Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hicr Sûresi, 87. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hicr Sûresi, 87. Ayet

    وَلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ سَبْعاً مِنَ الْمَثَان۪ي وَالْقُرْاٰنَ الْعَظ۪يمَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velekad âteynâke seb’an mine-lmeśânî velkur-âne-l’azîm(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Kuşkusuz sana tekrar tekrar okunandan (âyetlerden) yedisini ve yüce Kur'ân'ı verdik."

      Kuşkusuz sana tekrar tekrar okunandan (âyetlerden) yedisini ve yüce Kur'ân'ı verdik. "Minel-mesani (مِنَ الْمَثَانِي) kelimesinin ne anlama geldiği hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür: Bazıları demiştir ki; "seban mine'l-mesanî deki (سَبْعًا مِنَ الْمَثَانِي) mesant (المثاني) Kuranın hepsidir. Nitekim Cenâb-ı Hak "Allah, kendi içinde uyumlu, gerçekleri tekrar tekrar dile getiren bir kitap olarak sözlerin en güzelini indirdi" buyurmuştur. Denildi ki, Kur'ân'ın mesant (المثاني) adıyla adlandırılması, onda misaller, ibret levhaları ve haberlerin tekrarlanmasından dolayıdır. Eğer böyle ise, "seban mine'l-mesanî (سَبْعًا مِنَ الْمَثَانِي) Kuran'dan yedi demek olur. Hem bazı tevilcilerin belirttiğine göre, bunun yedi uzun sûre mânasına da gelmesi ihtimali vardır. Allah Teâlâ sanki şöyle buyurmuştur: "Biz sana Kur'ân-ı azimden yedi verdik." "Seban (سبعاً) kelimesi Kur'an sûrelerinden Fâtiha mânasına da gelmesi muhtemeldir. Yani biz sana Kur'andan Fâtiha'yı verdik. Bir topluluk da "seban mine'l-mesânî'nin (سَبْعًا مِنَ الْمَثَانِي) Fatihatü'l-Kitâb olduğu görüşünde bulunanlar olduğunu söylemişlerdir. Onlar bu konuda Resûlullah'tan (s.a.) bir hadis de rivayet ediyorlar. Ebû Hureyreden rivayet olunduğuna göre Resûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "el-Hamdülillah Kuran'ın anasıdır, Kitabın anasıdır ve sebu'l-mesânîdir. Übey'den de rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Allah Tevrat'ta ve İncil'de Kur'an'ın anası (Ümmü'l-Kur'ân) gibi bir âyet indirmemiştir. O es-seb'u'l-mesânî olup benimle kulum arasında taksim edilmiştir, ne isterse kuluma verilecektir". Müfessirler içinde şöyle diyen de vardır: Mesânî Kur'an'ın hepsidir. Daha önce zikrettiğimiz âyetle Ebû Hureyreden rivayet olunan şu hadise gidilmektedir: "Ne Tevrat'da ne İncil'de ne Zebûr ile Kur'ân'da bir benzeri -yani Ümmü'l-Kur'ân'ın benzeri- yoktur. Ümmü'l-Kur'ân es-seb'u'l-mesânîdir ve bana verilen Kur'ân-ı Azîm'dir. Zikrettiklerine göre, Ümmü'l-Kur'ân es-seb'u'l-mesânîdir. Eğer es-sebu'l-mesânî Fâtihatü'l-Kitâb ise yüce Allah şöyle buyurmuş gibi olur: Andolsun ki biz sana yedi verdik, o da mesânîdir. Eğer "seban mine'l-mesant (سَبْعًا مِنَ الْمَثَانِي) uzun yedi sûre ise şöyle olur: Yani biz sana yedi verdik, o da mesanîdir. Hz. Peygamber'den (s.a.) yine şöyle rivayet olunmuştur: "Tevrat yerine bana uzun yedi sûre geldi, mesânî ise İncil yerine verilmiştir ve Rabbim bana mufassal sûrelerle fazlasını vermiştir".

      Hem hadiste rivayet edilen bilgi eğer sabitse, es-sebu'l-mesânî Fâtihatü'l-Kitâb'tır. Eğer doğru değilse kaçınmak daha iyidir. Çünkü bizim böyle bir bilgiye ihtiyacımız yoktur ve bizim onu adlandırmamız şahitlikten başka bir şey olmaz. Bize bir fayda getirmeksizin şahitlik anlamına gelen konumdan uzak durmak ve kendini tutmak daha doğrudur. Müfessirlerin bir kısmı, seb'u'l-mesânînin mufassal sûreler olduğunu söylüyor. Mesânînin Fâtihatü'l-Kitâb olduğunu söyleyen, her rekâtta tekrarlandığı için bunu söylemiştir. Yahut mesânî tekrarlanan ve iade edilen âyetlerdir. Çünkü Kur'ândaki her bir harf başka bir mânayı eda eder, bu sebeple de mesânî adını alır. Mesânînin Kuran olduğunu söyleyenler bundan dolayı söylemişlerdir. Çünkü Kur'an'ın örnekleri, haberleri, ibretleri, iade edilmekte ve tekrarlanmaktadır. Mesânînin, yedi uzun süre olduğunu söyleyenler, Kur'anda hadler, kıssalar, farzlar ve genel hükümleri tekrarlandığı için bu açıklamanın yapıldığını ifade ediyorlar. En doğrusunu Allah bilir.

      (وَالْقُرْآنَ الْعَظِيمُ) yüce Kur'ân'ı verdik. Allah Kurana azîm, mecîd, hakîm adlarını verdi. Bunlar fiil yapanların adlarıdır, oysa gerçekte Kuranın işi, ameli yoktur. Fakat -en doğrusunu Allah bilir ya- bu durumun üç ihtimali vardır: Allah'ın Kuran'a azîm, mecîd adlarını, onu yücelttiği, şereflendirdiği ve üstün kıldığı için vermiştir. Kuran azîmdir, mecîddir, hâkimdir. Yani muhkemdir. Hakîm ism-i mef ul mânasında ve faîl vezninde olan bir kelimedir, bu dil yönünden mümkündür. Yahut Allah'ın Kur'ân'a bu adları vermesinin sebebi, ona sarılıp hükümleri ile amel edenlerin azîm, mecîd ve hakîm olmasındandır. Yahut Allah ona azîm, mecîd, hakîm adını şu sebeple vermiştir. Yani azîm, mecîd, hakîm olan Allah tarafından gelmiştir. Hakîmin aslı isabetli olan, her şeyi lâyık olduğu yere koyan demektir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve lekad (وَلَقَدْ)

        Etimolojik olarak atıf ve yemin başlangıcı bildiren "ve" harfi, tekit (pekiştirme) bildiren "lam" harfi ile mazi (geçmiş zaman) fiillerinin başına gelerek kesinlik ve tahkik (gerçekleşmişlik) bildiren "kad" edatının birleşiminden oluşur.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv (dilbilgisi) ve belagat kurgusunu incelerken, bu üçlü yapının (ve-le-kad) Kur'an'da geçmişte verilmiş bir lütfu veya gerçekleşmiş bir hadiseyi naklederken kullanılabilecek en sarsılmaz kesinlik ve yemin formlarından biri olduğuna dikkat çeker. "Andolsun ki biz sana verdik..." şeklindeki bu vurgu, Hz. Peygamber'e verilen o muazzam ilahi hediyenin (Fatiha'nın ve Kur'an'ın) şüphe götürmez bir ilahi tahsis (özel ikram) olduğunu gramatik olarak mühürler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "andolsun ki, şüphesiz ki, gerçek şu ki" anlamlarına gelen ve anlamı üçlü bir yapıyla pekiştiren bu edat kombinasyonunun, ayetin bağlamında Yüce Allah'ın Hz. Muhammed'e (s.a.v.) bahşettiği o büyük vahiylerin kesinliğini ve büyüklüğünü vurgulamak üzere kullanıldığını belirtir.

        Âteynâke (آتَيْنَاكَ)

        Etimolojik kökeni "e-t-y" köküne dayanır. İf'al babında, birinci çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) fiili olan "âteynâ" (biz verdik/getirdik) ile ikinci tekil şahıs muhatap "ke" (sana) zamirinin birleşiminden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir yere gelmek, varmak, bir şeyi beraberinde getirmek, kolaylıkla ve cömertçe vermek, ihsan etmek" olduğunu belirtir. Ayetteki "i'tâ" (vermek) fiili, zoraki bir alımdan veya sıradan bir iletimden ziyade; Yüce Allah'ın bizzat kendi katından lütfettiği, peygamberin kalbine doğrudan indirdiği ve ona özel olarak "sunduğu/ikram ettiği" o apaçık vahyi ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "i'tâ" kavramını sıradan bir hediyeleşmeden ayırır. Ona göre bu eylem, verilen şeyin (Kur'an'ın) eşsiz değerini ve verenin (Allah'ın) kudretini muhataba en asil şekilde hissettiren bir teslimattır. "Sana verdik" ifadesindeki o doğrudanlık, peygamberin bu vahyi kendi çabasıyla öğrenmediğini, bunun tamamen ilahi bir seçim ve armağan olduğunu gösterir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki psikolojik ve tebliğsel şiddetine odaklanır. Müşriklerin inkarı ve eziyetleri karşısında daralan Hz. Peygamber'e hitaben kullanılan "biz sana verdik" fiili, muazzam bir tesellidir. Allah adeta "Onların seni yalanlamalarına üzülme; biz sana, onların dünyevi zenginliklerinden çok daha yüce olan o yedi ayeti ve Kur'an'ı bizzat hediye ettik, bu sana yeter" diyerek peygamberin ruhunu o daralmadan kurtarıp ilahi lütfun merkezine çeker.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "biz sana verdik, sana lütfettik, sana bahşettik" anlamlarına gelen if'al babındaki fiilin, ayetin bağlamında Yüce Allah'ın Hz. Peygamber'e (s.a.v.) yönelik o emsalsiz ve paha biçilemez manevi ikramını (vahyini) kesin bir dille nitelediğini kaydeder.

        Seb'an (سَبْعًا)

        Etimolojik kökeni "s-b-a" köküne dayanır. Cümlede mef'ul (nesne) konumunda olduğu için nasb (üstün) ile harekelenmiş olan ve "yedi" sayısını bildiren bir isimdir.

        İbn Fâris, bu kökün doğrudan doğruya bilinen "yedi" rakamını ifade ettiğini belirtir. Ancak Arap dilinde yedi, yetmiş veya yedi yüz gibi sayılar, bazen sadece matematiksel bir niceliği değil; çokluğu, tamamlanmışlığı ve mükemmelliği de sembolize etmek için kullanılır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kelami ve yapısal boyutunu inceler. "Seb'an" (yedi) kelimesi, İslam geleneğinde neredeyse icma ile Fatiha suresinin yedi ayetine işaret eder. Yedi rakamı, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde (yedi gök, yedi tavaf gibi) ontolojik bir tamamlanmışlığı simgeler. Fatiha'nın "yedi" ayet olması, onun Kur'an'ın o devasa mesajını (tevhid, nübüvvet, ahiret) eksiksiz ve kusursuz bir şekilde tek bir surede özetleyip tamamladığının sayısal bir işaretidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte matematiksel olarak "yedi, yedi adet" anlamlarına gelen sayının, ayetin bağlamında günde beş vakit namazda sürekli tekrarlanan, Kur'an'ın özü mesabesindeki Fatiha suresinin o meşhur ve mucizevi yedi ayetini (veya bazı tefsirlere göre Kur'an'ın ilk yedi uzun suresini) kesin bir dille nitelediğini kaydeder.

        Mine (مِنَ)

        Etimolojik olarak başlangıç, menşe, tür ve beyan (açıklama) bildiren bir harf-i cerdir (edattır). Sonraki kelimeye geçiş (ulama) kuralı gereği fetha (üstün) ile harekelenmiştir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv ve belagat kurgusunda bu edatın "tebyîn" (açıklama ve cinsini belirtme) veya "teb'îz" (bir bütünden bir parçayı ifade etme) işlevi gördüğünü belirtir. "Yedi" (seb'an) rakamından sonra gelen "min" (den/dan) edatı, bu yedinin neyin yedisi olduğunu, hangi cinsten ve hangi yüce menşeden geldiğini açıklamak üzere, kendisinden sonraki o ihtişamlı "el-mesânî" kelimesine bir gramatik köprü kurar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "-den, -dan, ...cinsinden" anlamlarına gelen bu edatın, ayetin bağlamında Hz. Peygamber'e verilen yedi ayetin niteliğini ve kâinatın en değerli kaynağından (tekrarlanan ilahi vahiyden) süzülüp geldiğini açıklamak üzere kullanıldığını belirtir.

        El-Mesânî (الْمَثَانِي)

        Etimolojik kökeni "s-n-y" köküne dayanır. Başında belirlilik takısı (el) bulunur. "Mesnâ" (ikişer, katlanmış, tekrarlanan) kelimesinin çoğuludur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi katlamak, ikiye bükmek, bir şeyi ikilemek, tekrar etmek ve bükülen şeyin kıvrımı" olduğunu belirtir. Övgü (sena) ve istisna kelimeleri de bu köktendir. Ayette "el-mesânî" (tekrarlananlar / övülenler) kelimesi, sadece bir kez okunup bırakılmayan, sürekli olarak yeniden ve yeniden kıvrılıp başa dönülen, ibadetlerde (namazlarda) peş peşe "tekrarlanan" ayetleri (özellikle Fatiha'yı) ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "mesnâ" ve "mesânî" kavramlarını incelerken, bunların insanın kalbine ve zihnine yerleşmesi için sürekli "tekrar edilen" hakikatler olduğunu açıklar. Fatiha suresine (veya uzun surelere) mesânî denmesi, onların her rekatta, her duada yeniden okunarak ruhsal uyanışı sürekli tazelemelerindendir. Aynı zamanda bu ayetler, içinde Allah'a yönelik "sena" (övgü) barındırdıkları için de bu kökten türeyen ismi hak etmişlerdir.

        Arthur Jeffery, kelimenin filolojik arkaplanını incelerken, Kur'an'daki "mesânî" kelimesinin Arapça etimolojisinin ötesinde, Yahudi ve Hristiyan geleneklerindeki (Süryanice/Aramice) ibadet diliyle olan bağına işaret eder. Jeffery, bu kelimenin Aramice "mathnitha" (öğrenilen, sözlü olarak aktarılan ve tekrarlanan dini metin/gelenek) kelimesiyle akraba olduğunu kaydeder. Kur'an, bu köklü dini terimi (litürjik tekrar metnini) alıp, kendi evrensel tebliğinin merkezindeki ayetler (Fatiha) için kullanarak onu yepyeni ve kusursuz bir İslami formata sokmuştur.

        Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerindeki edebi ve litürjik (ibadet merkezli) kurguyu incelerken, "mesânî" kavramının ritmik ve performatif gücüne odaklanır. Kur'an sadece okunan bir kitap değil, yaşanan ve ibadette "icra edilen" bir metindir. "Mesânî", Geç Antik Çağ'daki psalmody (mezmur/ilahi okuma) geleneğine benzer şekilde, cemaatin veya bireyin sürekli "tekrarlayarak" Allah ile olan dikey iletişimini (salâtı) ayakta tuttuğu o canlı, döngüsel ve ritmik ilahi formüllerdir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fenomenolojik ve estetik dokusuna iner. Ona göre "mesânî" (tekrarlananlar), varlığın kalbî ritmidir. İnsan unutkandır ve fıtrattan kopmaya meyillidir; işte "mesânî", o fıtri şifrelerin (ayetlerin) bükülerek (katlanarak) sürekli zihne ve kalbe yeniden çarpması, estetik bir döngüyle varoluşu tazeleyişidir. Tekrar, burada bir monotonluk değil, hakikatin o görkemli kalp atışıdır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayetteki işlevine odaklanır. Müşriklerin geçici zenginlikleri karşısında peygambere verilen bu "mesânî" (tekrarlanan yedi ayet), tükenmez bir hazinedir. Dünyevi mülk harcandıkça biter; ancak "mesânî", tekrar edildikçe manası çoğalan, büküldükçe yeni anlam katmanları açılan ve peygamberin ruhunu her defasında yeniden dirilten o tükenmez ilahi kaynaktır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "ikişerli olanlar, tekrarlananlar, katlananlar, övgü barındıranlar" anlamlarına gelen çoğul kelimenin, ayetin bağlamında namazların her rekatında kesintisiz bir biçimde okunan/tekrarlanan Fatiha suresini (es-seb'u'l-mesânî) veya Kur'an'ın bıkılmadan okunan o canlı yapısını kesin bir dille nitelediğini kaydeder.

        Ve'l-Kur'âne (وَالْقُرْآنَ)

        Etimolojik kökeni "k-r-e" köküne dayanır. Başında atıf (bağlaç) harfi olan "ve" ile belirlilik takısı (el) bulunur. Cümlede "âteynâke" fiilinin ikinci mef'ulü (nesnesi) olduğu için nasb (üstün) ile harekelenmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir araya getirmek, toplamak, parçaları birbirine eklemek ve bir metni sese dönüştürerek (telaffuz ederek) okumak" olduğunu belirtir. Harflerin ve kelimelerin bir araya getirilerek (toplanarak) anlamlı bir bütün halinde seslendirilmesi eylemine bu sebeple "kıraat/kur'an" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Kur'an" kelimesini sıradan bir "okuma" (kıraat) eyleminden ayırarak tahlil eder. Kur'an, ilahi hakikatlerin, geçmiş kıssaların, hükümlerin ve vaadlerin hepsini kendi içinde "toplayan/cem eden" o eşsiz ve mucizevi kitabın (vahyedilen metnin) özel ismidir (alemidir). "Yedi tekrarlanan (Fatiha) ve Yüce Kur'an" şeklindeki kullanım, Fatiha'nın Kur'an'ın içinde olmasına rağmen onun eşsiz değerinden dolayı (parçanın bütüne atfedilmesiyle) ayrıca zikredildiğini gösterir.

        Arthur Jeffery, kelimenin filolojik arkaplanını incelerken, Klasik Arapça köken (okumak/toplamak) görüşlerine saygı duymakla birlikte; "Kur'an" kelimesinin dini bir terminoloji olarak Süryanice'deki "qeryana" (keryana) kelimesinden Arapçaya uyarlanmış olabileceğine işaret eder. "Qeryana", Hristiyan litürjisinde "ayin sırasında cemaate yüksek sesle okunan kutsal metin / lectionary" anlamına gelir. İslam vahyinin de bir odada sessizce okunmak için değil, kitlelere yüksek sesle tebliğ edilmek ve ibadette (namazda) okunmak üzere inmesi, bu "qeryana" (yüksek sesle okunan kutsal metin) kavramıyla muazzam bir teolojik ve tarihsel bütünlük oluşturur.

        Theodor Nöldeke, Kur'an'ın etimolojisi ve tarihi üzerine yaptığı incelemelerde, bu kelimenin Süryanice "qeryana" ile olan akrabalığını güçlü bir şekilde savunur. Nöldeke'ye göre Hz. Muhammed (s.a.v.), kendisine gelen vahiyleri sıradan bir şiir veya nesir olarak değil; doğrudan doğruya ehl-i kitabın ibadetlerinde okuduğu o kutsal metinlerin (lectionary) son, en yetkin ve Arapça olan formülü (Kur'an'ı) olarak isimlendirerek, kendi vahyini o büyük evrensel vahiy geleneğinin (İbrahimi hattın) tam merkezine oturtmuştur.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde bu kelimenin sıradan bir masdar (okuma) halinden çıkarak, nasıl mutlak ve kutsal bir Özel İsim'e (Proper Noun) dönüştüğünü tahlil eder. Ayette "ve'l-Kur'âne" denilmesi; Allah'ın Hz. Peygamber'e (ve insanlığa) sunduğu lütfun, bölük pörçük sözler değil, yeryüzündeki hiçbir metne benzemeyen, kendi kendini isimlendiren ve varlığın hakikatini kendi içinde "toplayan" (k-r-e) o mutlak İlahi Kitap olduğunu gösterir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte köken itibarıyla "okumak, toplamak, bir araya getirmek" anlamlarına gelen bu kelimenin, ayetin bağlamında Yüce Allah tarafından Cebrail vasıtasıyla Hz. Muhammed'e (s.a.v.) indirilen, mushaflarda yazılı olan, ibadetlerde okunan o mucizevi ve eşsiz ilahi kelâmın özel ismini kesin bir dille nitelediğini kaydeder.

        El-Azîm (الْعَظِيمَ)

        Etimolojik kökeni "a-z-m" köküne dayanır. Başında belirlilik takısı (el) bulunur. Sıfat-ı müşebbehe (kalıcı sıfat) kalıbındadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "insan veya hayvan omurgası, kemik (azm), bir şeyin asıl ve sağlam direği, büyüklük, yücelik ve sağlamlık" olduğunu belirtir. Etin ve bedenin üzerinde durduğu o sert ve sağlam yapıya (kemiğe) azm dendiği gibi; kendi türü içinde sınırları aşan, aklı hayrete düşüren, sağlamlığı ve ihtişamıyla sarsılmaz olan her şeye "azîm" (büyük/yüce) denir. Ayette Kur'an'ın sıfatı olarak gelen "El-Azîm", o kitabın sıradan bir metin olmadığını, kâinatın manevi omurgası ve en sağlam, en görkemli ilahi yapısı olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "azamat" (büyüklük/yücelik) kavramını incelerken, bunun iki türü olduğunu belirtir: Gözle görülen fiziksel büyüklük (filler veya dağlar gibi) ve akılla/kalple idrak edilen manevi, ontolojik yücelik (Allah'ın veya Kur'an'ın azameti gibi). "El-Kur'âne'l-Azîm" tamlaması, bu vahyin anlam derinliğinin, kelami gücünün ve insan fıtratı üzerindeki o dönüştürücü etkisinin insan aklının sınırlarını aşacak kadar "yüce ve muazzam" olduğunu gösterir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fenomenolojik ve estetik dokusuna iner. Ona göre "azîm", varlığın o ezici, görkemli ve şaşalı duruşudur. Müşrikler kendi fani servetleriyle, putlarıyla ve dünyevi makamlarıyla kibirlenirken; Yüce Allah peygamberine "Biz sana Kur'an-ı Azîm'i verdik" der. Bu, estetik ve kelami bir meydan okumadır. Kâinattaki hiçbir gücün veya metnin, Kur'an'ın o ontolojik ihtişamı (azameti) karşısında duramayacağının, her şeyin o "Azîm" kelâmın karşısında küçüleceğinin ilanıdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "büyük, yüce, ulu, muazzam, ihtişamlı" anlamlarına gelen bu sıfatın, ayetin bağlamında Hz. Peygamber'e lütfedilen Kur'an-ı Kerim'in sahip olduğu o eşsiz manevi derinliği, ilahi hikmeti ve hiçbir beşeri sözle kıyaslanamayacak olan o mutlak şerefini ve büyüklüğünü kesin bir dille nitelediğini kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X