اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّم۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hicr Sûresi, 75. Ayet
Daralt
X
-
"İşte bunda ibret alacak olanlar için dersler vardır."
İbret alacaklar için. Bazıları buna firaset kökünden للمتفرسين feraset sahipleri için anlamı vermişlerdir. Bu konuda Ebû Saîd el-Hudrînin rivayet ettiği bir hadis nakledilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: "Müminin ferasetinden sakının, çünkü o Allah'ın nuru ile bakar" Râvi dedi ki; sonra Hz. Peygamber (s.a.) “inne fî zâlike leâyâtin li'l-mütevessimîn (إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّمِينَ) ayetini okudu. Eğer bu haber doğru ise ve haberin ardından Hz. Peygamber'in (s.a.) bu âyeti okuduğu da doğru ise tamamdır. Bazıları "li'l-mütevessimîn" (لِلْمُتَوَسِّمِينَ) kelimesine, ibret alanlar anlamı vermiştir. Bu kelimenin anlamı hakkında "düşünenler" de "nazar edenler" de denilmiştir. Zikrettiklerine göre o ibret alanlar için bir mûcizedir, fakat anılanlar için hangi yönden mûcize olduğunu açıklamamışlardır. Bunun birkaç yoruma ihtimali vardır. Birincisi "leâyâtin li'l-mütevessimîn (لَآيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّمِينَ). Peygamber'in (a.s.) elçiliğine itibar edenler için demektir. Çünkü, İbrahim (a.s.) ile Lût (a.s.) kıssalarını olduğu gibi Kur'ânda zikretmiştir. Oysa o bunlara şahit olmadı. Bu da Hz. Peygamber'in (s.a.) doğruluğuna ve peygamberliğinin delilini işaret eder.
İkincisi: Bu İbrahim (a.s) ile Lût'un (a.s.) verdikleri haberin doğru olduğunun bir delilidir. Çünkü onlar kendi kavimlerine, azabın ineceğini ve başka tehditleri haber veriyorlardı. Bu da bütün peygamberlerin verdikleri haberlerin doğru olduğuna işaret eder.
Üçüncüsü: Onlardan helâk edilenlerin helâkinin yalanlamaları sebebiyle ve kurtarılanların kurtulmasının da iman ve tasdik etmeleri sebebiyle gerçekleştiğini hatırlayanlar içindir.
Dördüncüsü: Helâk olmuş kavimlerden geride izler kalmıştır; dolayısıyla bu izler bu olayı hatırlayanlar için bir delil olur.
Bunun aslı şudur: yüce Allah, bunda ibret alacak olanlar için dersler olduğunu zikretti. Yani bu, takva sahibi müminler için demektir. İbret alma ve düşünme inananlar içindir, çünkü onlardan inananlar yararlanırlar. "Mütevessim" (متوسم) bir alâmete bağlı olarak bir şeyi bilen kişidir. "Müteferris" (متفرس) de böyledir; başkasındaki bir alâmeti görerek bir şeyi bilendir. Başkasının ne sebeple yok olduğuna bakar, bu sayede yaptığı işten vazgeçer ve bu olaydan öğüt ahr. Bu kişi bir şeyi sadece mânaya bağlı olarak bilen ve bilmiş gibi görünen kimse gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
İnne (إِنَّ)
Etimolojik olarak cümlenin anlamını kesinleştiren ve haberi pekiştiren (tekit) bir edattır.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv (dilbilgisi) ve belagat kurgusunu incelerken, bu edatın "kıssa" bölümünden "hisse" (ibret/sonuç) bölümüne geçişteki o muazzam sarsıcı ve mühürleyici işlevine dikkat çeker. Lût kavminin helakini anlatan o dehşetli olay örgüsü bitmiş; "İnne" (Şüphesiz ki, muhakkak ki) edatıyla söz, olayın kendisinden o olayın arkasındaki evrensel ve reddedilemez ilahi yasaya (sünnetullaha) kesin bir dönüş yapmıştır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "şüphesiz, muhakkak ki, doğrusu" anlamlarına gelen ve anlamı pekiştiren bu edatın, ayetin bağlamında Lût kavminin başına gelen o korkunç sonun içinde barındırdığı evrensel mesajların ve alınması gereken derslerin kesinliğini vurguladığını belirtir.
Fî (فِي)
Etimolojik olarak zarfiyet (içindelik, kapsayıcılık) bildiren bir harf-i cerdir (edattır).
İbn Fâris, bu edatın temel işlevinin "bir şeyin başka bir durumun, mekanın veya olayın içine bütünüyle girmesi, onun tarafından kuşatılması" olduğunu belirtir. Ayette "fî zâlike" (bunun içinde) şeklinde kullanılarak, ilahi ayetlerin (ibretlerin) o helak hadisesinin dış yüzeyinde değil, bizzat o enkazın, o acının ve o tarihi yıkımın "içine" derince gizlenmiş/yerleştirilmiş olduğunu gösterir. İbret, olayın merkezindedir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "-de, -da, içinde, hakkında" anlamlarına gelen bu edatın, ayetin bağlamında tefekkür edilmesi gereken ilahi derslerin bizzat o helak olayının "içinde" mündemiç (içkin) olduğunu belirttiğini kaydeder.
Zâlike (ذَلِكَ)
Etimolojik olarak Arapçada "zâ" (şu/bu) işaret ismine, uzaklık ve yücelik bildiren "lâm" ile muhataplık bildiren "kef" harfinin eklenmesiyle oluşan bir işaret zamiridir (şu, o).
Râgıb el-İsfahânî, "zâlike" işaret zamirinin yakın mesafe (hâzâ) için değil, mekansal, zamansal veya mahiyet olarak "uzakta / derinde / yücede" olan şeyleri göstermek için kullanıldığını belirtir. Ayette bu kelime, geride kalan taş yığınlarına veya toprağa değil; o kavmin işlediği günahın büyüklüğü ile Allah'ın onlara verdiği o emsalsiz ve dehşetli cezanın (helakin) oluşturduğu o muazzam felsefi/teolojik bütünlüğe işaret eder.
Celaleddin el-Suyuti, belagat açısından bu işaret zamirinin zihinsel bir toparlama (tecessüm) işlevi gördüğünü ifade eder. "İşte bunda" (fî zâlike) denilerek, uzun uzadıya anlatılan meleklerin gelişi, kavmin taşkınlığı ve şehrin altüst edilişi sahnelerinin tamamı tek bir kelimenin (zâlike) içine paketlenerek okuyucunun/dinleyicinin aklına devasa bir ibret tablosu olarak sunulur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "şu, o, işte bunda" anlamlarına gelen işaret zamirinin, ayetin bağlamında Lût kavminin o ibretlik kıssasına, başlarına gelen o dehşet verici azaba ve yeryüzünden siliniş biçimlerine atıfta bulunduğunu belirtir.
Le-âyâtin (لَآيَاتٍ)
Etimolojik kökeni "e-y-y" veya "e-v-y" köküne dayanır. Başındaki "le" harfi, cümlenin başındaki "inne" edatının haberine gelen ve kesinliği bir kat daha artıran pekiştirme (tekit) lam'ıdır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin varlığına, mahiyetine veya yönüne delalet eden açık işaret, nişane, damga, alamet ve mucize" olduğunu belirtir. Ayette "elbette ayetler (işaretler) vardır" denilmesi, Sodom şehrinin kalıntılarının sadece jeolojik bir enkaz olmadığını; aksine her bir yanık taşın, her bir çukurun Allah'ın adaletine ve fıtrata isyanın bedeline "işaret eden" somut birer teolojik okuma metni (ayet) olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "âyet" kavramını incelerken, bunun "zahir (görünen) olanı kavrayarak batın (gizli) olana ulaşmayı sağlayan delil" olduğunu açıklar. Yıkılmış bir şehir zahirdir; onun ardındaki ilahi irade ve ceza yasası ise batındır. "Le-âyâtin" kelimesi, o tarihi yıkıntıyı sıradan bir harabeden çıkarıp, Yaratıcı'nın insana konuştuğu açık bir "metne/delile" dönüştürür. Çoğul kullanılması, oradan çıkarılacak derslerin tek boyutlu olmadığını gösterir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde "âyet" (işaret) kavramının evrensel boyutunu tahlil eder. Kur'an, doğadaki olayları da, tarihteki yıkımları da "âyet" olarak okur. Lût kavminin akıbeti, evrenin dokusuna işlenmiş trajik bir ayettir. Bu kelime, Kur'an'ın tarihi sadece geçmiş bir hikaye olarak değil, her an yeniden okunması ve deşifre edilmesi gereken canlı bir "göstergeler sistemi" (semiyotik bir alan) olarak kurduğunu gösterir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fenomenolojik ve estetik dokusuna iner. Ona göre "âyet", varlığın o sessiz yüzündeki ilahi yara izi, konuşan estetik bir mühürdür. O sapkın kavim yeryüzünün fıtratını bozmuştu; Allah da o fıtratı bozanları haritadan silerek oraya ebedi bir "âyet" (ibret anıtı) dikmiştir. Enkaz, ilahi adaletin yeryüzüne bıraktığı en sert, en okunaklı estetik formdur (işarettir).
Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerindeki edebi ve eskatolojik kurguyu incelerken, "âyet" kavramının retorik gücüne odaklanır. Kur'an, o dönemin muhataplarına (Mekkelilere) yanından geçip gittikleri o eski ölü şehirleri (Sodom, Hicr vb.) birer "âyet" olarak sunarak; tarihi, Hz. Muhammed'in peygamberliğini kanıtlayan görsel bir mahkeme salonuna, o yıkıntıları da inkar edilemez birer "şahide" dönüştürür.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "işaretler, deliller, alametler, nişaneler, ibretler" anlamlarına gelen, başı tekit lam'ı ile pekiştirilmiş çoğul ismin, ayetin bağlamında Lût kavminin fıtrata aykırı cürümleri sebebiyle uğradığı o kökten helakin, aklını kullananlar için Allah'ın kudretini ve azabını gösteren reddedilemez, çok boyutlu ve açık kanıtlar bütünü olduğunu kesin bir dille nitelediğini kaydeder.
Lil-mütevessimîn (لِلْمُتَوَسِّمِينَ)
Etimolojik kökeni "v-s-m" köküne dayanır. Başındaki "li" (için, -e mahsus) harf-i ceri ve belirlilik takısı (el) ile tefe'ul babında çoğul ism-i fail (etken) formunda birleşmiştir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin üzerine işaret koymak, damga vurmak, nişanlamak ve bir iz bırakmak (vesm)" olduğunu belirtir. İnsanın yüzündeki ifadeye ve alamete "simâ" denmesi de bu köktendir. "Mütevessim" (çoğulu mütevessimîn) ise; o vurulan damgayı (vesmi) görebilen, dışarıdaki işarete (simâya) bakarak o şeyin içyüzünü, gerçeğini ve ardındaki saklı manayı derin bir sezişle anlayan, "işaretleri okuma uzmanı" demektir.
Râgıb el-İsfahânî, "vesm" ve "mütevessim" kavramlarını tasavvufi ve bilişsel bir derinlikle tahlil eder. Ona göre "mütevessim", feraset (keskin içgörü) sahibidir. Zahiri (dış görünüşü) sadece gözüyle değil, aklının ve kalbinin nuruyla okuyan kişidir. Lût kavminin enkazına sıradan bir adam baktığında sadece taş ve toprak görür; ancak bir "mütevessim" baktığında, o taşların üzerindeki "ilahi damgayı" (vesm/azap mührünü) görür ve oradan evrensel bir ahlak yasası devşirir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki kognitif (bilişsel) ve seçici işlevine odaklanır. Ayet, ibret almanın pasif bir eylem olmadığını çok net bir kelimeyle (mütevessim) ortaya koyar. "Ayeler/ibretler" herkes için orada, apaçık durmaktadır; ancak o ayetler sadece "mütevessimîn" (işaretleri derinlemesine okuma zahmetine katlanan, satır aralarını görebilen, aklını çalıştıran o seçkin zihinler) için gerçek bir anlam ifade eder. Olaydan ders çıkarmak, aktif bir entelektüel ve ahlaki "okuma" (tefekkür) eylemidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik semantiğinde bu kelimenin evrendeki "ayetleri" (işaretleri) deşifre etme kabiliyetiyle bağını kurar. Kur'an insanı, evreni bir metin gibi okumaya davet eder. Bu okumayı (hermeneutik faaliyeti) gerçekleştiren fail, "mütevessim"dir. O, görünürdeki yıkımdan görünmez olan ilahi adalete doğru zihinsel bir sıçrama yapabilen, tarihsel kalıntıların üzerindeki o sessiz "ilahi damgaları" (vesmi) çözebilen aktif mümin aklıdır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kelami ve tasavvufi zeminini incelerken, bu ayetin Hz. Muhammed'in (s.a.v) "Müminin ferasetinden sakının, çünkü o Allah'ın nuruyla bakar" hadisinin doğrudan Kur'ani kökeni olduğunu belirtir. O yıkılmış şehirlere bakıp sadece coğrafi bir çöküntü değil, ahlaki bir çöküşün sonucunu (sünnetullahı) görebilmek, ancak kalbi fıtrat nuruyla aydınlanmış "mütevessimlerin" (işaret/simâ okuyucularının) işidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "bir şeyin alamet ve işaretine bakarak onun mahiyetini ve içyüzünü anlayanlar, feraset sahipleri, keskin bir sezişle ibret alanlar, iz sürenler" anlamlarına gelen ism-i fail çoğul kelimenin, ayetin bağlamında Lût kavminin başına gelen o sarsıcı helak hadisesinin zahiri boyutunu aşıp, kalbî ve aklî bir derinlikle (ferasetle) o yıkımın ardındaki ilahi iradeyi okuyabilen ve bundan varoluşsal bir ders çıkarabilen o uyanık zihinleri nitelediğini kaydeder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla