Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hicr Sûresi, 81. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hicr Sûresi, 81. Ayet

    وَاٰتَيْنَاهُمْ اٰيَاتِنَا فَكَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veâteynâhum âyâtinâ fekânû ‘anhâ mu’ridîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Oysa onlara âyetlerimizi de gönderdik, fakat bunlara sırt çevirdiler."

      Oysa onlara âyetlerimizi de gönderdik, fakat bunlara sırt çevirdiler. Burada ayat (آيات) kelimesinin Allah'ın birliğini gösteren deliller ve mûcizeler anlamına gelmesi ihtimali vardır. Bütün mücizeler; Allah'ın birliğinin delilleri ve elçilik mûcizeleri mânasına da gelebilir. Sırt çevirdiler, yani kabul etmediler demektir. Çünkü kabul etmeyince ondan yüz çevirmiş olurlar. Yahut âyetlerden yüz çevirdiler, yani onları yalanladılar.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve ateynâhüm (وَآتَيْنَاهُمْ)

        Etimolojik kökeni "e-t-y" köküne dayanır. Başındaki "ve" (bağlaç/atıf) harfi, if'al babında mazi (geçmiş zaman) fiil olan "ateynâ" (biz verdik/getirdik) ve sonundaki üçüncü çoğul şahıs "hüm" (onlara) zamirinin birleşiminden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir yere gelmek, varmak, bir şeyi beraberinde getirmek, kolaylıkla ve cömertçe vermek, ihsan etmek" olduğunu belirtir. Ayetteki "atâ" (if'al babında: i'tâ) fiili, zoraki bir alımdan ziyade, Yüce Allah'ın Semûd kavmine bizzat kendi katından lütfettiği, onların gözlerinin önüne kadar "getirip sunduğu" o apaçık mucizevi ihsanı (mucizeyi) ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "i'tâ" (vermek/sunmak) kavramını sıradan bir hediyeleşmeden ayırır. Ona göre bu eylem, verilen şeyin (mucizenin) değerini ve verenin (Allah'ın) kudretini muhataba mazeret bırakmayacak kadar net bir şekilde ulaştırmaktır. Onlar mucize istediler, Allah da "biz onlara verdik/getirdik" diyerek, ilahi hüccetin (delilin) Semûd kavminin ayağına kadar hiçbir eksiklik olmaksızın sunulduğunu kaydeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki teolojik ve psikolojik şiddetine odaklanır. "Biz onlara verdik" eylemi, peygamberin (Hz. Salih'in) kendi şahsi bir marifeti olmadığını, o harikulade olayın (kayadan çıkan dişi devenin) bizzat melekût aleminin fail-i mutlakı (Allah) tarafından icra edildiğini gösterir. Failin Allah olması, kavmin inkarını basit bir "ikna olmama" durumundan çıkarıp, bizzat "ilahi lütfa karşı nankörlük" boyutuna taşır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "biz onlara verdik, onlara getirdik, sunduk, lütfettik" anlamlarına gelen if'al babındaki fiilin, ayetin bağlamında Yüce Allah'ın, Hz. Salih'in peygamberliğini tasdik etmek ve o inatçı kavmi (Semûd'u) ikna etmek üzere kendi kudretinden kopardığı o olağanüstü ve apaçık mucizeleri bizzat onlara tahsis ettiğini kesin bir dille nitelediğini kaydeder.

        Âyâtinâ (آيَاتِنَا)

        Etimolojik kökeni "e-y-y" veya "e-v-y" köküne dayanır. Çoğul "âyât" (ayetler/işaretler) ismine birinci çoğul şahıs "nâ" (bizim) iyelik zamirinin eklenmesiyle oluşmuştur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin varlığına, mahiyetine veya yönüne delalet eden açık işaret, nişane, damga, alamet ve mucize" olduğunu belirtir. Ayette "ayetlerimiz" (âyâtinâ) kelimesinin tekil (ayet) değil de çoğul formda kullanılması, Semûd kavmine sadece meşhur "dişi deve" mucizesinin değil; peygamberin kendi şahsiyeti, ahlakı, getirdiği mesajın hakikati ve doğadaki diğer tüm ilahi işaretlerin koca bir bütün (ayetler paketi) olarak sunulduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "âyet" kavramını incelerken, bunun "zahir (görünen) olanı kavrayarak batın (gizli) olana ulaşmayı sağlayan mutlak delil" olduğunu açıklar. "Âyâtinâ" (bizim ayetlerimiz) tamlamasındaki "bizim" aidiyeti, o mucizelerin sıradan doğaüstü fenomenler (sihir vb.) olmadığını; doğrudan Allah'ın varlığına, birliğine ve iradesine açılan, üzerinde Yaratıcının "kendi şahsi damgası" bulunan kozmik belgeler olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel ve semiyotik (göstergebilimsel) evreninde "âyet" kavramının işlevini tahlil eder. Semûd kavmi, dağları yontarak cansız kayalardan "kendi ayetlerini" (şaheserlerini) yaratmış ve bunlarla kibirlenmişti. Allah ise onlara o kayanın içinden çıkan canlı bir deve vererek "kendi ayetlerini" (âyâtinâ) sundu. Bu kelime, insanın kibriyle ürettiği sahte göstergeler (binalar) ile Tanrı'nın yarattığı hakiki göstergeler (ayetler) arasındaki o devasa teolojik çatışmanın merkezindeki terimdir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fenomenolojik ve estetik dokusuna iner. Ona göre "âyet", varlığın sessiz yüzüne vurulmuş konuşkan bir ilahi mühürdür. Semûd kavminin o sarp yurdu (Hicr), ilahi estetiğin (mucizenin) tecelli ettiği yerdi. "Âyâtinâ" (bizim ayetlerimiz), Allah'ın o kavmin aklına, kalbine ve bizzat gözlerinin içine estetik ve kusursuz bir kanıt olarak indirdiği o sarsılmaz ilahi varoluş delilleridir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "bizim işaretlerimiz, mucizelerimiz, delillerimiz, nişanelerimiz" anlamlarına gelen çoğul kelimenin, ayetin bağlamında Yüce Allah'ın, Semûd halkını hidayete erdirmek için gönderdiği, onların gözleriyle gördükleri ve hakikati inkar edilemez kılan o eşsiz ve peş peşe gelen ilahi kanıtları nitelediğini kaydeder.

        Fe-kânû (فَكَانُوا)

        Etimolojik kökeni "k-v-n" köküne dayanır. Başındaki "fe" (bunun üzerine, öyleyse, oysa) takibiye/atıf harfi ve nakıs mazi fiilin çoğul formu olan "kânû" (idiler / oldular) birleşiminden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir durumun meydana gelmesi, var olmak, bulunmak ve zaman içinde bir süreklilik (istikrar) kazanmak" olduğunu belirtir. Mazi formdaki bu nakıs fiil (kânû), ardından gelen eylemin (yüz çevirmenin) anlık, tesadüfi veya geçici bir sürçme olmadığını; onların bu inkarı köklü bir varoluş haline, istikrarlı ve değişmez bir sosyolojik karaktere dönüştürdüklerini ifade eder.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv (dilbilgisi) ve belagat kurgusunu incelerken, başındaki "fe" (takibiye ve ta'kib) harfinin cümlenin iki zıt kutbunu nasıl sarsıcı bir şekilde birbirine bağladığını tahlil eder. "Biz onlara ayetlerimizi (mucizelerimizi) verdik" şeklindeki mutlak lütuf cümlesinin hemen peşinden "Fe..." (Buna rağmen/bunun üzerine) bağlacıyla inkarın zikredilmesi, Semûd kavminin nankörlüğünün ve yüz çevirmesinin o apaçık delillere rağmen gösterilmiş ne kadar akıl almaz ve acınası bir cüret olduğunu gramatik bir şokla (tezatla) hissettirir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "oysa onlar ...idiler, bunun üzerine onlar ...durumuna geçtiler" anlamlarına gelen nakıs fiilin, ayetin bağlamında Semûd kavminin kendilerine lütfedilen o sarsılmaz mucizelere rağmen takındıkları, inatla sürdürülen ve karakter haline gelmiş o kronik inkar/ilgisizlik tutumunu belirttiğini kaydeder.

        Anhâ (عَنْهَا)

        Etimolojik olarak uzaklaşma, ayrılma, geçiş ve sınır bildiren "an" (-den, -dan) harf-i ceri (edatı) ile dişil tekil üçüncü şahıs "hâ" (ona/ondan) zamirinin birleşiminden oluşur.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv örgüsünü incelerken, buradaki "hâ" zamirinin bizzat bir önceki kelime olan çoğul "âyât" (ayetler) kelimesine raci olduğunu (döndüğünü) belirtir. Arapçada akılsız çoğullar tekil müennes (dişil) hükmünde olduğu için "hâ" kullanılmıştır. "An" (den/dan) edatı ise, cümlenin sonundaki "yüz çevirme" (i'râz) eyleminin sadece soyut bir düşünceden değil, bizzat o apaçık mucizelerin (ayetlerin) ta kendisinden fiziksel ve zihinsel bir kopuşu işaretler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "ondan, onlardan, o şeyden" anlamlarına gelen bu edatlı zamirin, ayetin bağlamında Semûd kavminin sırt döndüğü, uzaklaştığı ve umursamadığı şeyin doğrudan doğruya Allah'ın onlara lütfettiği o eşsiz "mucizeler/ayetler" olduğunu kesin bir dille belirttiğini kaydeder.

        Mu'ridîn (مُعْرِضِينَ)

        Etimolojik kökeni "a-r-d" köküne dayanır. İf'al babında, nasb/cer (nesne/durum) halinde çoğul ism-i fail (etken) kalıbındadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin eni, genişliği, yan tarafı, bir şeyi ortaya koymak, sunmak veya birine yan/arka tarafını dönmek" olduğunu belirtir. "İ'râz" (if'al babında mu'rid olmak), birisine yüzüyle değil, omuzunu veya yan tarafını (arzını) dönerek onu dikkate almamak, sırt çevirmek ve ilgisizce çekip gitmek demektir. Ayette Semûd kavminin mucizelere karşı tavrını niteleyen bu kelime, sadece zihinsel bir reddedişi değil; kasten bakmamayı, görmezden gelmeyi ve o hakikatin yanından kibirle (yan çizerek) geçip gitmeyi ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "i'râz" kavramını, kişinin hakikati bilmesine veya gözünün önünde durmasına rağmen iradeli ve kibirli bir şekilde ondan yüzünü çevirmesi olarak tanımlar. Semûd kavmi Hz. Salih'in devesini (mucizeyi) yalanlarken (tekzib) aynı zamanda ondan "mu'rid" oldular (yüz çevirdiler). Bu, hakikatin o sarsıcı aydınlığı karşısında kör taklidi yapmaktır; "Eğer bakarsam inanmak zorunda kalırım, o halde yüzümü çevireyim" şeklindeki o hastalıklı psikolojik kaçışın ta kendisidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik ve anlambilimsel sisteminde "i'râz" eylemini, kafirin veya müşrikin varoluşsal "ilgisizlik" zırhı olarak tahlil eder. Kur'an'da Tanrı'nın "ayetleri" (işaretleri) her yerdedir ve insandan beklenen şey bunlara tefekkürle "yönelmek"tir (ikbâl). "Mu'rid" olmak (yüz çevirmek) ise, evrensel tebliğe karşı geliştirilen en koyu sağırlıktır. Semûd kavmi, o koca kayadan çıkan deveye (ayete) bakmayı reddederek, aslında ontolojik olarak kendilerini Tanrı'nın merhamet ve iletişim dairesinin (vahyin) dışına kilitlediler.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin kıssadaki dramatik sosyolojisine odaklanır. Hicr ahalisi (Semûd), dağlara yonttukları evleriyle muazzam bir teknolojik ve estetik kibre sahipti. Peygamberin getirdiği mucize onların bu kibrini tehdit ettiği için, o mucizeye iman etmek yerine onu "küçümseyerek" yanından geçip gitmeyi (mu'ridîn) tercih ettiler. Yüz çevirmek, burada sıradan bir ret değil; statükoyu ve ekonomik düzeni korumak adına hakikate uygulanan planlı bir boykot ve ambargodur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "yüz çevirenler, sırt dönenler, ilgilenmeyip arka çıkanlar, kasten görmezden gelenler" anlamlarına gelen ism-i fail çoğul kelimenin, ayetin bağlamında Semûd kavminin, kendilerine sunulan o sarsılmaz ve apaçık ilahi ayetler (mucizeler) karşısında kibre kapılarak inatla ve bilinçli bir sağırlıkla hakikatten kaçışlarını kesin bir dille nitelediğini kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X