لَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ اِلٰى مَا مَتَّعْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجاً مِنْهُمْ وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِن۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hicr Sûresi, 88. Ayet
Daralt
X
-
"Sakın ola ki, onlardan bazı gruplara verdiğimiz geçici dünya nimetine göz dikmeyesin! Onlardan yana üzülme, müminlere karşı da alçak gönüllü ol!"
Sakın ola ki, onlardan bazı gruplara verdiğimiz geçici dünya nimetine göz dikmeyesin! Buradaki "ayneyke (عَيْنَيْكَ) sözünden, gözün kendisinin kastedilmesi muhtemeldir. Aynı zamanda bu kelimenin iki şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır: Birincisi Allah, onları faydalandırdığı nimetlere, onlar gibi bakmayı resûlüne yasaklamıştır. Çünkü onlar Allah katında mertebe sahibi ve önemli kimseler olduklarından dolayı dünyada bu mallardan yararlandırıldıklarını sanmışlar, bunun için şöyle demişlerdir: "Rabbimin huzuruna götürülsem bile, hiç şüphem yok ki, orada bunun yerine daha iyisini bulurum". Yine onlardan hikâye ederek Allah şöyle buyurmuştur: "Dönüp Rabbime varacak olsam bile..." ve benzer âyetler. Onlar bu dünyada nimetlerden yararlandırılmalarının sebebi, kendilerinin Allah katında önem taşıdıkları ve değer kabul edildiklerinden dolayı olduğunu zannettiler, bunun için o sözleri söylediler. Bu sebeple yüce Allah kendilerine hangi gözle bakıyorlarsa onlara o gözle bakmasını Hz. Peygambere yasaklamış, fakat ibret gözü ile bakmayı emretmiştir.
İkincisi: yüce Allah, onların baktıkları gibi müminlere karşı kibirlenme, baskı yapma ve onlara alay etme gözü ile bakmasını Hz. Peygambere yasakladı. Çünkü onlar çeşitli dünyevî nimet ve mal sahibi kılınmaları sebebiyle, insanlar karşısında büyüklendiler ve onlarla alay ettiler, çünkü göz mal zenginliğine zorlanmadan ve tabiî bir şekilde takılır. Dolayısıyla Allah Teâlâ sanki onların yararlandırıldıkları nimetlere rağbet etmekten ve onları tercih etmeyi Hz. Peygamber'e (s.a.) yasaklamış gibi oldu. Çünkü yararlandırıldıkları nimetler sözü edilen şu unsurlardır: "O halde, onların malları da evlatları da seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara dünya hayatında bunlarla eziyet çektirmeyi ve canlarının da kâfir olarak çıkmasını murat ediyor (لَا تَمُدِّنٌ عَيْنَيكَ) onlardan bazı gruplara verdiğimiz geçici dünya nimetine göz dikme, çünkü onlar anılan sebeple mallardan yararlandırılmışlardır.
"Lâ temuddenne ayneyke (لا تمدن عينيك) cümlesi gözleri bir nesneye dikmeyi yasaklama, gözün kendisi kastedilerek değil, nefsi dikkate alınarak söylenmiş olma ihtimali vardır. Sanki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Nefsini onların yararlandırıldıkları mallara ve nimetlere meylettirme ve buna rağbet ettirme, çünkü bu genişlik Allah nezdinde önemli ve mertebeleri yüksek kişiler olmalarından dolayı onlara verilmemiştir; aksine bu nimetlerin, Allah katmda önem ve değer taşımadığının bilinmesi içindir. Öyle ki Allah kendisine iftira atanlara, nimetleri ve lütuflarını inkâr edenlere de vermiştir.
Anılan âyette fakirliğin zenginlik üzerine üstün tutulması söz konusudur. Çünkü Resûlullah'ı (s.a.), onların yararlandırıldıkları mal ve nimetlere gözlerini dikmekten yasaklamıştır. Mâlumdur ki, Resûlullah (s.a.) gözlerini bunlara dikse, sadece dünya ve dünya sevgisi için dikmez, belki düşmanlarına karşı cihat için bunlardan yararlanmak ister ve hayır yolunda ashabına yardım etmek için yapardı. Buna rağmen Allah, onu kendisine yasakladı. Bu durum, en hayırlı ve en faziletli olan yolun Hz. Peygamber'in (s.a.) tercih ettiği fakirlik ve elinin darda bulunması yolu olduğuna işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
"Ezvâcen minhum (أَزْوَاجًا مِنْهُمْ) yani türlü mallar ve değişik nimetler. Bazıları bu beyan hakkında şunu söylemiştir: Bu onlardan zengin olanlar ve benzeri kimseler anlamına gelir. Eğer bu ifadenin anlamı türlü mallar olursa, bunda takdim ve tehir vardır. Sanki Allah şöyle buyurmuştur: İki gözünü, onları yararlandırdığımız türlü mallara dikme. Eğer "ezvâcen minhum ifadesi insan sınıfları ise o Kuran'ın cari olduğu düzene göre anlaşılır. Yani iki gözünü onlardan bir kavme verdiğimiz mallara dikme.
Onlardan bazı gruplara verdiğimiz geçici dünya nimetine göz dikme âyetinde, Mûtezile'nin görüşünü nakzeden delil vardır. Çünkü Mûtezile şöyle diyor: Allah bir kimseye ancak dinde en yararlı olanı (aslah) verir. Eğer Allah'ın bu kimselere verdiği nimetler onlar için din yönünden en yararlı olsaydı, elçisini, gözlerini bu mallara dikmeyi yasaklamazdı. Dolayısıyla (Mûtezile'nin görüşünün aksine), bazan Allah din itibariyle en faydalı olmayanı da verdiğine işaret etmektedir. Bunun gibi şu âyet de inkârcılara mühlet verilmesinin sebebinin sadece günahlarını arttırmak olduğunu belirtmektedir: "İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz fırsatın sakın onlar için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Onlara verdiğimiz fırsat ancak günahlarını arttırmaya yarıyor. Onlar için alçaltıcı azap vardır". Nitekim onlar "Hayırları artmak için onlara mühlet veriliyor" diyorlar. Tıpkı şu âyette belirtildiği gibi: "Allah'ın lütfundan kendilerine verdiği nimette cimrilik gösterenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar, bilâkis bu onlar için kötüdür". Bu âyetlerin hepsi Mûtezile'nin görüşlerini reddediyor. Daha önce de bu konuyu birçok yerde zikretmiştik.
Onlardan yana üzülme. Buradaki yasağın Hz. Peygamber'in (s.a.) kendisine mahsus olması ihtimali vardır. Yüce Allah onlara şefkat göstermek için, onlardan dolayı üzülmesini yasakladı, belki onlara karşı sert davranmasını emretti. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Kâfirler ve münafıklarla cihat et ve onlara karşı sert davran". Buna göre yüce Allah müminlere karşı da alçak gönüllü ol buyurmuştur. Yani müminlere yumuşak davran ve nazik muamele et; kâfirlere karşı ise şiddetli ve sert davran. Bu Allah'ın müminleri nitelediği özelliktir. Şu âyetlerde belirtildiği gibi: "O, Allah'ın elçisi Muhammed'dir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler"; "Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar". Allah, müminlerin kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametli davranan, müminlere karşı alçak gönüllü olan, kâfirlere karşı da şiddetli davranan kimseler olduklarını bildirdi. Bu mesele de buna göre anlaşılmalıdır. Bu âyetin yasaklamak için değil, belki hafifletme, teselli ve kendisinden üzüntüyü kaldırma anlamına gelme ihtimali vardır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) onların, Allah'ı inkâr etmelerine ve imanı terketmelerine üzülüyordu, öyle ki nerde ise kendini bunun için telef edecekti. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurdu: "İnanmazlarsa arkalarından üzülerek neredeyse kendini helâk edeceksin!"; "O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme". Ve benzeri âyetler. Yukarıdaki âyetin başka bir yoruma da ihtimali vardır: Hz. Peygamber (s.a.) onlara üzülüyor ve kendisine karşı kurdukları tuzaklar, yaptıkları hileler dolayısıyla kalbi daralıyordu. Nitekim yüce Allah bu konuda şöyle buyurmuştur: "Sen de onlar yüzünden üzülme, tuzak kurmalarından dolayı da canını sıkma”. Zira ben onları cezalandırırım. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Lâ temüddenne (لَا تَمُدَّنَّ)
Etimolojik kökeni "m-d-d" köküne dayanır. Başındaki "lâ", nehiy (yasaklama) edatı olup, fiilin sonundaki şeddeli "nün" (nûn-u tekid-i sakîle) harfiyle birleşmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi çekip uzatmak, yaymak, süresini veya mesafesini artırmak, gözü bir noktaya dikmek" olduğunu belirtir. Yasaklama bildiren "lâ" edatının şiddetli pekiştirme harfiyle (şeddeli nün) birlikte kullanılması, Hz. Peygamber'e (s.a.v.) yönelik "sakın ha gözlerini uzatma, asla dikip bakma" şeklindeki mutlak ve sarsılmaz bir ilahi uyarının ontolojik sınırını çizer.
Râgıb el-İsfahânî, "medd" kavramını, insanın içindeki arzunun, hasretin veya hevesin fiziksel olarak göze (bakışa) yansıması, bakışın bir nesne üzerinde "uzayıp kalması" olarak tanımlar. Ayetteki "lâ temüddenne" (sakın gözlerini uzatma) emri, sıradan, anlık bir görme eylemini (rü'yet) değil; imrenerek, iç geçirerek, değer atfederek ve o şeye takılıp kalarak bakmayı yasaklayan psikolojik bir barikattır.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv (dilbilgisi) ve belagat kurgusunu incelerken, nehiy (yasaklama) fiilinin sonundaki ağır tekit nûn'unun (temüddenne) cümleye kattığı psiko-linguistik şiddete dikkat çeker. Yüce Allah, peygamberine Kur'an gibi eşsiz bir hazineyi verdiğini (bir önceki ayette) ilan ettikten hemen sonra bu fiili kullanarak; ilahi kelâma sahip olan bir kalbin, müşriklerin elindeki o fani oyuncaklara dönüp bakmasının bile ne kadar büyük bir "görsel/kalbî israf" olacağını gramatik bir kesinlikle mühürler.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki teselli ve inşa boyutuna odaklanır. Kur'an, Hz. Peygamber'in insanî yönünü (beşeriyetini) göz ardı etmez. Mekke'nin şatafatlı zenginleri, peygamberi fakirliği ve güçsüzlüğü üzerinden ezerken, peygamberin insan olarak o ihtişama karşı anlık bir hüzün veya imrenme yaşaması muhtemeldir. "Lâ temüddenne" emri, peygamberin şahsında tüm inananlara, seküler/maddi şatafatın cazibesine karşı verilen muazzam bir "bakış/idrak terbiyesi" ve ruhsal bağımsızlık eğitimidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "sakın uzatma, sakın dikme, asla çevirip bakma" anlamlarına gelen ve tekit (pekiştirme) nûnu ile şiddetlendirilmiş bu nehiy (yasak) fiilinin, ayetin bağlamında inanan bir aklın ve kalbin, kâfirlerin sahip olduğu geçici dünyalık servetlere imrenerek bakmasını kesin bir dille men ettiğini kaydeder.
Ayneyke (عَيْنَيْكَ)
Etimolojik kökeni "a-y-n" köküne dayanır. Tesniye (ikil) formundaki "ayneyn" (iki göz) kelimesine ikinci tekil şahıs muhatap "ke" (senin) zamirinin eklenmesiyle oluşmuştur. İzafet (tamlama) durumunda olduğu için "nün" harfi düşmüştür.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "görme organı (göz), pınar, göze, su kaynağı, bir şeyin aslı, zatı ve en değerli kısmı" olduğunu belirtir. Kur'an'da görme eylemi sadece fiziksel bir optik yansıma değil; kalbin, dikkatin ve ruhun dış dünyaya açıldığı temel "pınar" (ayn) olarak işlenir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fenomenolojik ve estetik dokusuna iner. Ona göre "ayn" (göz), insanın dünyayı arzuladığı, iştahın ve tamahın başladığı estetik organdır. Bakış (nazar), kalbin dışarıya uzanan elidir. Allah "Gözlerini (ayneyke) onlara uzatma" derken, aslında "Ruhunun pınarlarını o fani ve kirli mülklerin üzerine akıtma, iç dünyanı o çirkinliklerle bulandırma, estetik ve ahlaki haysiyetini koru" demektedir. Gözün terbiyesi, kalbin terbiyesidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "senin iki gözün" anlamına gelen bu ikil ismin, ayetin bağlamında insanın dış dünyadaki nesnelere değer biçme ve arzulamada kullandığı birincil algı organını nitelediğini belirtir.
Mette'nâ (مَتَّعْنَا)
Etimolojik kökeni "m-t-a" köküne dayanır. Tef'il babında, birinci çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) fiilidir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "kısa süreli faydalanmak, geçici olarak hoşa gitmek, lezzet almak ama kalıcı ve ebedi olmamak" olduğunu belirtir. Bu kökten türeyen "metâ" kelimesi, yolcunun azığı, hızla eskiyip atılacak ev eşyası veya fani dünya malı için kullanılır. Ayetteki "mette'nâ" (biz faydalandırdık / geçici olarak verdik) fiili, kâfirlerin elindeki o devasa servetlerin, şatoların ve kibrin aslında ilahi lütufta ne kadar "değersiz ve hızla tükenen" (metâ) bir oyuncak hükmünde olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "metâ" ve "temtî" kavramlarını incelerken, bunun ahiretteki "nimet" kavramının mutlak zıddı olduğunu açıklar. Nimet, ebedi olan ve fıtratı besleyen şeydir; metâ ise nefsi anlık olarak tatmin eden, ancak sonunda çürüyüp giden şeydir. Allah, inkarcılara "nimet" vermemiş, onları sadece kısa bir dünya hayatı için "mette'nâ" (geçici olarak faydalandırmış/oyalamış) kılmıştır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde bu kelimenin, bir önceki ayette geçen "el-Mesânî" ve "Kur'an" kelimeleriyle oluşturduğu o muazzam ontolojik karşıtlığı (tezadı) tahlil eder. Allah peygamberine ebedi, tükenmez ve mutlak hakikat olan "Kur'an'ı" lütfetmişken; inkarcılara sadece çürümeye mahkum olan "metâ"yı (geçici süsü) vermiştir. "Mette'nâ" fiili, seküler servetin ilahi terazi karşısındaki hiçliğinin anlambilimsel ilanıdır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin sosyolojik boyutunu inceler. "Biz onları faydalandırdık" fiilindeki "biz" (nâ) vurgusu, kâfirlerin o serveti kendi akıllarıyla veya üstünlükleriyle kazanmadıklarını; o zenginliğin onlara bizzat Allah tarafından, bir "istidrac" (kademeli olarak helake sürükleme) ve sınav aracı olarak tahsis edildiğini gösterir. Servet, onların üstünlüğünün değil, ilahi mühletin (oyalanmanın) işaretidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "geçici olarak faydalandırdık, yararlandırdık, kısa bir süre için kullanımlarına sunduk" anlamlarına gelen tef'il babındaki fiilin, ayetin bağlamında Yüce Allah'ın müşriklere ve inkarcılara bu dünya hayatında verdiği, ancak ahirette hiçbir karşılığı olmayan o fani zenginlikleri, makamları ve zevkleri kesin bir dille nitelediğini kaydeder.
Ezvâcen (أَزْوَاجًا)
Etimolojik kökeni "z-v-c" köküne dayanır. Çoğul bir isimdir ve cümlede mef'ul (nesne) veya hal konumunda olduğu için nasb (üstün) ile harekelenmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "birbirine eş/denk olan iki şey, bir şeyin benzeri, sınıf, tür, kategori, kısım" olduğunu belirtir. Karı-koca için "zevc/zevce" denmesi de bu köktendir. Ayette "ezvâcen" (sınıflar, gruplar, zümreler) olarak çoğul formda zikredilen bu kelime, müşriklerin sadece tek bir tip insan olmadığını; onların tüccarlar, kabile reisleri, aristokratlar gibi çeşitli "sınıflara/kategorilere" ayrılmış şatafatlı zümreler olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "zevc" kavramını incelerken, bunun benzer özellikler etrafında bir araya gelmiş toplulukları ifade ettiğini belirtir. Allah, peygamberine "Onlardan (inkarcılardan) birtakım sınıflara (ezvâcen)..." diyerek, o dünyevi gücün ne kadar çeşitli ve kalabalık görünürse görünsün, ilahi hakikat karşısında topyekûn aynı (fani) kategoride (zevc) yer aldığını vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "eşler, türler, sınıflar, zümreler, gruplar" anlamlarına gelen çoğul ismin, ayetin bağlamında kendilerine geçici dünya nimetleri verilen o farklı statülerdeki kâfir topluluklarını ve onların dünyevi çeşitliliğini nitelediğini belirtir.
Ve lâ tahzen (وَلَا تَحْزَنْ)
Etimolojik kökeni "h-z-n" köküne dayanır. Başında nehiy (yasaklama) bildiren "lâ" edatı bulunan muzari fiildir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "yerin/arazinin pürüzlü, sert ve taşlık olması, kalbin daralması, iç sıkıntısı, keder, üzüntü ve ağırlık" olduğunu belirtir. "Hüzn/Hazan", ruhun o sert, taşlık ve engebeli yollarda yorulması, kalbin sükunetini kaybedip daralmasıdır. Allah, peygamberine "ve lâ tahzen" (ve sakın üzülme / kederlenme) diyerek, onun ruhundaki o sertleşmeyi, daralmayı ve acıyı kendi ilahi tesellisiyle yumuşatmayı emreder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kelami ve teolojik psikolojisine odaklanır. Hz. Peygamber'in hüznü (tahzen) neydi? O, dünyalık malı mülkü olmadığı için veya kâfirler kadar zengin olmadığı için hüzünlenmiyordu. Onun hüznü, "bütün o şatafatlı sınıfların (ezvâc) hakikati inkar edip kendi elleriyle cehenneme sürüklenmelerine" duyduğu peygamberi bir merhamet ve kahırdı. Allah, "Onların bu körlüğüne ve inkarına kederlenip kendi canını yakma (lâ tahzen), sen tebliğini yaptın" diyerek peygamberin o ağır merhamet yükünü üzerinden almaktadır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "ve sakın üzülme, kederlenme, içini daraltma" anlamlarına gelen nehiy fiilinin, ayetin bağlamında Hz. Peygamber'in (s.a.v.) müşriklerin inkarı ve inatları karşısında duyduğu o derin insani ve nebevi kahrı, ilahi bir şefkatle teskin edip durdurduğunu kaydeder.
Vahfıd (وَاخْفِضْ)
Etimolojik kökeni "h-f-d" köküne dayanır. Başındaki "ve" atıf harfi ile ifti'al veya sülasi mücerred emir kipinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi aşağıya indirmek, alçaltmak, yüksekliğin (ref'in) zıddı, yumuşatmak ve tevazu göstermek" olduğunu belirtir. Sesi alçaltmaya da "hafd-ı savt" denir. Ayetteki "vahfıd" (ve indir / alçalt) emri, fiziksel bir çöküşten ziyade; kibrin, diklenmenin ve statünün bütünüyle sıfırlanıp, muhataba karşı mutlak bir yumuşaklık ve şefkatle eğilme eylemini (tevazuyu) ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "hafd" kavramını, insanın sahip olduğu gücü, otoriteyi veya makamı, sevdiklerine karşı isteyerek ve bilerek iptal etmesi, onlara karşı "alçakgönüllü" bir şefkat zırhına bürünmesi olarak tanımlar. Bu emir, peygamberin o ilahi otoritesini müminlere karşı bir tahakküm aracı olarak değil, bir rahmet kalkanı olarak "aşağıya indirmesini" emreder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "indir, alçalt, tevazu göster, yumuşak davran" anlamlarına gelen emir fiilinin, ayetin bağlamında Hz. Peygamber'in (s.a.v.) inananlara karşı takınması gereken o emsalsiz alçakgönüllülüğü ve şefkati başlatan bir fiil olduğunu belirtir.
Cenâhake (جَنَاحَكَ)
Etimolojik kökeni "c-n-h" köküne dayanır. "Cenâh" (kanat) ismine ikinci tekil şahıs muhatap "ke" (senin) zamirinin eklenmesiyle oluşmuştur. Cümlede "vahfıd" fiilinin mef'ulü (nesnesi) olduğu için nasb (üstün) ile harekelenmiştir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "meyletmek, bir tarafa eğilmek, kuşun kanadı ve yan taraf (böğür)" olduğunu belirtir. Kuş, yavrusunu korumak istediğinde kanatlarını "yanlara doğru eğer" (c-n-h) ve onları gövdesinin altına alır.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv ve belagat kurgusunda bu kelimenin muazzam bir "istiâre-i mekniyye" (kapalı istiare/metafor) olduğunu ifade eder. Yüce Allah, Hz. Peygamber'i yavrularını tehlikelerden korumak için kanatlarını çırpınarak onların üzerine indiren, onları soğuktan ve düşmandan sakınan şefkatli bir kuşa benzetir. "Vahfıd cenâhake" (Kanadını indir / yerlere kadar ser) tabiri, Arap dilindeki en ileri düzey tevazu, merhamet ve şefkat deyimidir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir gücünü tahlil ederken, "kanat indirme" (hafd-ı cenâh) metaforunun psikolojik derinliğine dikkat çeker. O güçlü, sarsılmaz, kâfirlere karşı dimdik duran peygamber figürü; müminlere (inanan o fakir ve mazlum kitleye) gelince birdenbire bütün o celâlini bırakır, yavrularını sarmalayan narin bir kuş gibi "kanatlarını onların üzerine indirir". Bu, Kur'an'ın liderlik (nübüvvet) felsefesindeki o eşsiz estetik yumuşamadır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fenomenolojik ve estetik dokusuna iner. Ona göre "kanat" (cenâh), korumanın ve sarmalamanın en estetik, en narin formudur. Ayetin başındaki "Kâfirlerin mallarına gözünü dikme" sertliğinin hemen ardından "Müminlere kanadını indir" yumuşaklığının gelmesi, peygamberi ahlakın iki kanadıdır: Dünyaya karşı müstağni (tok/sert), inananlara karşı ise şefkatli (kanatlarını sermiş) olmak. Varlığın haysiyeti bu iki kanat arasındadır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "senin kanadını, yan tarafını, kolunu" anlamlarına gelen ismin, ayetin bağlamında Hz. Peygamber'in (s.av.) inananlara kol kanat germesini, onları şefkatle bağrına basıp merhametle kucaklamasını ifade eden o meşhur ve edebi Kur'ani metaforu nitelediğini kaydeder.
Lil-mü'minîn (لِلْمُؤْمِنِينَ)
Etimolojik kökeni "e-m-n" köküne dayanır. Başındaki "li" (için, -e mahsus, onlara doğru) harf-i ceri ve belirlilik takısı (el) ile if'al babında çoğul ism-i fail (etken) formunda birleşmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "korku ve paniğin zıddı, kalbin sükunet bulması, emniyette olmak, güvenmek ve şeksiz şüphesiz tasdik etmek" olduğunu belirtir. Kur'an'da "mümin" (iman eden), Allah'a mutlak bir güvenle teslim olan kişidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik semantiğinde bu kelimenin ayetteki sosyo-teolojik zıtlığına tahlil eder. Ayetin başında kâfirlerin "şatafatlı zümreleri" (ezvâcen) vardı; onlar servet sahibi aristokratlardı ama fıtraten yoksuldular. Ayetin sonunda ise "el-mü'minîn" (inananlar) vardır; onlar belki Mekke'nin en fakirleri, köleleri (Bilal, Ammar gibi) idi, ama hakikati tasdik ettikleri için varlığın en asil sınıfı onlardı. Allah, peygamberine adeta "Zengin kâfirlere bakma, senin asıl hazinen, şu kanatlarını şefkatle üzerlerine sereceğin (fakir ama) müminlerdir" diyerek yeni bir değerler hiyerarşisi inşa etmiştir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "inananlar için, müminlere, tasdik edenlere" anlamlarına gelen ism-i fail çoğul kelimenin, ayetin bağlamında Hz. Peygamber'in (s.a.v.) bütün şefkatini, tevazusunu ve koruyucu merhametini (kanatlarını) kime tahsis etmesi gerektiğini belirten o hedeflenmiş seçkin (iman etmiş) kitleyi kesin bir dille nitelediğini kaydeder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla