Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hicr Sûresi, 85. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hicr Sûresi, 85. Ayet

    وَمَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّۜ وَاِنَّ السَّاعَةَ لَاٰتِيَةٌ فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَم۪يلَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ ḣaleknâ-ssemâvâti vel-arda vemâ beynehumâ illâ bilhakk(i)(k) ve-inne-ssâ’ate leâtiye(tun)(s) fasfehi-ssafha-lcemîl(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak ve ancak hak ve adalet temelinde yarattık. Kıyamet de mutlaka gelecektir. Sen şimdi güzel bir şekilde hoşgörülü ol."

      Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak ve ancak hak ve adalet temelinde yarattık. "Bilhakkı (بِالْحَقِّ) kelimesi Allah'ın yaratıklarına karşı kendisinin hakkı ve yaratıkların birbirine karşı hakkı anlamına gelmesi muhtemeldir. Hak, övülen ve tercih edilen her sözün ve fiilin adıdır. Bâtıl ise yerilen her söz ve işin adıdır. Bazıları şunu söylemiştir: Biz gökleri, yeri ve bu ikisi arasında bulunanları, hak sahiplerinin hakkını gözeterek ve Allah'ın şahitleri olarak yarattık (بِالْحَقِّ) Yani yer ile gökleri başka şey için yaratmadı, aksine yaratıkların imtihan edilmesi için yeri ve gökleri yarattı. Hasan[-1 Basrî] bu görüşü benimsemiştir. Yine denildi ki: "Allah yer ile gökleri ve ikisi arasında olanları, vuku bulacak bir şey için yarattı, yani sevap ve ceza akıbeti için yarattı; özellikle yok olmak için değil, mutlu bir akıbet için yarattı. Çünkü bir şeyi yok olmak için yaratmak faydasız boş bir iştir, o da şu âyette yüce Allah'ın ifade buyurduğudur: "Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?" Allah kullarını, sırf kendisine dönsünler ya da mutlu bir gelecek ve hayırla karşılık vermek için yaratmasının anlamsız olmadığını haber verdi. Biz bunu daha önce de zikretmiştik. Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak ve ancak hak ve adalet temelinde yarattık. Kıyâmet de mutlaka gelecektir meâlindeki âyetin kıyameti inkâr edenlere karşı iki delil olmak üzere iki açıdan getirilmiş olması mümkündür. Birincisi: Zikrettiğimiz üzere, eğer kıyâmet olmasaydı, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri, özellikle yok olmak için yarattığı ortaya çıkardı. Bir şeyi özellikle sırf yok olmak için yaratmak, anlamsızdır ve gerçeğe aykırıdır. Özellikle amaçlanan bir akıbet olmaksızın binayı yapanın onu yıkmak için yapması gibi. İkincisi: Gökleri ve yeri boşuna yaratmakta düşmanlarla dostları eşit kabul etme söz konusudur. Oysa hikmette bunların birbirinden ayırtedilmesi gerekir. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: "Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır". Aslında onların zannı, Allah'ın gökleri ve yeri boşuna yarattığı şeklinde değildir, fakat dirilişi inkâr edince, onlardaki inanç, Allah'ın gökleri ve yeri boşuna yarattığı tarzında bir zanna dönüştü.

      Kıyamet de mutlaka gelecektir. Sen şimdi güzel bir şekilde hoşgörülü ol. Bazıları "fesfahi's-safhal-cemil (فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَمِيلَ) ifadesini şöyle yorumlamıştır: "Yani onlardan yüz çevir; dilleri ve fiilleri ile sana verdikleri eziyete karşılık verme." Kıyamet mutlaka gelecektir, sana verdikleri eziyetten ve o gün yaptıklarından dolayı senin yerine ben onları cezalandıracağım. Güzel bir şekilde hoşgörü meâlindeki beyan örfte eksiklik ve bozukluk içermeyen söz demektir. Yani Sen şimdi güzel bir şekilde hoşgörülü ol. Yani tam olarak nitelenen bir ahlâkla eksiklik ve bozukluk taşımayan bir hoşgörü ile davran. Güzel bir şekilde hoşgörülü ol meâlindeki beyanın onları hoş görme ve minnet altında bırakmama anlamına gelmemesi muhtemeldir. Sanki yüce Allah Hz. Peygambere, başa kakma tarzında olmayacak şekilde hoş görmeyi emretmiştir. Kıyamet mutlaka gelecektir. Sen hoş görmenin karşılığını göreceksin, onlar da sana yaptıkları eziyetin karşılığını görecekler.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Mâ (مَا)

        Etimolojik olarak olumsuzluk (nefiy) bildiren bir edattır.

        İbn Fâris, bu edatın temel işlevinin bir eylemi veya durumu mutlak olarak geçersiz kılmak, reddetmek ve olmadığını beyan etmek olduğunu belirtir. Ayette "halketmek" (yaratmak) fiilinin başına gelerek, kainatın tesadüfen, oyun olsun diye veya başıboş bir şekilde meydana gelmediğini; aksine her şeyin ardında reddedilemez bir ilahi irade bulunduğunu gramatik olarak mühürler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "-medi, -madı, yoktur" anlamlarına gelen bu olumsuzluk edatının, ayetin bağlamında göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin amaçsızca yaratıldığına dair her türlü zannı ve inkarı kesin bir dille reddettiğini kaydeder.

        Halaknâ (خَلَقْنَا)

        Etimolojik kökeni "h-l-k" köküne dayanır. Birinci çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) fiilidir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi ölçüp biçmek, takdir etmek, pürüzsüz hale getirmek ve yoktan var etmek" olduğunu belirtir. Ayette "biz yarattık" (halaknâ) denilmesi, evrenin içindeki her bir atomun ve galaksinin tesadüfi bir savrulma değil; bizzat Yüce Allah'ın mutlak ilmiyle "ölçülüp biçilerek" (takdir edilerek) varoluş sahnesine çıkarıldığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "halk" kavramını ikiye ayırır: Biri yoktan var etmek (ibdâ), diğeri ise mevcut bir maddeden yeni bir form oluşturmak (inşâ). Göklerin ve yerin yaratılışı için kullanılan bu fiil, mülkün tek sahibinin Allah olduğunu ve varlığın her zerresinin O'nun "Hâlık" (Yaratıcı) sıfatının bir tecellisi olduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kelami (teolojik) boyutunu inceler. "Halaknâ" (biz yarattık) vurgusu, deist veya materyalist evren tasavvurlarını yıkar. Allah, evreni yaratıp kendi haline bırakmamış; bizzat "biz" zamiriyle eylemi üzerine alarak, yaratmanın her an devam eden bir ilahi irade olduğunu beyan etmiştir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "biz yarattık, yoktan var ettik, ölçüp biçerek meydana getirdik" anlamlarına gelen mazi fiilin, ayetin bağlamında kâinatın ve içindeki nizamın bizzat Yüce Yaratıcı tarafından belirli bir hikmetle inşa edildiğini kesin bir dille nitelediğini kaydeder.

        Es-semâvâti (السَّمَاوَاتِ)

        Etimolojik kökeni "s-m-v" köküne dayanır. Başında belirlilik takısı (el) bulunan çoğul bir isimdir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "yükseklik, yücelik, üstte olmak ve bir şeyin tavanı" olduğunu belirtir. Yerin (arzın) zıddı olarak yukarıdaki her şeye "semâ" (çoğulu semâvât) denilmiştir. Ayette göklerin çoğul formda (semâvât) zikredilmesi, evrenin sadece görünen mavi kubbeden ibaret olmadığını; tabaka tabaka yükselen, fiziksel ve melekûtî boyutları olan muazzam bir derinliği ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "semâ" kelimesinin yüceliği temsil ettiğini açıklar. Kur'an terminolojisinde gökler, ilahi kudretin görkeminin, nizamın ve rahmetin (yağmur/vahiy) indiği yüksek makamın adıdır. Onların yaratılışındaki kusursuzluk, Yaratıcı'nın kemalini gösteren en büyük "ayet"tir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "gökler, gökyüzü tabakaları, yüce alemler" anlamlarına gelen çoğul ismin, ayetin bağlamında insanın başını kaldırıp baktığında gördüğü o sonsuz derinliği ve ilahi sanatı nitelediğini kaydeder.

        Ve'l-arda (وَالْأَرْضَ)

        Etimolojik kökeni "e-r-d" köküne dayanır. Başında atıf harfi (ve) ve belirlilik takısı (el) bulunur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "alçak, aşağıda olan, üzerinde yürünmeye elverişli, geniş ve yayılmış olan" olduğunu belirtir. Göklerin (semâvât) mutlak zıddı olarak, insanın üzerinde yaşadığı, rızıklandığı ve fıtraten bağımlı olduğu bu gezegene (arz) bu isim verilmiştir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fenomenolojik ve estetik dokusuna iner. Ona göre "arz" (yer), varlığın kesafet bulduğu, insanın ayaklarını bastığı ve imtihanın gerçekleştiği sahnedir. Gökler (yücelik) ile yer (alçaklık/madde) arasındaki bu denge, yaratılışın estetik ve ontolojik bütünlüğünü oluşturur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "yer, dünya, yeryüzü, zemin" anlamlarına gelen ismin, ayetin bağlamında insanın meskeni olan ve ilahi kudretle yaşama uygun hale getirilen bu kütleyi nitelediğini belirtir.

        Ve mâ (وَمَا)

        Etimolojik olarak "ve" (bağlaç) harfi ile umum (genellik) ve kapsam bildiren ism-i mevsul (şey, o şey ki) edatının birleşiminden oluşur.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv ve belagat kurgusunda bu yapının "atf-ı âmm" (geneli özele bağlama) işlevi gördüğünü belirtir. Gökler ve yer zikredildikten sonra "ve mâ" (ve o şeyler ki) denilmesi; göklerdeki yıldızlardan yerdeki karıncaya, iki alem arasındaki havadan, meleklerden ve henüz keşfedilmemiş her türlü varlıktan hiçbirinin bu yaratılış dairesinin dışında kalmadığını ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "ve o şeyler ki, her ne varsa" anlamlarına gelen bu ilgi zamirinin, ayetin bağlamında evrenin tüm bileşenlerini ve detaylarını bu ilahi yaratma eylemine dahil ettiğini kaydeder.

        Beynehümâ (بَيْنَهُمَا)

        Etimolojik olarak mesafe, ara ve ilişki bildiren "beyne" zarfı ile ikil (tesniye) üçüncü şahıs "hümâ" (o ikisi) zamirinin birleşiminden oluşur.

        İbn Fâris, "b-y-n" kökünün hem "ayrılmak" hem de "açıklanmak/netleşmek" anlamlarına geldiğini belirtir. "Beyne" zarfı, iki şey arasındaki ilişkiyi ve boşluğu niteler. Zamir ise göklere ve yere racidir. Bu tamlamayla (ikisinin arası), yaratılışın sadece uç noktalarda (gök ve yer) değil, aradaki her türlü bağda ve atmosferde de kusursuz bir nizamla sürdüğü vurgulanır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "o ikisinin arasında, aralarında" anlamlarına gelen bu zarflı yapının, ayetin bağlamında kâinattaki tüm varlık sınıflarını ve onların birbirleriyle olan münasebetlerini kapsadığını belirtir.

        İllâ (إِلَّا)

        Etimolojik olarak "istisna" bildiren, kendinden önceki genel yargıdan bir durumu veya şartı ayıran edattır.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin belagatinde bu edatın "hasr" (sınırlandırma) işlevi gördüğünü ifade eder. "Biz bunları yaratmadık... ancak şu şartla yarattık" (mâ halaknâ... illâ) kalıbı, yaratılışın tek ve değişmez gayesini (hakkı) ilan etmek için kullanılan en güçlü edebi vurgudur. Bu yapı, yaratılışın başka hiçbir "ikinci" amacı (oyun, eğlence, tesadüf) olamayacağını kesin bir dille reddeder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "ancak, sadece, şundan başka değil" anlamlarına gelen bu edatın, ayetin bağlamında kâinatın varoluş sebebini tek bir hakikate (hakk'a) hasrettiğini kaydeder.

        Bi'l-hakkı (بِالْحَقِّ)

        Etimolojik kökeni "h-k-k" köküne dayanır. Başında "-ile, sayesinde, -e dayalı" anlamlarına gelen "bi" harf-i ceri ve belirlilik takısı (el) bulunur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin yerli yerinde olması, değişmez gerçeklik, adalet, hikmet ve şüphe götürmez doğruluk" olduğunu belirtir. Ayette "Bi'l-hakkı" (hak ile / hakka dayalı olarak) denilmesi; evrenin yaratılışında hiçbir abeslik (saçmalık), adaletsizlik ve amaçsızlık bulunmadığını; aksine her şeyin ilahi bir hikmete, bir ölçüye ve ebedi bir hakikate göre inşa edildiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "hak" kavramını "batıl"ın zıddı olarak tanımlar. Batıl; çürük, dayanıksız ve amaçsız olandır. Hak ise; sağlam, kalıcı ve ulvi bir gayesi olandır. Allah gökleri ve yeri "hak ile" yaratmıştır; yani onların varlığı, Allah'ın varlığının, birliğinin ve adaletinin (esma-i hüsnasının) yeryüzündeki sarsılmaz birer "hakikat" belgesidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik sisteminde "hak" kavramının merkezi rolünü tahlil eder. Kur'an'da yaratılışın "bi'l-hak" olması, evrenin ciddi (moral) bir temel üzerine oturduğunu gösterir. Doğa olayları sadece fiziksel süreçler değil, aynı zamanda etik bir sorumluluğun zeminidir. Hak, varlığın yasasıdır (Law of Being).

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kelami ve felsefi ağırlığına odaklanır. "Hak ile yaratmak", abesle iştigali reddeder. Bu kavram, kıyametin (hesap gününün) zorunluluğuna kapı açar. Eğer evren "hak ile" yaratılmışsa, bu hakikatin bir hesap ve sonuç aşaması olmalıdır. Hak, yaratılışın ciddiyetidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "gerçek olarak, hikmetle, adalete uygun, amaçlı ve doğru bir şekilde" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında kâinatın ve insanın yaratılışındaki mutlak ciddiyeti, hikmeti ve ebedi gayeyi nitelediğini kaydeder.

        Ve inne (وَإِنَّ)

        Etimolojik olarak "ve" (bağlaç) harfi ile kesinlik bildiren "inne" (muhakkak ki / şüphesiz ki) pekiştirme edatının birleşiminden oluşur.

        Celaleddin el-Suyuti, bu edatın yaratılış gerçeğinden (halk) doğrudan o yaratılışın sonuç aşamasına (saat/kıyamet) geçişte bir "mühür" işlevi gördüğünü belirtir. Göklerin "hak ile" yaratıldığını söyledikten sonra "ve inne" (ve şüphesiz ki...) denilmesi, kıyametin de aynı "hak" yasasının bir gereği ve kaçınılmaz sonucu olduğunu gramatik olarak perçinler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "ve muhakkak ki, şüphesiz ki" anlamlarına gelen bu yapının, ayetin bağlamında kıyamet saatinin geleceğine dair hiçbir şüpheye yer olmadığını vurguladığını belirtir.

        Es-sâate (السَّاعَةَ)

        Etimolojik kökeni "s-v-a" köküne dayanır. Başında belirlilik takısı (el) bulunur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "zamanın bir cüzü, anlık süre ve belirli bir vakit" olduğunu belirtir. Kur'an terminolojisinde belirlilik takısıyla "Es-sâate" (O Saat), kıyametin kopacağı, dünya hayatının sona erip hesabın başlayacağı o muazzam ve tayin edilmiş "tek anı" ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, kıyamete "saat" denmesini iki sebebe bağlar: Birincisi, onun ansızın ve tek bir saniyede (anlık) gerçekleşecek olması; ikincisi ise o vaktin (saatin) Allah katında tam olarak takdir edilmiş (bilinmiş) olmasıdır. Saat, zamanın nihayetidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik evreninde "Saat" kavramını tahlil eder. Bu kelime, tarihin çizgisel (lineer) akışının ilahi bir müdahaleyle durdurulacağı o mutlak kırılma noktasıdır. Saat, yaratılışın (halaknâ) "hak ile" (bi'l-hak) olduğunun ispatlanacağı, amellerin tartılacağı o büyük kozmik mahkemenin başlangıç zili niteliğindedir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "vakit, zaman dilimi, an" anlamlarına gelen, ancak ayetin bağlamında kıyamet vaktini, dünyanın sonunu ve hesap gününü niteleyen bu kelimenin, o vaktin şüphesiz geleceğini ifade ettiğini kaydeder.

        Le-âtiyetün (لَآتِيَةٌ)

        Etimolojik kökeni "e-t-y" köküne dayanır. Başındaki "le" harfi, tekit (pekiştirme) lam'ıdır. İsmi fail (etken) formunda, dişil bir kelimedir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "gelmek, varmak ve ulaşmak" olduğunu belirtir. Ayette "le-âtiyetün" (elbette gelecektir / gelmektedir) denilmesi; kıyamet saatinin sadece gelecekte bir ihtimal olmadığını, onun tıpkı üzerine doğru hızla gelen bir varlık gibi (aktif bir eylemle) bize doğru yaklaşmakta olduğunu ifade eder. Tekit lam'ı (le), bu gelişin engellenemez ve ertelenemez olduğunu gramatik olarak mühürler.

        Celaleddin el-Suyuti, belagat açısından bu kelimenin mazi (geçmiş) veya muzari (geniş zaman) fiil yerine ism-i fail (gelen/gelici) formunda seçilmesinin, o olayın "vuku bulma özelliğinin" (subût) sürekliliğini ve kesinliğini bildirdiğini ifade eder. Saat, gelme sıfatıyla mühürlenmiştir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "mutlaka gelecek olan, gelip çatacak olan, ulaşacak olan" anlamlarına gelen bu kelimenin, ayetin bağlamında kıyametin kopmasının kaçınılmaz bir gerçek olduğunu ve her an yaklaştığını nitelediğini kaydeder.

        Fasfahı (فَاصْفَحِ)

        Etimolojik kökeni "s-f-h" köküne dayanır. Başında "fe" (öyleyse/şu halde) takibiye harfi bulunan emir kipidir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin eni, geniş yüzeyi, sayfa (safha) ve bir şeyi yana çevirmek" olduğunu belirtir. Ayette "fasfah" (yüz çevir / bağışla) emri; birinin hatasına karşı yüzünü (safha) ekşitmeden, gönlünü daraltmadan, o sayfayı (safhayı) güzellikle çevirip kapatmak, yani "görmezden gelerek affetmek" anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "safh" kavramını "afv" (affetmek) kavramından daha üstün bir makam olarak tanımlar. "Afv", cezadan vazgeçmektir; "safh" ise yapılan hatayı tamamen zihinden ve kalpten silmek, o sayfayı hiç açılmamış gibi kapatıp muhatabın yüzüne vurmamaktır. Bu, peygamberi ahlakın zirvesidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin psikolojik ve tebliğsel boyutuna odaklanır. "Göklerin hak ile yaratıldığı ve kıyametin mutlaka geleceği" gerçeğinden sonra bu emrin gelmesi muazzam bir tesellidir. Allah Hz. Peygamber'e (s.a.v.) adeta şunu demektedir: "Kâinatın mutlak sahibi benim ve hesap günü şüphesiz gelecektir; o halde sen şu cahil ve inatçı insanların eziyetlerine takılıp kalma, onlara karşı gönlünü geniş tut (safh et), nihai hükmü bana bırak."

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "yüzünü çevir, hoş gör, sayfayı kapat, bağışla, görmezden gel" anlamlarına gelen emir fiilinin, ayetin bağlamında Hz. Peygamber'in (s.a.v.) müşriklerin cahillik ve hakaretlerine karşı gösterdiği o yüce sabrı ve asil bağışlamayı nitelediğini kaydeder.

        Es-safha (الصَّفْحَ)

        Etimolojik kökeni "s-f-h" köküne dayanır. "Fasfah" fiilinin mef'ul-ü mutlakı (pekiştiricisi) olan masdardır.

        İbn Fâris, bu kelimenin "bağışlama" eylemini somutlaştırdığını belirtir. "Safh ederek bağışla" (asfahı's-safha) kalıbı, bağışlamanın yarım yamalak değil, tam bir "safh" (sayfa çevirme) niteliğinde olması gerektiğini ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "bağışlamak, hoş görmek, sayfa çevirmek" anlamlarına gelen masdarın, ayetin bağlamında emredilen affetme eyleminin niteliğini pekiştirdiğini belirtir.

        El-cemîle (الْجَمِيلَ)

        Etimolojik kökeni "c-m-l" köküne dayanır. Başında belirlilik takısı (el) bulunur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bütünlük, topluluk, güzellik ve zarafet" olduğunu belirtir. Ayette "safh" (bağışlama) eyleminin sıfatı olarak gelen "cemîl" (güzel/zarif), bağışlamanın içinde hiçbir kınama, başa kakma, gizli bir öfke veya sitem barındırmaması gerektiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "sabrun cemîl" (güzel bir sabır) tabirinde olduğu gibi "safhun cemîl"in de (güzel bir bağışlama) insanın iç dünyasında hiçbir fırtına koparmadan, tam bir teslimiyet ve zerafetle gerçekleştirilen eylem olduğunu açıklar. Bu, Allah'ın "Cemîl" sıfatının mümin ahlakındaki yansımasıdır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fenomenolojik ve estetik dokusuna iner. Ona göre "cemîl", varlığın ahlaki bir sanata dönüşmesidir. Bağışlamak zordur; ancak onu "güzellikle" (cemîl) yapmak, intikam duygusunun o çirkinliğini ruhun estetiğiyle (zarafetiyle) yok etmektir. "Güzellikle bağışla" emri, peygamberin ruhundaki o muazzam estetik dengeyi (sükuneti) muhafaza etme çağrısıdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "güzel, zarif, onurlu, lekesiz, sitemsiz" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında emredilen hoşgörü ve bağışlamanın hiçbir incitici ve kırıcı unsur taşımayan o en asil ve nezih şeklini nitelediğini kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X