اَلَّذ۪ينَ يَجْعَلُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَۚ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hicr Sûresi, 96. Ayet
Daralt
X
-
"Allah'ın yanında başka bir tanrı daha edinenler ileride anlayacaklar!"
Allah'ın yanında başka bir tanrı daha edinen. "Yecalûne" (يَجْعَلُونَ) fiili yapmak, yaratmak mânasında değildir, çünkü onlar eğer yapacak olsalardı mevcut olurdu. Çünkü yapılan her şey vardır. Fakat yecalûne" (يَجْعَلُونَ) sözü, ya isim vermek ya da ibadet etmek şeklinde Allah ile beraber başka bir ilâhın olduğunu sanırlar demektir. "Ellezîne ce alu'l-Kurane din (الَّذِينَ جَعَلُوا الْقُرْآنَ عِضِينَ) ayeti de böyledir. Onlar Kur'an'ı parça parça yapma gücüne sahip değillerdir, fakat böyle olacağını sandılar. Çünkü yüce Allah "Biz Kuran'ın koruyucusuyuz" meâlindeki âyette belirtildiği gibi onu korumayı üstlenmiştir. Yine şöyle buyurmuştur: "Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. O, hikmet sahibi, övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir". Yüce Allah Kuran'ı koruyacağını, ne önünden ne de arkasından Kur ana asılsız bir ilâvenin gelmeyeceğini bildirmiştir. Eğer onlar Kuran'ı parça parça yapma gücüne sahip olsalardı, onun önünden bâtılın gelmiş olması gerekirdi. Bu durum onların söyledikleri sözün mecaz olduğuna işaret etmektedir. Yine yüce Allah'ın İbrahim'den (a.s.) hikâye olmak üzere "İbrahim gizlice tanrılarının yanına vardı; "Niçin bir şeyler yemiyorsunuz?" dedi" "Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor?" Müşriklerin kullandıkları bütün "ceale" (جعل) kelimeleri âyetlerde kendi inançlarına göre mecazdır; ya isimlendirme yoluyla yahut da Allah'tan başka ilâh diye taptıkları varlıklara ibadet etmeleri itibariyle böyledir. Bunun zâhiri, Cenâb-ı Hakk'ın bahsettiği bu alaycılara karşı Allah Hz. Peygamber'e (s.a.) (koruyucu olarak) yeter O'nunla alay edenlerin hepsi kâfirlerdir. Fakat müfessirlerin belirttikleri bu kimselerin, Mekke'nin gözetleme yerlerinde olmaları muhtemeldir. Allah'ın bunu onlara nispet etmesinin sebebi, onların başkalarına Allah dışında varlıkları ilâh edinmeyi emretmeleri ve bunların da onu yapmış olmalardır. Sanki bunu onlar yapmışlar ve bu sözü onlar söylemişlerdir. O alaycılara karşı biz senin yanındayız. Yani adı geçen Hz. Peygambere (s.a.) yapmadığını koymayan alaycılar. Dolayısıyla "ellezîne yec alûne (الَّذِينَ يَجْعَلُونَ) sözü kane" (كان) kelimesini gizli olarak kapsar: Böylece Allah ile birlikte başka ilâhlar kabul etmiş olanlar anlamına gelir. Eğer bundan sonrakilerle ilgili ise "yec alûne" (يَجْعَلُونَ) fiili Gelecekte onunla beraber başka ilâh edinenler" şeklinde mânası zâhirine göredir.
Yakında bilecekler. Bu beyan bir tehdittir. Yani yakında kendilerine azap inince yapmış oldukları o bölme, parçalama ve Resûlullahı (s.a.) ve ashabını alaya almanın ne demek olduğunu bileceklerdir.
Yorumu Yorumla
-
Ellezîne (الَّذِينَ)
Etimolojik olarak Arapçada "o kimseler ki, onlar ki" anlamlarına gelen, eril (müzekker) ve çoğul formda kullanılan bir ism-i mevsuldür (bağlaç/ilgi zamiridir).
Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv (dilbilgisi) ve belagat kurgusunu incelerken, bu ism-i mevsulün gramatik olarak doğrudan bir önceki ayette (95. ayet) geçen "el-müstehziîn" (alay edenler) kelimesine bağlandığını belirtir. Bu yapı, Kur'an'la ve peygamberle alay eden o kibirli zümrenin asıl ontolojik cürümlerinin ne olduğunu açıklamak üzere cümlenin akışını kopmaz bir zincirle şirkin (ortak koşmanın) o karanlık merkezine bağlar. Alaycılar, bizzat şirk koşanların ta kendileridir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "onlar ki, o kimseler ki" anlamlarına gelen bu ism-i mevsulün, ayetin bağlamında peygamberi alaya alan Mekke müşriklerinin o en büyük teolojik sapmalarını (şirklerini) detaylandırmak üzere onları kesin bir dille işaret edip tanıttığını kaydeder.
Yec'alûne (يَجْعَلُونَ)
Etimolojik kökeni "c-a-l" köküne dayanır. Muzari (şimdiki/geniş zaman), üçüncü çoğul şahıs (etken) fiilidir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek, yeni bir durum ihdas etmek, kılmak, uydurmak ve bir şeyi aslı olmayan başka bir şey olarak saymak/kabul etmek" olduğunu belirtir. Ayette "yec'alûne" (kılıyorlar / sayıyorlar) fiili, müşriklerin sahte tanrıları yoktan var ettikleri (halk) anlamına gelmez; onların taştan, ağaçtan veya meleklerden oluşan varlıkları kendi heva ve hevesleriyle zihinsel olarak "ilah" statüsüne "dönüştürdüklerini" (uydurduklarını) ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "ce'l" kavramını sıradan bir var etme eyleminden ayırarak tahlil eder. Ona göre bu kelime, mevcut olan bir nesneye, kibrin ve cehaletin yönlendirmesiyle yepyeni ve yalan bir vasıf yüklemektir. Müşriklerin "yec'alûne" eylemiyle yaptıkları şey; evrenin mutlak yaratıcısının yanına kendi siyasi, ekonomik ve kabilevi çıkarları uğruna yeni otoriteler icat etme, hakikati kendi elleriyle tahrif etme operasyonudur. Şirk, pasif bir inanış değil, bizzat uydurulan (ce'l edilen) aktif bir yalandır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki sosyo-teolojik şiddetine odaklanır. Kur'an, şirki (ortak koşmayı) insanın fıtratına dışarıdan zorla giydirilmiş, sonradan "uydurulmuş/yapılmış" (yec'alûne) bir anormallik olarak sunar. İnsan kendi acizliğini örtmek için nesnelere kutsallık atfeder (ilah kılar). Bu fiil, onların hakikate karşı takındıkları eylemsel ve örgütlü kibri gösterir; onlar tanrı bulmamışlar, tanrı "yapmışlardır".
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "kılıyorlar, yapıyorlar, sayıyorlar, dönüştürüyorlar" anlamlarına gelen muzari fiilin, ayetin bağlamında Mekke müşriklerinin Yüce Allah'ın mutlak ve eşsiz otoritesine karşı, asılsız putları ve sahte güçleri ilah makamına oturtma (şirk koşma) eylemini kesin bir dille nitelediğini kaydeder.
Me'allâhi (مَعَ اللَّهِ)
Etimolojik olarak beraberlik, ortaklık ve yan yanalık bildiren "me'a" (ile, beraber, yanında) zarfı ile mutlak Yaratıcı'nın özel ismi olan "Allah" lafzının birleşiminden oluşur. Cümlede mef'ul-ü fih (zaman/mekan veya durum zarfı) konumundadır.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv örgüsünü incelerken, buradaki "me'a" (beraber/yanında) zarfının "müşareket" (ortaklık/şirk) bildirdiğine dikkat çeker. Bu kelime, müşriklerin inanç sistemindeki o sapkın denklemi gramatik olarak ifşa eder. Onlar Allah'ı bütünüyle reddetmiyorlardı; tam aksine O'nu kabul ediyor, ancak O'nun o mutlak ve eşsiz "yanına" (me'a) başka varlıkları da ekleyerek O'nun sonsuz otoritesini paylaştırıyorlardı.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde "me'a" (beraber) kelimesinin şirk kavramıyla olan o muazzam ontolojik bağını tahlil eder. Kur'an terminolojisinde şirk, ateizm (Tanrı'yı inkar) değildir. Mekke müşrikleri gökleri ve yeri Allah'ın yarattığına inanıyorlardı. Onların teolojik suçu, Tanrı'nın mülküne ve yönetimine "O'nunla beraber" (me'allâhi) müdahale edebilecek alt-tanrılar, şefaatçiler ve putlar yerleştirmeleriydi. "Allah ile beraber" formülü, İslâm tevhidinin bütünüyle yıkmaya geldiği o meşhur pagan koalisyonunun Kur'ani özetidir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kelami boyutunu inceler. Tevhid, Allah'ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde tek (ehad) olmasıdır. O'nun "yanında/beraberinde" hiçbir güç barınamaz. Müşrik aklı ise, kralın yanındaki vezirler gibi, Tanrı'nın "yanında" (me'allâhi) başka otoriteler kurgulayarak şirki meşrulaştırmaya çalışır. Bu zarf, Yüce Yaratıcı'nın o sarsılmaz tenzihine (aşkınlığına) sürülmek istenen beşeri ve kirli bir lekeyi ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "Allah ile beraber, Allah'ın yanında, O'na denk tutarak" anlamlarına gelen bu zarflı yapının, ayetin bağlamında inkarcıların Allah'ın varlığını inkar etmekten ziyade, O'nun uluhiyetine (ilahlığına) ve otoritesine ortaklar koşma şeklindeki o büyük sapkınlıklarını kesin bir dille nitelediğini kaydeder.
İlâhen (إِلَهًا)
Etimolojik kökeni "e-l-h" köküne dayanır. Kendisine ibadet edilen, tapılan, sığınılan mutlak varlık anlamına gelir. Cümlede "yec'alûne" fiilinin mef'ulü (nesnesi) olduğu için nasb (üstün) ile harekelenmiştir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "kulluk etmek, ibadetle yönelmek, şiddetli bir sevgi ve saygıyla bağlanmak, şaşkınlık içinde kalmak ve sığınmak" olduğunu belirtir. İnsan, fıtratı gereği kendisini güvende hissetmek için mutlak bir güce (ilaha) sığınma ihtiyacı hisseder. Müşrikler, bu fıtri sığınma ihtiyacını mutlak Yaratıcı yerine, taştan ve tahtadan yonttukları "ilah"lara yönlendirerek varoluşsal bir sapma yaşamışlardır.
Râgıb el-İsfahânî, "ilah" kavramını incelerken, bu kelimenin sadece hakiki Yaratıcı (Allah) için değil, insanların kendi zanlarıyla tapınmaya değer gördükleri her türlü sahte mabut (put, yıldız, lider, heva) için de kullanılabildiğini açıklar. Ayette bu kelimenin nekra (belirsiz/genel) formda "ilâhen" olarak gelmesi, müşriklerin tapındığı şeyin sadece belirli bir put (Lât, Uzzâ) olmadığını; onların çıkarlarına uyan herhangi bir nesneyi, ideolojiyi veya gücü "ilah" edinebilecek kadar omurgasız bir inanç sistemine sahip olduklarını gösterir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fenomenolojik ve estetik dokusuna iner. Ona göre "ilah", insanın korkularını dindirdiği, umudunu bağladığı ve varoluşunu anlamlandırdığı nihai merkehtir. Tevhid, bu merkezin "Bir" (Ahad) olmasının estetiğidir. Müşriklerin Allah'la beraber başka bir "ilah" uydurmaları, varlığın o kusursuz tekilliğini (bütünlüğünü) parçalayan, insanın ruhunu çoğul ve sahte merkezler arasında bölen (şizofrenik) ahlaki ve estetik bir çöküştür.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "kendisine tapılan, ibadet edilen, mabut, sığınılan güç" anlamlarına gelen ismin, ayetin bağlamında Mekkelilerin Yüce Allah'ın mutlak iradesine ve uluhiyetine ortak koştukları, O'nun yanına iliştirdikleri o asılsız ve sahte tanrıları kesin bir dille nitelediğini kaydeder.
Âhara (آخَرَ)
Etimolojik kökeni "e-h-r" köküne dayanır. "Diğer, başka, öteki" anlamlarına gelen ve "ilâhen" kelimesinin sıfatı olan ism-i tafdil / sıfat-ı müşebbehe kalıbında bir kelimedir. Gayr-ı munsarıf olduğu için esre almamış, nasb konumunda üstün ile harekelenmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin ilkinin zıddı, sonu, diğeri, ötekisi ve geride kalanı" olduğunu belirtir. Ayette "başka/diğer" (âhara) sıfatı, tevhidi (birlemeyi) bozan o karanlık yönelimi ifade eder. İlah tektir, mutlak merkezdir; o merkezin yanına iliştirilen her "âhar" (öteki/başka), o mutlak bütünlüğü zedeleyen bir ihlaldir.
Râgıb el-İsfahânî, "âhar" kavramını, vahdetin (birliğin) karşısında bölünen eylemin nesnesi olarak tahlil eder. Müşrik akıl, tek ve görünmez bir İlah'a kulluk etmekteki o soyut ağırlığı taşıyamaz; bu yüzden sürekli "başka" (âhara), gözle görünür, dokunulabilir ve kendi çıkarlarına hizmet eden dünyevi tanrılar (putlar) üretir. Bu "başkalık", hakikatten bir sapmadır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin kıssadaki teolojik eleştirisine odaklanır. Allah, evrenin işleyişinde hiçbir yardıma veya "başka" bir ilahın desteğine muhtaç değildir. "Allah ile beraber başka (âhara) bir ilah kılanlar" vurgusu, müşriklerin evrenin kusursuz nizamını okuyamamalarından, birden fazla tanrının evrende kaosa sebep olacağı (fesâd) gerçeğini göremeyecek kadar akli bir körlük içinde olmalarından kaynaklanır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "diğer, başka, bir öteki" anlamlarına gelen sıfatın, ayetin bağlamında Allah'ın mutlak ve eşsiz birliğine (tevhide) karşı, müşriklerin inatla aradıkları ve kurguladıkları o sahte, ikinci veya alternatif tanrı (put) arayışlarını kesin bir dille nitelediğini kaydeder.
Fe-sevfe (فَسَوْفَ)
Etimolojik olarak cümlenin akışını bağlayan ve sebep-sonuç ilişkisi kuran "fe" (bunun üzerine, öyleyse, şu halde) harfi ile uzak gelecek zaman ve tehdit (vaîd) bildiren "sevfe" (ileride, muhakkak, yakında) edatının birleşiminden oluşur.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv ve belagat kurgusunu incelerken, bu yapının taşıdığı o sarsılmaz gramatik tehdide (vaîd) dikkat çeker. Müşriklerin şirk koşma eylemlerinden hemen sonra gelen "Fe" takibiye edatı, cürüm ile ceza arasındaki o kaçınılmaz hukuki bağı kurar. "Sevfe" edatı ise, sıradan bir gelecek zaman harfi olan "se" (س) den daha geniş bir zamansal tehdidi barındırır. Bu; azabın sadece yarın değil, ölüm anında, kabirde ve nihai olarak mutlak bir kesinlikle ahirette (kıyamette) onların yakasına yapışacağını, verilen dünyevi mühletin onları kurtaramayacağını mühürler.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki eskatolojik (ahiret merkezli) psikolojik şiddetine odaklanır. Müşrikler peygamberle alay ediyor ve dünyevi zenginliklerine güvenerek "Hani nerede o vadettiğin azap?" diyerek meydan okuyorlardı. Yüce Allah, "Fe-sevfe" (İleride mutlaka...) diyerek, onların bu kibirli aceleciliğine, ilahi adaletin o soğukkanlı, şaşmaz ve vakti geldiğinde asla geri çevrilemeyecek olan o mutlak mühletiyle (ve tehdidiyle) cevap vermiştir. Azap ertelenmiş olabilir ama asla iptal edilmemiştir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "ileride, yakında muhakkak, pek yakında" anlamlarına gelen bu edatın, ayetin bağlamında Allah'a ortak koşanların, bu büyük iftiralarının feci sonucunu er ya da geç, ama mutlak surette göreceklerine dair o kesin ilahi tehdidi başlattığını kaydeder.
Ya'lemûn (يَعْلَمُونَ)
Etimolojik kökeni "a-l-m" köküne dayanır. Muzari (şimdiki/gelecek zaman) formunda, üçüncü çoğul şahıs (etken) fiilidir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin hakikatini idrak etmek, cehaletin zıddı, bir şeyi her yönüyle bilmek, damga vurmak ve bir şeye delalet eden kesin nişane" olduğunu belirtir. Ayette "bilecekler/öğrenecekler" (ya'lemûn) eylemi, sıradan bir akademik bilgi edinmeyi değil; inkar ettikleri hakikatin, ölüm veya kıyamet anında bütün çıplaklığıyla yüzlerine çarpmasıyla oluşan o dehşet verici, acı ve mecburi idraki (yakîn) ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "ilm" kavramını incelerken, dünyadaki ilmin iradeye (tercihe) bağlı olduğunu, ancak ahiretteki ilmin ise inkar edilemez bir zorunluluk (ızdırari) olduğunu açıklar. Müşrikler dünyada peygamberin uyardığı azabı "bilmemeyi" (cehaleti/inkarı) tercih etmişlerdi. "İleride bilecekler" (sevfe ya'lemûn) tehdidi; ahirette perdeler kalktığında, o sahte ilahlarının onlara hiçbir fayda vermediğini bizzat kendi gözleriyle, iliklerine kadar hissederek "tecrübe edeceklerini" (zorunlu olarak bileceklerini) gösterir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde "bilmek" (ya'lemûn) fiilinin bu bağlamda bir "tehdit" (vaîd) formülüne nasıl dönüştüğünü tahlil eder. Kur'an'da müşrik aklı sürekli "cehalet" (bilgisizlik/küstahlık) ile nitelenir. Allah'ın onlara vereceği en büyük ceza, sadece ateşte yanmak değil; dünyadayken uğruna peygamberle alay ettikleri o putperest sistemin ne kadar boş, uydurma ve ahmakça olduğunu ahirette mutlak bir şekilde "bilmeleri" (ya'lemûn), yani kendi ahmaklıklarıyla yüzleşmeleridir. Bilmek, burada azabın ta kendisidir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fenomenolojik boyutuna iner. Ona göre "bilecekler", hakikatin o katı ve tavizsiz intikamıdır. İnsan dünyada yalanlara (sahte ilahlara) sığınarak kendini oyalayabilir, gerçeği örtebilir. Ancak ölüm (veya kıyamet), varlığın o estetik sahtekarlığını yırtan sondur. "Fesevfe ya'lemûn" (ileride bilecekler), o sahte örtülerin yırtılıp, insanın Mutlak Bir (Ahad) olan Yaratıcı'nın sarsılmaz azameti karşısında kendi hiçliğini dehşetle "fark etmesi" (bilmesi) eylemidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "bilecekler, öğrenecekler, idrak edecekler, gerçeği anlayacaklar" anlamlarına gelen muzari fiilin, ayetin bağlamında Kur'an'ı parçalayan ve Allah'a ortak koşan o alaycı zümrenin, işledikleri şirkin ne kadar korkunç bir cürüm olduğunu ve nasıl feci bir azapla sonuçlanacağını ahirette (veya ölüm anında) mutlak bir kesinlikle anlayacaklarını nitelediğini kaydeder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla