Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hicr Sûresi, 80. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hicr Sûresi, 80. Ayet

    وَلَقَدْ كَذَّبَ اَصْحَابُ الْحِجْرِ الْمُرْسَل۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velekad keżżebe ashâbu-lhicri-lmurselîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Kuşkusuz Hicr halkı da peygamberleri yalancılıkla suçladılar."

      Kuşkusuz Hicr halkı da peygamberleri yalancılıkla suçladılar. Tevilciler bu âyet hakkında şöyle demişlerdir: Hicr ashabı Salih ve Semûd kavmidir. Onlar yine dediler ki: Hicr, bir vadinin adıdır. Yine denildi ki: Hicr, vadinin kenarında yer alan bir köyün adı olup bu kavim o köye nispet edilmiştir. Kuşkusuz Hicr halkı da peygamberleri yalancılıkla suçladılar. Tevilci âlimler şöyle demişlerdir: Gönderilen elçiler anlamındaki "el-murselin (الْمُرْسَلِينَ) sözü ile Allah Teâlâ sadece Salih'i kastetmekle birlikte, bütün elçileri zikretmiştir. Çünkü Salih onları, diğer elçilerin çağırdığı dine çağırıyordu. Salih'i yalanlayınca, bütün peygamberleri de yalanlamış oldular. Çünkü her elçi bütün elçilere iman etmeye çağırır, dolayısıyla bunlardan birini yalanlayınca hepsini yalanlamış olur. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve lekad (وَلَقَدْ)

        Etimolojik olarak atıf ve yemin başlangıcı bildiren "ve" harfi, tekit (pekiştirme) bildiren "lam" harfi ile mazi (geçmiş zaman) fiillerinin başına gelerek kesinlik (tahkik) bildiren "kad" edatının birleşiminden oluşur.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv (dilbilgisi) ve belagat kurgusunu incelerken, bu üçlü yapının (ve-le-kad) Kur'an'da geçmişe dair bir hadiseyi naklederken kullanılabilecek en şiddetli kesinlik ve yemin formlarından biri olduğuna dikkat çeker. Lût ve Eyke kavimlerinin helakinden sonra, söz Semûd kavmine (Ashâbü'l-Hicr'e) geçerken; "Andolsun ki, şeksiz şüphesiz..." (Ve lekad) ibaresinin kullanılması, anlatılacak olan yalanlama (tekzib) eyleminin ve ardından gelen helakin, tarihi bir söylenti değil, sarsılmaz bir ilahi kayıt (vakıa) olduğunu gramatik olarak mühürler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "andolsun ki, şüphesiz ki, gerçek şu ki" anlamlarına gelen ve anlamı üçlü bir yapıyla pekiştiren bu edat kombinasyonunun, ayetin bağlamında Hicr ahalisinin peygamberleri yalanlamasındaki o cüretkar ve mutlak inkar durumunu hiçbir şüpheye yer bırakmaksızın teyit ettiğini belirtir.

        Kezzeba (كَذَّبَ)

        Etimolojik kökeni "k-z-b" köküne dayanır. Tef'il babında mazi (geçmiş zaman) fiilidir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "gerçeğin zıddı, bir şeyin aslına muhalif olması, doğruyu örtmek ve yalan" olduğunu belirtir. Tef'il babında kullanılan "kezzeba" (yalanladı / yalancı saydı) fiili, sadece dille söylenen sıradan bir yalanı değil; muhatabın (peygamberin) getirdiği hakikati bilinçli, sistemli ve kasti bir şekilde reddedip onu toplum önünde "yalancılıkla" suçlama eylemini (tekzibi) ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "kizb" ve "tekzib" kavramlarını sıradan bir bilgi eksikliğinden (cehaletten) ayırır. Ona göre tekzib, kişinin kalben doğru olduğunu bildiği veya sezdiği bir gerçeği, kibri, inadı veya menfaati uğruna dışarıya karşı şiddetle reddetmesi ve o gerçeği getireni karalamasıdır. Hicr halkının (Semûd kavminin) "kezzeba" fiiliyle anılması, onların peygamberin sunduğu mucizeyi (salih peygamberin devesini) bizzat gözleriyle görmelerine rağmen o hakikate karşı açtıkları ontolojik savaşı niteleyen sarsıcı bir fiildir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde "tekzib" kavramının "tasdik" ve "sıdk" (mutlak doğruluk/iman) kavramlarıyla olan evrensel ontolojik çatışmasını tahlil eder. Kur'an'da "yalanlama" (kezzeba), epistemolojik bir itiraz değil, teolojik bir isyandır. Hicr halkı sadece bir sözü yalanlamamış; varoluşun hakikatine, ilahi hiyerarşiye ve insanın fıtri kulluk sözleşmesine karşı topyekûn bir "kizb" (yalan/inkar) bataklığına saplanmıştır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki psikolojik ve tarihsel inat boyutuna odaklanır. Kavimlerin helak edilme gerekçelerinin başında gelen "kezzeba" eylemi, peygambere karşı örgütlü bir itibarsızlaştırma operasyonudur. Hicr ahalisi, dağları yontarak inşa ettikleri o devasa ve güvenli şehirlere güvenerek ahlaki bir kibre kapılmışlar ve bu kibir onları peygamberin o sade ve sarsıcı çağrısını hiç düşünmeden "yalanlamaya" itmiştir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "yalanladı, yalancı saydı, gerçeği inkar edip reddetti" anlamlarına gelen tef'il babındaki fiilin, ayetin bağlamında Semûd kavminin (Hicr halkının) kendilerine hakikati tebliğ etmek üzere gönderilen Hz. Salih'i ve onun şahsında tüm ilahi mesajı inatla ve bilinçli bir kibre kapılarak yalanlamalarını kesin bir dille nitelediğini kaydeder.

        Ashâbü (أَصْحَابُ)

        Etimolojik kökeni "s-h-b" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyle beraber bulunmak, ayrılmamak, eşlik etmek, korumak ve mülkiyet/aidiyet bağı kurmak" olduğunu belirtir. Çoğul formdaki "ashâb" (sahipler, ehl, ahaliler, yoldaşlar) kelimesi, bir insanın sıradan bir mekanda bulunmasını değil; o coğrafyaya, inanca veya ideolojiye bütünüyle entegre olmuş, oranın sosyolojik ve psikolojik olarak ayrılmaz bir parçası (sahibi) haline gelmiş kitlesel yapıyı ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "suhbet" (arkadaşlık/aidiyet) kavramının hem bedensel hem de zamansal/mekansal güçlü bir bitişikliği gerektirdiğini açıklar. Kur'an, Semûd kavmini ismen zikretmek yerine "Ashâbü'l-Hicr" (Hicr ahalisi / Hicr'in sahipleri) tamlamasını kullanarak, o kavmin kimliğinin, sığındıkları ve oydukları o sarp kayalık coğrafyayla (Hicr ile) ne kadar kibirli ve kopmaz bir şekilde bütünleştiğine dikkat çeker.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sosyo-teolojik sınıflandırmasında "ashâb" kelimesinin kullanımını tahlil eder. Kur'an, helak edilen toplumları genellikle isyan ederek mülkiyet iddia ettikleri ve kibirlendikleri mekanlarına göre etiketler (Ashâbü'l-Eyke, Ashâbü'l-Hicr gibi). Bu tamlama, Hicr halkının ilahi otoriteyi reddederek tamamen o taş yontma medeniyetine (dünyevi mekana) "ashâb" (bağlı/yoldaş) olduklarını, kimliklerini taştan aldıklarını gösteren ontolojik bir damgadır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "sahipler, ehl, sakinler, mensuplar, ahali" anlamlarına gelen çoğul kelimenin, ayetin bağlamında coğrafi bir bölgeye (Hicr'e) yerleşen, orayı yurt edinen ve o taşlık bölgeyle isimleri özdeşleşen Semûd kavmini nitelediğini kaydeder.

        El-Hicri (الْحِجْرِ)

        Etimolojik kökeni "h-c-r" köküne dayanır. Başında belirlilik takısı (el) bulunur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "engel olmak, men etmek, çevrelemek, yasaklamak, katılık, sağlamlık ve taş" olduğunu belirtir. Aklın insanı kötülükten "alıkoymasına" hicr dendiği gibi, insanın içine girip dışarıdaki tehlikelerden "korunduğu" etrafı çevrili mekana veya katılığıyla geçit vermeyen taşa/kayaya da "hicr" (veya hacer) denir. Ayette bu kelime, Şam ile Hicaz arasındaki o meşhur sarp kayalık vadinin (Medâin-i Salih) özel ismidir. O halk, bu dağları (taşları) yontarak kendilerine dışarıdan erişilmez "korunaklı/engelli" (hicr) evler yapmışlardır.

        Râgıb el-İsfahânî, "hicr" kavramını incelerken, bunun korunmuş, yasaklanmış ve etrafı çevrilmiş sınır anlamına geldiğini açıklar. Semûd kavminin yurduna "El-Hicr" denmesi, onların coğrafyalarının aşılmaz sarp kayalıklardan oluşması ve kendilerini ilahi azaptan bile "koruyacaklarına" (men edeceklerine) inandıkları o kibre dayalı muhkem (taş/hicr) mimarilerini simgeler. Ancak ilahi adalet, o "hicr"i (aşılamaz denilen sınırı) paramparça edecektir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayetteki coğrafi ve tarihi bağlamına odaklanır. "El-Hicr", Hz. Salih'in peygamber olarak gönderildiği, bugün Suudi Arabistan sınırları içinde Medâin-i Salih (Al-Hijr) olarak bilinen, Nebatiler ve Semûd kavmi tarafından kayalara oyulmuş görkemli anıt mezarların ve evlerin bulunduğu antik bölgenin adıdır. Bu halk, dağları yontarak yaptıkları o "taş" (hicr) evlerin kendilerini ölümsüz kılacağını sanmışlardır.

        Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerindeki edebi ve coğrafi kurguyu incelerken, Kur'an'ın ilk muhatapları olan Kureyşlilerin bu coğrafyaya olan aşinalığına dikkat çeker. "El-Hicr", Mekkelilerin ticaret kervanlarıyla Şam'a giderken bizzat içinden geçtikleri, o devasa oyma taş yapıları gördükleri muazzam bir antik enkaz alanıdır. Kur'an, "El-Hicr" kelimesini kullanarak uzak bir mitos anlatmaz; doğrudan muhataplarının görsel ve kültürel hafızasında yer alan o kayalık mimariyi teolojik bir ibret anıtı (ayet) olarak kullanır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fenomenolojik ve estetik dokusuna iner. Ona göre "hicr", varlığın o katı, tavizsiz ve taşlaşmış halidir. Semûd kavmi sadece dağları (hicr) yontarak evler inşa etmemiş, aslında ahlaklarını ve kalplerini de "hicr" (taş) gibi katılaştırmışlardı. Onlar peygamberin o canlı, narin ve fıtri mesajını reddederek cansız kayalara (hicr) ve mülkiyet kibrine sığınmışlardı. Estetik bir paradoks olarak; en güvendikleri o sarp kayalıklar (Hicr), gökten gelen bir sayha (ses) karşısında onlara mezar olmuş, katılık mutlak kudret karşısında ezilmiştir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte kök anlamı "taş, kayalık, korunaklı yer, yasak bölge" olan kelimenin, ayetin bağlamında Hz. Salih'in kavmi olan Semûd toplumunun yaşadığı, dağlara ve kayalara oyulmuş görkemli evleriyle bilinen Şam ile Hicaz ticaret yolu üzerindeki o meşhur tarihi ve sarp coğrafyanın (Medâin-i Salih) adını kesin bir dille nitelediğini kaydeder.

        El-Mürselîn (الْمُرْسَلِينَ)

        Etimolojik kökeni "r-s-l" köküne dayanır. Başında belirlilik takısı (el) bulunur. İf'al babından çoğul ism-i mef'ul (edilgen) kalıbındadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi sakin ve yumuşak bir şekilde salıvermek, ardı ardına yönlendirmek, bir mesajı veya kişiyi belirli bir hedefe göndermek" olduğunu belirtir. Kur'an terminolojisinde "risâlet" (elçilik) ve "mürsel" (gönderilmiş olan), doğrudan doğruya Yüce Allah tarafından hakikati insanlara ulaştırmak üzere (yumuşaklıkla ve peş peşe) özel olarak seçilip görevlendirilmiş peygamberleri ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "mürsel" kavramının sadece "gönderilen" değil, sırtında çok ağır ve kutlu bir emanet (risalet) taşıyan yükümlü kişi olduğunu açıklar. Ayette, Hicr ahalisinin "gönderilenleri / elçileri" (el-mürselîn) yalanladığı çoğul bir formda ifade edilmiştir. Oysa onlara gönderilen peygamber tek bir kişiydi (Hz. Salih). Ancak ilahi sistemde, hakikati getiren tek bir elçiyi yalanlamak, aynı hakikatin (tevhidin) taşıyıcısı olan "tüm peygamberlik kurumunu" ve bütün elçileri (mürselîn) yalanlamakla ontolojik olarak eşdeğerdir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kelami (teolojik) zeminini tahlil eder. Semûd (Hicr) kavmi Hz. Salih'i inkar ettiğinde, sadece kendi içlerinden çıkan bir adama itiraz etmemişler; Allah'ın yer ile gök arasına kurduğu o vahiy iletişim hattını, "risalet" (elçilik) kurumunun o evrensel meşruiyetini kökten reddetmişlerdir. Bu yüzden Kur'an, o kibirli ahalinin suçunu tekilleştirmez; onları "Mürselîn'i" (bütün elçileri) yalanlayanlar olarak mahkum edererek suçun kozmik boyutunu (şirki) büyütür.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "gönderilmiş olanlar, elçiler, resuller" anlamlarına gelen ism-i mef'ul çoğul kelimenin, ayetin bağlamında Hicr halkının bizzat kendi peygamberleri Hz. Salih'i yalanlamalarının, Allah'ın tevhid mesajını taşıyan bütün "peygamberlik zincirini" inkar etmek anlamına geldiğini ve onların fıtrata karşı topyekûn bir isyan içinde olduklarını kesin bir dille nitelediğini kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X