin ve terbiyenin anlambilimsel tezahürüdür.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin kıssadaki psikolojik teselli bağlamına odaklanır. Müşrikler "Şu adama (Muhammed'e) bakın, tek başına kaldı" diyerek alay ediyorlardı. Yüce Allah "Senin Rabbin" tamlamasını kullanarak, peygamberine muazzam bir aidiyet duygusu aşılar. "Sen yalnız değilsin, göğsün daraldığında sığınacağın, seni sahiplenen ve terbiye eden mutlak bir Rabbin var" mesajı, bu "ke" (senin) zamiri üzerinden doğrudan elçinin kalbine indirilir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "senin Rabbinin, seni terbiye edenin, senin sahibinin" anlamlarına gelen bu isim tamlamasının, ayetin bağlamında övgünün ve tenzihin (tesbih ve hamdin) doğrudan doğruya Hz. Muhammed'i (s.a.v.) lütfuyla sarmalayan o eşsiz ve şefkatli Yaratıcı'ya yöneltilmesi gerektiğini kesin bir dille nitelediğini kaydeder.
Ve kün (وَكُنْ)
Etimolojik kökeni "k-v-n" köküne dayanır. Başındaki "ve" (atıf/bağlaç) harfi ile nakıs fiilin sülasi mücerred emir kipi olan "kün" (ol) eyleminin birleşiminden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir durumun meydana gelmesi, var olmak, bulunmak, yaratılmak ve bir niteliği kazanarak o hal üzere sabit kalmak" olduğunu belirtir. Ayette "ve kün" (ve ol) emri, sadece geçici veya anlık bir eylemi (örneğin bir kez secde etmeyi) değil; o eylemi (secdeyi) varoluşsal bir karaktere, kalıcı bir ontolojik kimliğe ve sarsılmaz bir duruşa dönüştürmeyi emreder.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv (dilbilgisi) ve belagat kurgusunu incelerken, nakıs fiilin emir kalıbı (kün) ile kendisinden sonra gelen ism-i fail çoğul yapısının (sâcidîn) oluşturduğu o gramatik bütünlüğe dikkat çeker. "Secde et" (üscüd) demek yerine "secde edenlerden ol" (kün mine's-sâcidîn) formülünün kullanılması, eylemin sürekliliğini, o yüce eylemi yapan topluluğa (veya meleklere) bütünüyle entegre olmayı ve bu aidiyeti mutlak bir yaşam biçimi haline getirmeyi ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "ve ol, o halde bulun, o kimseler arasına katıl" anlamlarına gelen bu nakıs emir fiilinin, ayetin bağlamında Hz. Peygamber'e (s.a.v.) emredilen o boyun eğişin ve ibadetin, geçici bir refleks değil, kalıcı ve istikrarlı bir varoluş hali olması gerektiğini kaydeder.
Mine (مِنَ)
Etimolojik olarak başlangıç, menşe, tür ve beyan (açıklama) bildiren bir harf-i cerdir (edattır). Sonraki kelimeye geçiş (ulama) kuralı gereği fetha (üstün) ile harekelenmiştir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv örgüsünde buradaki "min" (den/dan) edatının "teb'îz" (bir bütünün parçası olma) ve "beyânü'l-cins" (türünü ve aidiyetini açıklama) işlevi gördüğünü belirtir. "Kün mine..." (Şunlardan ol...) yapısı, peygamberin gerçekleştireceği secde eyleminin bireysel bir tecritten ziyade, kâinatta Yüce Allah'a boyun eğen o devasa muvahhidler, melekler ve peygamberler zümresinin (cinsinin) o mutlak ve asil "bütününe dâhil olmayı" gramatik olarak sabitler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "-den, -dan, ...olanlardan, o grubun içinden" anlamlarına gelen bu edatın, ayetin bağlamında Hz. Peygamber'in (s.a.v.) eylemsel aidiyetini ve manevi olarak dâhil olması gereken o mutlak itaatkâr (secde eden) kitleyi işaret etmek üzere bir köprü vazifesi gördüğünü belirtir.
Es-sâcidîn (السَّاجِدِينَ)
Etimolojik kökeni "s-c-d" köküne dayanır. Başında belirlilik takısı (el) bulunur. Cümlede "kün" nakıs fiilinin haberi (veya cer mecrur olarak mahallen mansub) konumunda olduğu için ism-i fail çoğul formunda nasb/cer alameti olan (ye ve nün) ile bitmiştir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "itaatle eğilmek, tevazu göstermek, baş eğmek, kibri bütünüyle terk edip alçalmak" olduğunu belirtir. Fiziksel olarak insanın en şerefli uzvu olan alnını, mutlak bir teslimiyetle en aşağıya (toprağa/yere) koyması eylemine "secde", bunu sürekli ve bilinçli bir kulluk bilinciyle yapanlara ise "sâcidîn" (secde edenler) denir.
Râgıb el-İsfahânî, "secde" kavramını ikiye ayırarak inceler: Birincisi, kâinattaki tüm varlıkların (güneşin, ağaçların, gölgelerin) ilahi yasalara zorunlu olarak boyun eğmesidir (fıtrî/ızdırari secde). İkincisi ise, irade sahibi olan insanın kendi aklı ve tercihiyle, Allah'ın azameti karşısında mutlak acziyetini idrak ederek saygıyla yere kapanmasıdır (iradi secde). Hz. Peygamber'e "secde edenlerden ol" denmesi, onun bu en üstün iradi kulluk makamında sebat etmesi emridir.
Arthur Jeffery, kelimenin filolojik arkaplanını incelerken, "s-c-d" kökünün Kur'an öncesi dönemdeki Aramice ve Süryanice'deki "sghed" (ibadet etmek, tapınmak, saygıyla eğilmek) köküyle olan akrabalığına işaret eder. Secde (sghida), tüm İbrahimi litürjinin (ibadet geleneğinin) en temel, en evrensel ve en köklü bedensel eylemidir. Kur'an, müşriklerin kibrine karşı peygamberine İbrahimi geleneğin bu en asil ve ontolojik boyun eğiş formunu (secde edenlerden olmayı) emreder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik semantiğinde "secde" kelimesinin, önceki ayetlerde geçen müşriklerin "kibri" (istihzası) ile olan muazzam karşıtlığını tahlil eder. Müşrikler peygamberle alay ederek (müstehziîn) haksız bir kibir ve sahte bir ontolojik yükseklik iddiasındaydılar. Allah ise peygamberine "secdeyi" (varlığın en alt noktasına, sıfır noktasına inmeyi) emretmektedir. İnsan yeryüzünde toprakta (secdede) ne kadar küçülürse, ilahi huzurda o kadar yücelir. Secde, kibrin mutlak ontolojik zıddıdır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi ve psikosomatik kurgusunu incelerken eylemlerin birbirini nasıl tamamladığına odaklanır. Peygamberin "göğsü daralmıştır" (yedîku). Nefes alamayan, daralan bir bedeni yeniden inşiraha (genişliğe) kavuşturan eylem, ayağa kalkıp diklenmek değil, bizzat bedeni "secdeye" bırakmaktır. Bedensel olarak toprağa kapanma (sâcidîn), ruhsal ve metafiziksel bir miraca, muazzam bir göğüs genişlemesine açılan tek manevi kapıdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "secde edenler, mutlak bir itaatle boyun eğenler, namaz kılanlar, alınlarını toprağa koyanlar" anlamlarına gelen ism-i fail çoğul kelimenin, ayetin bağlamında Hz. Peygamber'in (s.a.v.) müşriklerin verdiği hüznü ve daralmayı aşmak için Yüce Allah'a mutlak bir tevazu, ibadet ve teslimiyetle yönelen o şerefli müminler zümresine bütünüyle dâhil olmasını kesin bir dille nitelediğini kaydeder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla