وَجَٓاءَ اَهْلُ الْمَد۪ينَةِ يَسْتَبْشِرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hicr Sûresi, 67. Ayet
Daralt
X
-
Ve câe (وَجَاءَ)
Etimolojik kökeni "c-y-e" köküne dayanır. Başındaki "ve" (atıf/bağlaç) harfidir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir yere yönelmek, varmak, gelmek ve bir şeyin bizzat orada fiziken hazır bulunması" olduğunu belirtir. Ayette "ve geldi" (ve câe) şeklinde kurulan bu fiil, dışarıdaki o sapkın kalabalığın sadece bir niyet veya söylenti olarak değil, bütün o kaba ve tehditkâr bedensel ağırlıklarıyla Hz. Lût'un kapısına bizzat dayandıklarını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "mecî" (gelme) eylemini "ityân" (gelme/getirme) eyleminden ince bir çizgiyle ayırır. "Câe" fiili daha çok cismani, zorlu ve etkili gelişler için kullanılır. Şehir halkının (ehl-i medîne) gelişi sıradan bir ziyaret değil, peygamberin sükûnetini ve misafirlerin mahremiyetini zorbalıkla ihlal etmeye (tecavüze) yeltenen, son derece somut ve taşkın bir "baskın" mahiyetindedir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki dramatik sahne geçişindeki (kurgudaki) işlevine odaklanır. Bir önceki ayette melekût aleminde verilen o mutlak helak kararı (kaza) ve meleklerin Lût'a yaptıkları gizli bildirim anlatılırken; "ve câe" (ve geldi) fiiliyle kamera aniden dışarıya, sokağa, o kokuşmuş şehrin günahkâr kalabalığına döner. Bu fiil, ilahi koruma altındaki içerisi ile vahşi bir sapkınlığın kol gezdiği dışarısı arasındaki o korkunç çatışmayı (krizi) başlatan eylemdir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fenomenolojik ve estetik dokusuna iner. Ona göre "câe", varlığın bayağılaşmış (sapkın) halinin, saf ve masum olana (meleklere/misafirlere) doğru arsızca akışıdır. Sapkınlık sadece kendi içinde durmaz, hep ötekine "gelir" (câe), onu da kendi kirine bulaştırmak, o estetik sınırı (mahremiyeti) ihlal etmek ister. Bu geliş, şehvetin kör edici baskınıdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "ve geldi, ulaştı, çıkageldi" anlamlarına gelen fiilin, ayetin bağlamında Sodom halkının, Hz. Lût'un evine son derece yakışıklı genç erkeklerin misafir geldiğini haber aldıklarında, çirkin niyetlerini gerçekleştirmek üzere arsızca o haneye doğru akın etmelerini nitelediğini kaydeder.
Ehlü (أَهْلُ)
Etimolojik kökeni "e-h-l" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir insana veya bir mekana en yakın olanlar, aynı kaderi/mekanı paylaşanlar, mensubiyet, sakinler ve hane halkı" olduğunu belirtir. Ayette bu kelime, belli bir kan bağından ziyade, aynı günahın ve sapkınlığın etrafında kenetlenmiş, o iğrenç eylemi o coğrafyanın "ortak kimliği" haline getirmiş olan o kolektif yapıyı (ahaliyi) ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "ehl" kavramının sadece biyolojik bir birliktelik değil, aynı zamanda inanç, ahlak ve eylem birliği olduğunu açıklar. Hz. Lût'un peşinden gidenler nasıl ki tevhidi bir "âl/ehl" (kurtuluş ailesi) iseler; Lût'un kapısına dayanan bu kalabalık da "şehrin ehli" (ehlü'l-medîne) olarak, dalalette (sapkınlıkta) birleşmiş o karanlık sosyolojik ünitenin ta kendisidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sosyo-politik evreninde "ehl" kelimesinin bu ayetteki kullanımını tahlil eder. Kapıya dayananlar birkaç sapkın birey değildir; "şehrin ehli"dir. Bu, o toplumda fıtrata aykırı cinsel sapkınlığın (livâtanın) ne kadar kurumsallaştığını, marjinal bir suç olmaktan çıkıp tüm "ahaliyi" (ehli) harekete geçiren, o topluma "mensubiyetin" (aidiyetin) şartı haline gelen kitlesel bir histeriye dönüştüğünü gösterir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "halk, ahali, sakinler, bir yere mensup olanlar" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında Lût peygamberin tebliğini reddederek fıtrata savaş açmış, eşcinselliği meşrulaştırmış ve misafirlere tecavüz etmek için toplanmış olan o azgın Sodom toplumunu kesin bir dille nitelediğini belirtir.
El-Medîneti (الْمَدِينَةِ)
Etimolojik kökeni tartışmalı olmakla birlikte genellikle "m-d-n" veya "d-y-n" köklerine dayandırılır. Başında belirlilik (harf-i tarif) takısı olan "el" bulunmaktadır.
İbn Fâris, bu kelimenin kökenini iki farklı açıdan değerlendirir. Eğer "m-d-n" (bir yerde ikamet etmek, yerleşmek) kökünden geliyorsa, bedeviliğin (göçebeliğin) zıddı olarak kalıcı, yerleşik ve kuralları olan yerleşim yerini ifade eder. Eğer "d-y-n" (itaat, otorite, kanun, boyun eğmek) kökünden geliyorsa, belirli bir yasanın veya otoritenin hüküm sürdüğü "hüküm merkezi" anlamına gelir. Her iki durumda da Lût'un kavminin işlediği cürüm, çöldeki ilkel bir eylem değil; kuralları, yapıları ve yerleşik düzeni olan bir "şehirde" (medînede) organize bir şekilde işlenen bir suçtur.
Râgıb el-İsfahânî, "medîne" kelimesinin, medeniyetin, toplanmanın ve sosyalleşmenin merkezi olduğunu belirtir. Başındaki "el" takısı, o şehri sıradan bir yer olmaktan çıkarıp, Lût kıssasının o meşhur, bilindik ve karanlık başkenti (Sodom) olarak zihne nakşeder. Bu şehir, adaletin değil, sapkınlığın merkez üssüdür.
Arthur Jeffery, kelimenin filolojik arkaplanını incelerken, Arapça "medîne" (şehir) sözcüğünün Aramice/Süryanice "medîntâ" (yargı yeri, vilayet, yasa ile yönetilen kent) kelimesiyle doğrudan ve derin bir etimolojik bağı olduğunu kaydeder. Kur'an, Ehl-i Kitap metinlerinde de (Sodom ve Gomore) kentsel bir çöküşün sembolü olan bu coğrafyayı "el-Medîne" olarak anarak, o günahın kasabalı/göçebe bir azınlığın değil, "şehirleşmiş/kentleşmiş" koca bir uygarlığın ahlaki iflası olduğunu vurgular.
Gabriel Said Reynolds, "şehir" (medîne) kavramının İbrahimi metinlerdeki sembolik (arketipal) anlamına odaklanır. "Medîne", insanın doğadan koparak kendi kurallarını, kendi kibrini (Babil kulesi veya Sodom gibi) inşa ettiği yerdir. Lût'un uyarmaya çalıştığı bu "medîne", Tanrı'nın doğasına (fıtrata) karşı kentsel bir isyanın vücut bulmuş halidir ve melekler tam da bu isyan merkezini (şehri) haritadan silmek için gelmişlerdir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "şehir, kent, yerleşim merkezi" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında Hz. Lût'un peygamber olarak görevlendirildiği, ahlaksızlığın zirveye ulaştığı, belirlilik takısıyla (el) işaret edilen o melun ve helake mahkûm edilmiş tarihi Sodom şehrini ifade ettiğini kaydeder.
Yestebşirûn (يَسْتَبْشِرُونَ)
Etimolojik kökeni "b-ş-r" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "insan derisi (beşere), dış yüzey, bir şeyin dıştan görünmesi ve beklenmedik bir sevinç haberinin deride/yüzde kan akışını hızlandırarak bıraktığı aydınlık iz" olduğunu belirtir. İstif'al babında, muzari (şimdiki zaman) çoğul fiil formunda olan bu kelime (müjdeleşiyorlar / sevinç duyuyorlar), o sapkın kalabalığın misafirleri gördüğünde veya duyduğunda yüzlerinde beliren o arsız, şehvet dolu ve hastalıklı hazzı, derilerine (beşerelerine) vuran o taşkın iştahı ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "bişâret" (müjde/sevinç) kavramını, normal şartlarda kalbi ferahlatan ve insana ulvi bir mutluluk veren haberler için kullanıldığını açıklar. Ancak burada bu kelimenin (yestebşirûn) kullanımı sarsıcı bir trajedidir. İnsanın utanması, yüzünün kızarması ve yerin dibine geçmesi gereken bir an (misafire tecavüz niyeti), onların "beşerelerinde" (yüzlerinde) bir müjde ve sevinç olarak parlamaktadır. Bu, fıtratın ne kadar derin bir şekilde tersyüz edildiğinin kelimesidir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın nazmındaki (kelime dizilimindeki) edebi ve retorik ironiye dikkat çeker. "Müjdeleşmek/sevinmek" eylemi Kur'an'da genellikle ilahi rahmet, kurtuluş veya saf bir lütuf için kullanılır. Ayette o sapkın kalabalığın kapıya dayanırken "yestebşirûn" (sevinç ve müjde içindeler) fiiliyle resmedilmesi, muazzam bir kara mizahtır (ironidir). Onlar kendilerine kurban (zevk) geldiği için sevinmektedirler; oysa o sevindikleri şey (melekler), birazdan onların kökünü kazıyacak (dâbiri maktû' yapacak) olan mutlak azabın ta kendisidir. Ölüm meleklerini görüp de "sevinçle müjdeleşmek", cehaletin en karanlık boyutudur.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, fiilin kelami ve psikolojik zeminini tahlil eder. O kavim, günahı o kadar normalleştirmiş ve kanıksamıştır ki, artık yaptıkları kötülükten vicdan azabı (nedamet) duymamakta; tam tersine, kötülük yapma fırsatı bulduklarında bunu bir "müjde" (istibşar) gibi kutlamaktadırlar. İstif'al babının kattığı "talep ve oluşum" manası, onların bu günahı kendi içlerinde birbirlerini gaza getirerek, birbirlerine "müjdeleyerek" meşrulaştırdıklarını gösterir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin kıssadaki gaflet (körlük) vurgusuna odaklanır. Kapıya "müjdeleşerek" (yestebşirûn) gelen o kalabalık, varoluşsal bir körlük içindedir. Hz. Lût, o misafirlerin melekût aleminden ve azap için geldiğini (fıtri korkusuyla) sezmiş ve terlemişken; sapkın halk, şehvetin körlüğüyle o mutlak tehlikeyi (azap meleklerini) birer av sanıp "sevinç çığlıkları" atmaktadır. Gafletin en dehşetli anı, insanın helakine güle oynaya (yestebşirûn) koştuğu andır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "birbirlerine müjde veriyorlar, sevinçten yüzleri gülüyor, neşeyle coşuyorlar" anlamlarına gelen muzari fiilin, ayetin bağlamında Sodom halkının ahlaki çöküntüsünü, Hz. Lût'un evindeki yabancı misafirlere tecavüz etme düşüncesinin onlarda yarattığı o iğrenç, hastalıklı ve şuursuz sevinç halini (azaba doğru koşarkenki o gafleti) kesin bir dille nitelediğini kaydeder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla