وَاِنْ كَانَ اَصْحَابُ الْاَيْكَةِ لَظَالِم۪ينَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hicr Sûresi, 78. Ayet
Daralt
X
-
"Eyke halkı da gerçekten bir zâlimler topluluğu idi."
Yani Eyke halkı zâlim idiler. Eyke, içiçe ve sık ağaçların çok olduğu bir yerdir. Onlar burada idiler. Gayzada iken Allah onlara Şuayb'i (a.s.) gönderdi. Bazı tevilciler Hz. Şuaybın (a.s.) iki kavme; bir kere Gayza halkına, bir kere de Medyen halkına gönderildiğin söylemiştir. Nitekim âyete "Medyen halkına kardeşleri Şuaybı gönderdik"; başka bir âyette de: "Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla suçladı. Şuayb onlara şöyle demişti: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?"
Eyke halkı da gerçekten bir zâlimler topluluğu idi. Yüce Allah kâfirlere değişik adlar vermiştir; bir kere zâlimler, bir defa fâsıklar ve müşrikler demiştir. Zulüm ismi bazan küfür ve şirk dışındaki işlere de söylenir. Fisk ismi de böyle, küfür ve şirk dışındaki işler için kullanılır. Hem küfür, küfür isminden dolayı çirkin olmamıştır. İman ismi de öyle, iman isminden dolayı güzel olmamıştır. Çünkü hiçbir mümin yoktur ki bazı şeyleri inkâr edip bazı şeylere iman etmiş olmasın. Yüce Allah: "Kim tâğûtu inkâr edip Allah'a iman ederse... buyurmuştur.
Yorumu Yorumla
-
Ve in (وَإِنْ)
Etimolojik olarak "ve" (bağlaç) harfi ile şeddesi düşürülerek hafifletilmiş (muhaffefe) "inne" (şüphesiz/muhakkak ki) pekiştirme edatının birleşiminden oluşur.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv (dilbilgisi) ve belagat kurgusunu incelerken, buradaki "in" edatının şart (eğer) bildiren edat olmadığını; aksine "inne" (şüphesiz) edatının şeddesinin düşürülerek hafifletilmiş (in-i muhaffefe) hali olduğunu belirtir. Bu gramatik yapı, cümleye başındaki "ve" bağlacıyla birlikte Lût kavminin kıssasından Eyke halkının kıssasına geçiş yaparken, her iki kavmin de aynı ilahi yasa (sünnetullah) gereği "şüphesiz ve muhakkak" cezalandırıldığına dair kesin bir tekit (pekiştirme) köprüsü kurar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "ve şüphesiz ki, muhakkak ki, doğrusu" anlamlarına gelen bu edatın, ayetin bağlamında Eyke halkının da Lût kavmi gibi isyanları sebebiyle zalimlerden olduklarını ve o değişmez ilahi adalete tabi tutulduklarını kesin bir dille nitelediğini kaydeder.
Kâne (كَانَ)
Etimolojik kökeni "k-v-n" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir durumun meydana gelmesi, var olmak, bulunmak ve bir hal üzere sabitlenmek" olduğunu belirtir. Nakıs fiil olan "kâne", mazi (geçmiş/bildirme) formundadır. Eyke halkının (ashâbü'l-eyke) durumunu niteleyen bu fiil, onların zulmünün anlık bir hata olmadığını, onların geçmişten beri bu sapkınlık üzere var olduklarını (kâne) ve bu zulmü kalıcı bir sosyolojik karaktere dönüştürdüklerini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "kevn" kavramını, varlığın zaman içinde süreklilik ve istikrar kazanması olarak tanımlar. "Kâne" fiili, Eyke halkının zulüm ve haksızlıkta (özellikle ticari ahlaksızlıkta) ne kadar inatçı ve kararlı bir tutum içinde olduklarını, haksızlığı geçici bir sürçme değil bir "yaşam biçimi" olarak benimsediklerini gösterir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "idi, oldu, ...durumundaydı" anlamlarına gelen nakıs fiilin, ayetin bağlamında Eyke ahalisinin peygamberleri Hz. Şuayb'a karşı gösterdikleri inkar ve isyan halinin kronikleşmiş, köklü ve kalıcı bir zulüm durumu olduğunu belirttiğini kaydeder.
Ashâbü (أَصْحَابُ)
Etimolojik kökeni "s-h-b" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyle beraber bulunmak, ayrılmamak, eşlik etmek ve mülkiyet/aidiyet bağı kurmak" olduğunu belirtir. Çoğul formdaki "ashâb" (sahipler, ahaliler, yoldaşlar) kelimesi, bir coğrafyaya, inanca veya ideolojiye bütünüyle entegre olmuş, oranın ayrılmaz bir parçası haline gelmiş kitleleri ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "suhbet" (arkadaşlık/aidiyet) kavramının hem bedensel hem de zamansal/mekansal bir bitişikliği gerektirdiğini açıklar. Eyke halkı için "Ashâbü'l-Eyke" tamlamasının kullanılması, o kavmin o sık ormanlık coğrafyayla (Eyke ile) salt fiziksel değil, sosyolojik ve psikolojik olarak tamamen bütünleştiklerini, güçlerini ve şımarıklıklarını o coğrafyanın sağladığı zenginlikten aldıklarını gösterir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde "ashâb" kelimesinin kullanımını tahlil eder. Kur'an, insanları genellikle inançlarına (Ashâbü'l-Cenne / Cennet ehli) veya isyan ederek kibirlendikleri coğrafyalarına/mekanlarına (Ashâbü'l-Eyke, Ashâbü'r-Ress) göre sınıflandırır. Bu tamlama, o toplumun kimliğinin, oturdukları o verimli ama şirke bulaşmış topraklarla (ormanla) nasıl mühürlendiğini gösteren sosyo-teolojik bir etikettir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "sahipler, ehl, mensuplar, ahali" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında coğrafi bir bölgeye ismini veren "Eyke" (sık ağaçlık) alanında yaşayan, Hz. Şuayb'ın peygamber olarak gönderildiği ancak inkarda direten o bilindik tarihi topluluğu kesin bir dille nitelediğini kaydeder.
El-Eyketi (الْأَيْكَةِ)
Etimolojik kökeni "e-y-k" köküne dayanır. Başında belirlilik takısı (el) bulunur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "ağaçların dallarının birbirine girmesi, iç içe geçmiş sık ağaçlık, gür orman" olduğunu belirtir. Medyen bölgesine yakın olduğu bilinen bu coğrafya, ismini üzerindeki o görkemli ve girift bitki örtüsünden almıştır.
Arthur Jeffery, kelimenin filolojik arkaplanını incelerken, Kur'an'daki "Eyke" kelimesinin Arapça kökenli olmakla birlikte, tarihsel ve coğrafi bir özel isim (toponim) olarak kullanıldığına işaret eder. Ehl-i Kitap kaynaklarında doğrudan bir karşılığı olmasa da, Kuzeybatı Arabistan'daki (Medyen havzası civarı) verimli ve ağaçlık bir vahanın Kur'an terminolojisindeki adıdır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayetteki coğrafi ve tarihi bağlamına odaklanır. "El-Eyke", Hz. Şuayb'ın gönderildiği ve ticari ahlaksızlıklarıyla (ölçü ve tartıda hile yapmalarıyla) bilinen Medyen halkının yaşadığı coğrafyanın ormanlık kısmıdır. Putperestlikleri de muhtemelen bu "Eyke" (kutsal kabul edilen sık ağaç) kültüyle bağlantılıdır. Onlar, ormanın o karanlık ve sık dokusunu kendi ticari hilelerine ve şirklerine devasa bir mekân (tapınak) edinmişlerdir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fenomenolojik ve estetik dokusuna iner. Ona göre "Eyke" (sık orman/iç içe geçmiş ağaçlar), yeryüzünün verimliliğini, gölgesini ve ilahi estetiği simgeler. Ancak insan, bu ilahi lütfu (ormanı) bir mülkiyet ve tahakküm kibrine dönüştürerek orada "Zâlim" olmuştur. Ağaçların dallarının birbirine girmesi gibi, Eyke ahalisinin hileleri, günahları ve yalanları da birbirine girmiş, ahlaki bir kördüğüme (karanlığa) dönüşmüştür.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "sık ağaçlık, orman, dalları birbirine girmiş koruluk" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında Hz. Şuayb’ın elçi olarak gönderildiği, Medyen yöresinde yer alan ve ağaçlık olduğu için bu isimle anılan putperest, ticarette hilekâr o tarihi topluluğun yaşadığı spesifik coğrafyayı ifade ettiğini kaydeder.
Le-zâlimîn (لَظَالِمِينَ)
Etimolojik kökeni "z-l-m" köküne dayanır. Başındaki "le" harfi, tekit (pekiştirme) lam'ıdır. Çoğul ism-i fail (etken) formundadır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi kendisine ait olmayan yere koymak, eksiltmek, hakkı çiğnemek ve aydınlığın (nurun) zıddı olan karanlık (zulmet)" olduğunu belirtir. Zulüm, hem fıtri aydınlığın sönmesi (karanlık) hem de ontolojik bir sınır ihlalidir. Başındaki tekit lam'ıyla (le) "elbette zalimlerdi" şeklinde kurulan bu kelime, Eyke halkının haksızlığı (özellikle ölçü ve tartıda çalmayı) bilinçli, sistematik ve karanlık bir yaşam felsefesi haline getirdiklerini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "zulm" kavramını incelerken, adaletin mutlak karşıtı olduğunu belirtir. Adalet, eşyayı yerli yerine koymak (fıtrata ve hakkaniyete uymak) iken; zulüm, eşyanın yerini ve ölçüsünü bozmaktır. Eyke halkı, ticarette ölçü ve tartıyı bozarak, insanların hakkını eksilterek (zulmederek) sosyolojik dengeyi tahrip etmiş, "Zâlimîn" (zulmedenler) sıfatını kendilerine ontolojik bir kimlik olarak yapıştırmışlardır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde "zulm" kelimesinin çok boyutlu (polisemik) yapısını tahlil eder. Kur'an'da "zalim", sadece başkasına eziyet eden zorba değil; asıl "kendi nefsine haksızlık eden" ve ilahi sınırı (hududullahı) çiğneyerek kendi varoluşsal karanlığını (zulmetini) inşa eden kişidir. "Le-zâlimîn" kelimesi, Eyke halkının ticari hileleriyle aslında kendi ruhlarını çürüttüklerini ve ilahi felaketlerini bizzat kendi elleriyle çağırdıklarını gösteren sarsıcı bir tespit kelimesidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kelami ve tarihsel şiddetine odaklanır. Kur'an, kıssalardaki helak nedenini asla Allah'ın keyfi bir cezalandırması olarak sunmaz. Lût kavminin ardından hemen Eyke halkına geçilmesi ve cümlenin "le-zâlimîn" (şüphesiz onlar da zalimlerdi) hükmüyle mühürlenmesi, helakin evrensel gerekçesini (illetini) ortaya koyar: Allah durduk yere bir kavmi helak etmez; ceza ancak o kavmin, peygamberin uyarılarına rağmen kendi özgür iradesiyle ahlaki sınırları yıkarak "zalim" olmayı tercih etmesinin mutlak ve hukuki sonucudur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "kesinlikle zalimler, haksızlık edenler, haddi aşanlar" anlamlarına gelen ism-i fail çoğul kelimenin, ayetin bağlamında Eyke halkının Hz. Şuayb'ı yalanlamaları, şirk koşmaları ve özellikle ticarette (ölçü ve tartıda) hile yaparak insanlara ait hakkı gasp etmeleri sebebiyle ilahi gazabı hak eden zorba bir topluluk olduklarını kesin bir dille nitelediğini kaydeder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla