وَلَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّكَ يَض۪يقُ صَدْرُكَ بِمَا يَقُولُونَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hicr Sûresi, 97. Ayet
Daralt
X
-
"Söyledikleri yüzünden camnın sıkıldığını muhakkak ki biliyoruz."
Yani söylemeye devam ettikleri ve geçmişte söylemiş oldukları adı geçen bölme, parçalama ve Hz. Peygamber ile alay etme gibi sözler ve Allah'ın elçisine yaptıkları türlü eziyetler yüzünden canının sıkıldığını muhakkak ki biliyoruz. Yani biz yapılanları biliyoruz, o bilgi bizim katımızda korunmuştur, bundan dolayı onları cezalandıracağız, sakın canın sıkılmasın. Bu ifade Hz. Peygamber'i (s.a.) eziyetlere karşı sabrettirme, ona teselli verme ve onlara karşılık vermemek için söylenmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazan yaptığı daveti kabul etmedikleri için, bazan da sözle eziyet ettikleri için, Hz. Peygamber in (s.a.) canı sıkılıyordu. İkincisi: Yani onlardan gelen eziyeti ve Hz. Peygamber'in (s.a.) buna canının sıkıldığını bilerek demektir. Fakat onları biz yarattık, seni ve onları bununla sınamak için onlara bu imkânı bilerek biz verdik.
Yorumu Yorumla
-
Ve lekad (وَلَقَدْ)
Etimolojik olarak atıf ve yemin başlangıcı bildiren "ve" harfi, tekit (pekiştirme) bildiren "lam" harfi ile mazi veya muzari fiillerinin başına gelerek kesinlik ve tahkik (gerçekleşmişlik) bildiren "kad" edatının birleşiminden oluşur.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv (dilbilgisi) ve belagat kurgusunu incelerken, bu üçlü yapının (ve-le-kad) Arapçada şüpheyi bütünüyle ortadan kaldıran en sarsılmaz kesinlik ve yemin formlarından biri olduğuna dikkat çeker. Yüce Allah'ın, Hz. Peygamber'in iç dünyasındaki o tarifsiz hüznü bildiğini ifade etmeden önce cümleye "Andolsun ki, şeksiz şüphesiz..." (Ve lekad) ibaresiyle başlaması, peygamberin kalbine indirilen o muazzam ilahi tesellinin ve sahiplenmenin gramatik olarak mühürlenmesidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "andolsun ki, şüphesiz ki, gerçek şu ki" anlamlarına gelen ve anlamı üçlü bir yapıyla pekiştiren bu edat kombinasyonunun, ayetin bağlamında Yüce Allah'ın elçisinin çektiği psikolojik ızdıraba (göğüs daralmasına) mutlak manada vakıf olduğunu kesin bir dille vurguladığını belirtir.
Na'lemu (نَعْلَمُ)
Etimolojik kökeni "a-l-m" köküne dayanır. Muzari (şimdiki/geniş zaman), birinci çoğul şahıs (etken) fiilidir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin hakikatini idrak etmek, cehaletin zıddı, bir şeyi her yönüyle bilmek ve şüpheyi ortadan kaldıran kesin nişane" olduğunu belirtir. Ayette "biliyoruz" (na'lemu) fiilinin birinci çoğul şahıs (Biz) formuyla gelmesi, ilahi ilmin o kuşatıcı, ihtişamlı ve peygamberi sarmalayan azametini (yüceliğini) ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "ilm" kavramını incelerken, Allah'ın ilminin zahiri (görüneni) olduğu kadar batını (gizli olanı, kalplerden geçeni) da aynı şeffaflıkla kavradığını açıklar. Hz. Peygamber dışarıya karşı o dik ve sarsılmaz tebliğ duruşunu korusa da, müşriklerin iftiraları karşısında iç dünyasında (göğsünde) hissettiği o sessiz acı, dışarıdan kimse görmese bile bizzat Allah tarafından "bilinmekte" (na'lemu) ve ilahi bir kayıtla şefkatle müşahede edilmektedir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik semantiğinde Allah'ın mutlak ilmi (âlimiyyeti) ile insanın psikolojik durumu arasındaki bağı tahlil eder. İnsanın en büyük trajedisi acısının "anlaşılmaması" veya "bilinmemesidir". Yüce Allah "Biz biliyoruz" diyerek, peygamberin yalnızlık hissini ontolojik bir düzeyde ortadan kaldırır. Varlığın mutlak sahibi senin acını (göğüs darlığını) "biliyorsa", o acı anlamsız bir boşlukta kaybolmuyor, doğrudan ilahi merhametin merkezine ulaşıyor demektir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki psikolojik teselli boyutuna odaklanır. Müşrikler peygamberle alay ettikçe, peygamber "Acaba tebliğde eksik mi kalıyorum, Rabbim beni terk mi etti?" şeklinde insani bir keder yaşıyordu. "Biz elbette biliyoruz" (Ve lekad na'lemu) fiili, o ağır psikolojik baskı altında ezilen peygambere verilen en güçlü ruhsal destektir. Allah adeta "Senin çektiğin ızdırabın farkındayız, bu daralma senin zaafından değil, onların ahlaksızlığındandır" diyerek peygamberin ruhunu aklamaktadır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "biz biliyoruz, hakkıyla haberdarız, idrak ediyoruz" anlamlarına gelen muzari fiilin, ayetin bağlamında Yüce Allah'ın Hz. Muhammed'in (s.a.v.) müşriklerin sözlerinden dolayı duyduğu o derin hüznü ve iç sıkıntısını anı anına takip ettiğini kesin bir dille nitelediğini kaydeder.
Enneke (أَنَّكَ)
Etimolojik olarak isim cümlelerinin başına gelerek anlamı pekiştiren, "tahkik" (kesinlik) bildiren "enne" (muhakkak ki, ...olduğunu) edatı ile ikinci tekil şahıs muhatap "ke" (senin / seni) zamirinin birleşiminden oluşur. Cümlede "na'lemu" (biliyoruz) fiilinin mef'ulünü (nesnesini) başlatır.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv ve belagat kurgusunu incelerken, fiilden (na'lemu) sonra gelen cümleyi mastar (isim) formuna dönüştüren "enne" edatının işlevine dikkat çeker. "Senin göğsünün daraldığını biliyoruz" şeklindeki bu yapı (enneke), peygamberin hissettiği o acının (daralmanın) bir zandan, vehimden veya geçici bir duygudan ibaret olmadığını; bizzat sabit, gerçek ve Yüce Allah katında kesinleşmiş (tahkik edilmiş) ontolojik bir durum olduğunu gramatik olarak teyit eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "şüphesiz senin, muhakkak ki senin ...olduğunu" anlamlarına gelen bu edatlı zamirin, ayetin bağlamında ilahi ilmin konusunu doğrudan doğruya Hz. Peygamber'in şahsına (ke) ve onun iç dünyasına odakladığını belirtir.
Yedîku (يَضِيقُ)
Etimolojik kökeni "d-y-k" köküne dayanır. Muzari (şimdiki/geniş zaman), üçüncü tekil şahıs fiilidir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "genişliğin ve ferahlığın (sa'a/fusha) mutlak zıddı, bir yerin daralması, sıkışması, kapasitesinin yetmemesi ve iç sıkıntısı" olduğunu belirtir. Ayette "yedîku" (daralıyor / sıkışıyor) fiili, fiziksel bir nefes darlığından ziyade; muhatap olunan çirkinlikler, yalanlar ve iftiralar karşısında ruhun, kalbin ve tahammül gücünün o ağır yük altında "sıkışıp kalmasını" ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "dîk" ve "dayk" (daralma) kavramlarını incelerken, insanın manevi yapısındaki daralmayı tahlil eder. İnsanın fıtratı hakkı duymakla genişler (inşirah bulur), batılı ve iftirayı duymakla ise daralır (yedîku). Hz. Peygamber'in göğsünün daralması; onun kibrinden, tahammülsüzlüğünden veya isyanından değil, o muazzam nebevi saflığının (fıtratının), müşriklerin ürettiği o yoğun ahlaksızlık (yalan) karşısında gösterdiği o şiddetli, fıtri ve estetik "tepki" (daralma) refleksidir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir gücünü incelerken, "göğsün daralması" (dayku's-sadr) metaforunun psikolojik gerçekliğine odaklanır. Kur'an, hüznü veya kederi soyut kelimelerle anlatmaz; onu bedenselleştirir. İnsan çok büyük bir haksızlığa uğradığında veya iftira duyduğunda kelimenin tam anlamıyla fiziksel olarak göğsünde (ciğerlerinde) bir sıkışma (spazm) hisseder, nefes alamaz. "Yedîku", peygamberin ruhundaki o derin hüznün fiziksel bir boğulma hissine dönüşmesinin o muazzam edebi ve tıbbi (psikosomatik) tasviridir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fenomenolojik ve estetik dokusuna iner. Ona göre "yedîku", varlığın o ezici kesafeti (katılığı) altında ruhun köşeye sıkışmasıdır. Şirk, iftira ve alay; atmosferi zehirleyen, varoluşsal oksijeni tüketen bir yalandır. Bu yalanın içinde yaşamak zorunda kalan o temiz peygamberi ruh, kelimenin tam anlamıyla estetik bir "nefessizlik" (daralma) çeker. Daralma, kaba olanın (müşrikin) narin olanı (peygamberi) ontolojik olarak boğma girişimidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "daralıyor, sıkışıyor, bunalıyor, içi daralıyor" anlamlarına gelen muzari fiilin, ayetin bağlamında Hz. Peygamber'in (s.a.v.) müşriklerin o çirkin iftira ve alayları karşısında duyduğu o ağır psikolojik baskıyı, tahammül zorluğunu ve iç sıkıntısını kesin bir dille nitelediğini kaydeder.
Sadruke (صَدْرُكَ)
Etimolojik kökeni "s-d-r" köküne dayanır. "Sadr" (göğüs) ismine ikinci tekil şahıs muhatap "ke" (senin) zamirinin eklenmesiyle oluşmuştur. Cümlede "yedîku" fiilinin faili (öznesi) konumunda olduğu için merfu (ötre) ile harekelenmiştir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin en ön tarafı, başköşesi, insanın veya hayvanın bedensel olarak ön/üst kısmı (göğüs kafesi) ve geri dönmenin (vürûd'un) zıddı" olduğunu belirtir. Kur'an terminolojisinde "sadr", sadece etten ve kemikten oluşan göğüs kafesi değil; kalbi (kalb/fuad) barındıran, sırların saklandığı, duygu durumlarının (genişleme ve daralmanın) hissedildiği o temel manevi / psikolojik mekândır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik semantiğinde ve psikolojisinde "sadr" kavramının işlevini tahlil eder. İnsanın dış dünya ile olan teolojik teması bu "sadr" (göğüs) alanında gerçekleşir. İman veya küfür, ilk olarak bu mekânda (göğüste) genişlemeye veya daralmaya yol açar. Hz. Peygamber'in "sadruke" (senin göğsün) denilerek zikredilmesi, ilahi vahyi taşıyan o mukaddes sandığın (göğsün), dışarıdan gelen o kirli polemik (alay) dalgaları karşısında nasıl sarsıldığını gösteren anatomik bir Kur'an felsefesidir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kelami (teolojik) boyutunu inceler. Kur'an'da peygamberin "göğsü" (sadr), inşirahın (ferahlamanın) ve ilahi vahyin mekanıdır. (Bkz. İnşirah Suresi: "Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?"). Müşriklerin eylemleri ise o genişletilmiş göğsü "daraltmayı" hedeflemektedir. Dolayısıyla "sadruke" (senin göğsün), ilahi inşirah (genişleme) ile beşeri iftiranın (daraltmanın) üzerinde çarpıştığı o devasa ontolojik ve psikolojik harp meydanıdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "senin göğsün, senin bağrın, senin iç dünyan" anlamlarına gelen bu isim tamlamasının, ayetin bağlamında Hz. Peygamber'in (s.a.v.) üzüntüyü, sevinci ve ilahi vahyi kalbinde hissettiği o manevi merkezi (ruhaniyetini) kesin bir dille nitelediğini kaydeder.
Bimâ (بِمَا)
Etimolojik olarak vasıta, bitişiklik ve sebep bildiren "bi" (ile, dolayı, sebebiyle) harf-i ceri ile ism-i mevsul (ilgi zamiri) veya masdariyye edatı olan "mâ" (şey, o şey ki) edatının birleşiminden oluşur.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv örgüsünü incelerken, buradaki "bi" harfinin bütünüyle "sebebiyye" (nedensellik) işlevi gördüğünü belirtir. Peygamberin göğsündeki daralmanın (yedîku) durduk yere oluşan bir ruh hali (depresyon) veya ilahi tebliğ yükünden (vahiyden) kaynaklanan bir bıkkınlık olmadığını; bu daralmanın tek ve yegâne "sebebinin" bizzat "bimâ" (onların yaptıkları o şeyler yüzünden) olduğunu gramatik bir kesinlikle ortaya koyar. Hastalığın teşhisi bu "bi" edatıyla netleştirilmiştir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "...olan şeyden dolayı, ...nedeniyle, o şey sebebiyle" anlamlarına gelen bu edat kombinasyonunun, ayetin bağlamında peygamberi hüznün ve iç sıkıntısının kaynağını (müşriklerin sözlerini) işaret etmek üzere bir sebep-sonuç köprüsü kurduğunu belirtir.
Yekûlûn (يَقُولُونَ)
Etimolojik kökeni "k-v-l" köküne dayanır. Muzari (şimdiki/geniş zaman), üçüncü çoğul şahıs (etken) fiilidir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "dile getirmek, konuşmak, bir meramı veya iradeyi sözlü olarak açıkça ifade etmek ve asılsız da olsa bir iddiada bulunmak" olduğunu belirtir. Ayette "yekûlûn" (söylüyorlar) fiilinin muzari (şimdiki zaman) formunda gelmesi, müşriklerin peygambere yönelik o alaycı, küçümseyici ve iftira dolu sözlerinin tek seferlik bir hadise olmadığını, sürekli, sistematik ve bitmek bilmeyen bir kara propaganda fırtınası olarak devam ettiğini gösterir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" (söz) kavramını sıradan bir sesten ayırarak tahlil eder. Kur'an'da müşriklerin "söyledikleri" (yekûlûn), basit felsefi itirazlar değildir; bunlar doğrudan muhatabın (peygamberin) onurunu, aklını ve kimliğini hedef alan "sözlü şiddet" (şair, sihirbaz, mecnun, kâhin suçlamaları) eylemleridir. Peygamberi daraltan şey de bu sözlerin kelimeleri değil, o sözlerin taşıdığı kasten üretilmiş, zehirli ve haksız "iftira" yüküdür.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin kıssadaki sosyolojik ve tarihi arkaplanına odaklanır. "Onların söylemekte oldukları şeyler" (mâ yekûlûn), Mekke toplumunun o organize baskı mekanizmasını ifşa eder. Müşrikler Daru'n-Nedve'de toplanıp peygamber aleyhine hangi "kavli" (sözü) üreteceklerine ortaklaşa karar veriyor, sonra da bunu yollara dağılıp (muktesimîn) hacılara "söylüyorlardı". Bu fiil, bireysel bir dedikoduyu değil, İslam'ı boğmak için kurulan o devasa kurumsal yalan ve dezenformasyon medyasını ifade eder.
Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerindeki polemik (tartışma) dilini incelerken, bu kelimenin edebi işlevine dikkat çeker. Kur'an, vahyi sadece gökten inen monolojik bir metin olarak değil; müşriklerin itirazlarına, alaylarına (yekûlûn) ve iftiralarına anında cevap veren, peygamberin hüznünü o "polemik" zemininde sağaltan (iyileştiren) diyalojik ve canlı bir tartışma alanı olarak kurar. "Söylediklerini biliyoruz" vurgusu, o polemiği varoluşsal bir koruma altına alır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "söylüyorlar, iddia ediyorlar, konuşuyorlar, iftira atıyorlar" anlamlarına gelen muzari fiilin, ayetin bağlamında Mekke müşriklerinin Hz. Peygamber'in (s.a.v.) tebliğini itibarsızlaştırmak gayesiyle ürettikleri o asılsız, alaycı, kalbi daraltan yakıştırmaları ve bitmek bilmeyen düşmanca söylemlerini kesin bir dille nitelediğini kaydeder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla