Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hicr Sûresi, 66. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hicr Sûresi, 66. Ayet

    وَقَضَيْنَٓا اِلَيْهِ ذٰلِكَ الْاَمْرَ اَنَّ دَابِرَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَقْطُوعٌ مُصْبِح۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekadaynâ ileyhi żâlike-l-emra enne dâbira hâulâ-i maktû’un musbihîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Lûťa şu hükmü bildirdik: "Onlar, sabah vaktine girerken son ferdine kadar yok edilmiş olacaktır!"

      Lûťa şu hükmü bildirdik. "Kadayna (وَقَضَيْنَا) hakkında şöyle denildi: Bu O'na vahyettik demektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Biz kitapta İsrâiloğullarına şöyle bildirdik..." Yani onlara vahyettik. Bazıları da "ve kadaynâ ileyhi (وَقَضَيْنَا إِلَيْهِ) cmlesine şu anlamı vermiştir: Ona vardırdık ve bildirdik. Bu yorum Kisâî ve İbn Kuteybe'ya aittir. "Zalikel-emra" (ذَلِكَ الْأَمْرَ) sözüyle belirtilen Onlar, sabah vaktine girerken son ferdine kadar yok edilmiş olacaktır meâlindeki âyetin kastedilmesi ihtimali vardır. İşte bu, Allah'ın İbrahim'e vahyedip bildirdiği husustur. "Ve kadaynâ ileyhi zâlike'l-emra (وَقَضَيْنَا إِلَيْهِ ذَلِكَ الْأَمْرَ) cümlesinin "Muhammede (s.a.), sana ulaşan durumun/emrin, son ferdine kadar onların yok edilmiş olacağını vahyettik mânasına gelme ihtimali vardır. Onlar, sabah vaktine girerken son ferdine kadar yok edilmiş olacaktır meâlindeki âyetin Lûťa müjde olmak üzere ona vahyedilmiş olması anlamına gelmesi ihtimali de vardır. Yani onların nesli kesilecektir. Bu âyette onların neslinin kesileceğini bildirmek söz konusudur; nesillerinin kesilmesini bildirmede ise onların yok olacaklarını bildirmek vardır.

      Şunların ardı. Bazıları şunların aslı kesilmiştir demiştir. Bazıları kökleri kazmacaktır demiştir. "Musbihinden (مُصْبِحِينَ) sabah vaktine girdikleri zamanı, yani sabahın doğmaya başladığı zamanı kastediyor değildir, belki bununla güneşin dağma zamanını kastetmiştir. Görmez misin ki yüce Allah bir âyette şöyle buyurmuştur: "Nihayet ortalık aydınlanırken korkunç ses onları yakalayıverdi!". Güneşin doğması onun yükselmesi ve yer üzerine yayılması olayıdır. Bu da zikrettiğimiz görüşün doğruluğuna işaret eder. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır. "Sayhanın (الصيحة) birkaç yoruma ihtimali vardır. Birincisi: Allah sayha (الصيحة) kelimesini, onların süratli bir şekilde yok olması için zikretti. Yani korkunç bir ses kadar sürede helâk oldular demektir. İkincisi: Korkunç ses ile helâk edildiler yahut onlar yok edilince korkunç feryatta bulundular demektir. Sayha her türlü azabın adıdır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve kadaynâ (وَقَضَيْنَا)

        Etimolojik kökeni "k-d-y" köküne dayanır. Başındaki "ve" (bağlaç) harfi ile birinci çoğul şahıs "nâ" (biz) zamiriyle birleşmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir işi sağlamlaştırmak, bitirmek, kesin bir karara bağlamak, hükmetmek ve icra etmek" olduğunu belirtir. Ayette "kadâ" eylemi sadece teorik bir düşünce veya ihtimal değil; geri dönüşü olmayan, mühürlenmiş ve icra aşamasına geçmiş sarsılmaz bir ilahi mahkeme kararını (kaderi) ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "kadâ" kavramını incelerken bunun "hüküm" kelimesinden daha şiddetli bir kesinlik taşıdığını açıklar. Allah'ın "kadâ" etmesi (kadaynâ), varlık aleminde o işin ontolojik olarak tamamlandığını, artık değiştirilmesinin veya engellenmesinin imkansız hale geldiğini bildirir. Meleklerin Hz. Lût'a bu kararı "kadaynâ" fiiliyle iletmeleri, azabın (helakin) ilahi iradede çoktan kesinleştiğini ve vahiy (hüküm) olarak peygambere bildirildiğini gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde "kaza ve kader" kavramlarını tahlil ederken bu fiile dikkat çeker. "Biz karara bağladık" (kadaynâ) eylemi, mutlak otoritenin (Allah'ın) yeryüzündeki kötülüğe (Sodom'un sapkınlığına) karşı verdiği nihai eskatolojik reflekstir. Zaman durmuş, tartışma bitmiş ve ilahi kaza (yok etme kararı) o kavmin üzerine düşmüştür.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki teknik anlamının "vahyetmek, kesin olarak bildirmek" olduğuna işaret eder. Melekler, Allah'ın o dehşetli helak kararını (kaza) Lût peygambere bir "vahiy/kesin bildirim" olarak ulaştırmışlar, bu sayede peygamberin kendi kavmi için besleyebileceği en ufak bir kurtuluş ümidini bile ilahi bir kılıçla kesip atmışlardır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "hükmettik, karara bağladık, kesin olarak bildirdik, vahyettik" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında Yüce Allah'ın, Lût kavminin helakine dair verdiği o sarsılmaz ve geri döndürülemez ilahi fermanı elçileri vasıtasıyla Hz. Lût'a kesin bir dille ulaştırmasını nitelediğini kaydeder.

        İleyhi (إِلَيْهِ)

        Etimolojik olarak yönelme, hedef ve varış noktası bildiren "ilâ" (e/a, -e doğru) harf-i ceri ile üçüncü tekil şahıs iyelik zamiri "hi"nin (ona) birleşiminden oluşur.

        İbn Fâris, "ilâ" edatının bir eylemin, sözün veya kararın yöneldiği son noktayı ve mutlak muhatabı işaret ettiğini belirtir. "Kadaynâ" (hükmettik/bildirdik) fiilinin hedefi olarak zikredilen "ileyhi" (ona / Lût'a) ibaresi, ilahi vahyin (helak kararının) sapkın kavme değil, doğrudan o kavmin içindeki tek hakikat elçisine yöneltildiğini gösterir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv (dilbilgisi) örgüsünü incelerken, bu edatlı zamirin vahyin gizliliğine ve hususiliğine işaret ettiğini belirtir. Hüküm Lût'a (ileyhi) bildirilmiştir; çünkü operasyonun (kurtuluş ve helak) yöneticisi odur. Karar, kavmin haberi olmaksızın peygamberin şahsında tecelli ve emanet edilmiştir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "ona, ona doğru" anlamlarına gelen bu yönelme edatının, ayetin bağlamında kesinleşen helak fermanının (vahyinin) doğrudan doğruya Hz. Lût'un şahsına tebliğ edildiğini ve sırrın ona verildiğini kaydeder.

        Zâlike (ذَلِكَ)

        Etimolojik olarak Arapçada "zâ" (şu/bu) işaret ismine, uzaklık ve yücelik bildiren "lâm" ile muhataplık bildiren "kef" harfinin eklenmesiyle oluşan bir işaret zamiridir (şu, o).

        Râgıb el-İsfahânî, "zâlike" işaret zamirinin yakın mesafe (hâzâ) için değil, mekansal, zamansal veya mertebe (şan) olarak "uzakta / yücede" olan şeyleri göstermek için kullanıldığını belirtir. Ayette "şu/o" (zâlike) kelimesiyle işaret edilen şey sıradan bir olay değil; melekût aleminde karara bağlanmış olan o devasa ve dehşetli helak hadisesidir. Bu kelime, kararın büyüklüğünü (azametini) vurgular.

        Celaleddin el-Suyuti, belagat açısından bu işaret zamirinin, kendisinden sonra gelen ismin (el-emra) ciddiyetini ve telafisi imkansız ağırlığını zihinde somutlaştırmak (tecessüm) için bir köprü vazifesi gördüğünü ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "şu, o" anlamlarına gelen uzaklık/yücelik işaret zamirinin, ayette Lût kavmi hakkında melekler aracılığıyla bildirilen o son derece mühim ve mutlak ilahi kararı işaret etmek üzere kullanıldığını belirtir.

        El-Emra (الْأَمْرَ)

        Etimolojik kökeni "e-m-r" köküne dayanır. Başında belirlilik takısı (el) bulunmaktadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir işin yapılmasını istemek, buyurmak, durum, hadise ve önemli mesele" olduğunu belirtir. Kur'an'da "emr" kelimesi hem "talimat/buyruk" hem de "büyük iş/hadise" (şe'n) anlamında kullanılır. Ayette "zâlike'l-emra" (işte o mühim işi / emri) şeklinde belirli (marife) olarak zikredilmesi, Lût'un başından beri beklediği, meleklerin de uygulamak için indikleri o bilindik, spesifik ve mutlak "helak hadisesini" ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "emr" kavramını sıradan bir eylemden ayırarak, onun ilahi iradenin yeryüzündeki doğrudan tezahürü olduğunu açıklar. Meleklerin "o emri ona vahyettik" demesi, işin (helakin) meleklerin inisiyatifinden çıkarak doğrudan doğruya Allah'ın "Ol" (Kün) makamındaki o büyük kozmik emrine (fermanına) bağlandığını gösterir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fenomenolojik dokusuna iner. Ona göre "el-emr", varlığın sıradan akışını, nedenselliği ve zamanı donduran o mutlak ilahi müdahaledir. Sodom şehri kendi sapkın rutininde yaşarken, melekût aleminde o şehrin ipi çekilmiş ve "el-emr" (o büyük iş/hüküm) verilmiştir. Emrin verildiği yerde, biyoloji, sosyoloji ve itiraz biter; sadece "yıkım ve yeniden var ediş" konuşur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "iş, durum, hadise, emir, ferman, hüküm" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında Lût kavminin kökten yok edilmesini öngören o son derece vahim ve kesinleşmiş ilahi operasyonu (helak emrini) nitelediğini kaydeder.

        Enne (أَنَّ)

        Etimolojik olarak isim cümlelerinin başına gelerek anlamı masdarlaştıran (isimleştiren) ve aynı zamanda "şüphesiz ki, muhakkak ki, -dığı gerçeğini" anlamlarıyla haberi pekiştiren bir edattır.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv (dilbilgisi) örgüsünü incelerken, bu edatın bir önceki kelime olan "el-emra"nın (o işin/hükmün) mahiyetini açıklayan bir "bedel" veya "tefsir" (açıklama) cümlesini başlattığını tahlil eder. Hz. Lût'a bildirilen "o iş" nedir? İşte "enne" edatı bu soruyu yanıtlayarak, "şüphesiz şunların kökünün kazınacağı gerçeğini..." diyerek hükmün içeriğini şüpheye mahal bırakmayacak kati bir dille ifşa eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde kesinlik bildiren ve masdar işlevi gören bu edatın, ayetin bağlamında meleklerin Hz. Lût'a vahyettikleri "helak kararının" içeriğini, onun hiçbir tereddüt barındırmayan mutlak bir gerçeklik olduğunu vurgulayarak açıklamaya başladığını belirtir.

        Dâbira (دَابِرَ)

        Etimolojik kökeni "d-b-r" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin arka tarafı, peşi, sonu, sırtı ve geride kalan kalıntısı" olduğunu belirtir. Bir canlının sırtına veya arka uzvuna "dübûr" dendiği gibi, bir topluluğun zaman içinde geriye doğru uzanan köklerine veya ileriye dönük soyuna/nesline de "dâbir" denir. Ayette bu kelime, o sapkın kavmin sadece öndeki liderlerinin değil, ta "en arkadaki, en sondaki ferdine kadar" (kökünün ve soyunun) yok edileceğini mecazi ve sarsıcı bir dille ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "dâbir" kavramını bir cemaatin veya neslin "kökünü kazımak, arkasını kesmek" anlamındaki "kat'u dâbiri'l-kavm" deyimi üzerinden açıklar. Melekler, azabın kısmi (sadece bir mahalleyi veya birkaç suçluyu kapsayan) bir bela olmayacağını; "dâbir" (en arka/son) kelimesini kullanarak, o şehrin geçmişinin, geleceğinin, neslinin ve genetik mirasının bütünüyle varlık sahnesinden silineceğini ilan etmişlerdir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kelami ve ontolojik boyutunu tahlil eder. Kur'an'da "dâbiri maktû'" (arkası kesik / soyu kurutulmuş) tabiri, ilahi gazabın en şiddetli formudur. Fıtratı (yaratılış kodlarını) bozan bir sapkınlık (Lût kavminin eşcinselliği ve zulmü), varoluşun üretkenliğini (nesli) tehdit eden bir virüstür. İlahi adalet, o virüsü taşıyan bedeni (kavmi) kısmen tedavi etmez; "dâbir"ini (kökünü ve neslini) toptan keserek fıtratı temizler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "arka, son, art, geride kalan, kök, soy" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında o sapkın kavmin yeryüzündeki mevcudiyetinin, geride tek bir fert dahi bırakılmaksızın toptan ortadan kaldırılacağını ve nesillerinin ebediyen kurutulacağını nitelediğini kaydeder.

        Hâulâi (هَؤُلَاءِ)

        Etimolojik olarak Arapçada akıl sahibi çoğullar için kullanılan yakınlık işaret zamiridir (bunlar, şunlar).

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv ve belagat kurgusunu incelerken, bu işaret zamirinin (bunlar/şunlar) "dâbir" kelimesine muzafun ileyh (tamlayan) olarak eklendiğine dikkat çeker. Melekler o kavme "onlar" (hüm) demek yerine, el ile gösterilecek kadar yakın bir mesafede, bizzat o şehrin içinde oldukları için "şunların / bunların" (hâulâi) diyerek, suçluların kimliğini parmakla işaret edercesine (tahkir ve tayin amacıyla) belirginleştirirler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "bunlar, şunlar" anlamına gelen çoğul işaret zamirinin, ayetin bağlamında meleklerin hedefindeki o azgın ve sapkın Sodom halkını, ismen zikretmeye dahi tenezzül etmeden, tahkir edici bir işaretle gösterdiğini belirtir.

        Maktû'un (مَقْطُوعٌ)

        Etimolojik kökeni "k-t-a" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi bütünden ayırmak, kesmek, koparmak, parçalamak ve bitirmek" olduğunu belirtir. İsm-i mef'ul (edilgen) yapısında olan bu kelime (kesilmiştir / koparılmıştır), "dâbir" (kök/soy) kelimesiyle birleştiğinde ("dâbirahüm maktû'un"), o kavmin varlık ağacından ilahi bir kılıçla kökünden kesilip atıldığını, onlardan geriye ne bir soy ne de bir filiz kalmayacağını kesin bir dille hükme bağlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "kat'" (kesmek) kavramını, sarsılmaz bir bağın (neslin ve hayatın) mutlak surette sonlandırılması olarak açıklar. Bu eylemin "edilgen" (maktû') formda kullanılması, kesme işlemini yapanın (failin) kavmin kendisi değil, meleklerin taşıdığı o kahredici ilahi irade olduğunu vurgular. Hüküm Lût'a bildirildiği an, o kavim ontolojik olarak zaten "kesilmiş" (maktû') sayılmaktadır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın varlık ve yokluk (helak) felsefesinde bu kelimenin şiddetine odaklanır. "Maktû'" olmak, tarihin akışından ihraç edilmektir. Yeryüzünde zalimler yaşayabilir ve ölebilirler; ancak "kökü kesilmek" (dâbiri maktû' olmak), arkada anılacak, devam edecek hiçbir miras bırakamamak, mutlak bir "hiçliğe" gömülmektir. Sapkınlık, hayat ağacından (fıtrattan) kendi iradesiyle kopuştu; meleklerin müdahalesi ise bu kopuşu "kökünden keserek" (maktû') ebedileştirmektir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "kesilmiş, koparılmış, bitirilmiş, son verilmiş" anlamlarına gelen edilgen (ism-i mef'ul) kelimenin, ayetin bağlamında o sapkın topluluğun varlık sahnesinden bütünüyle silineceğini, soylarının kurutulacağını ve geride onlardan hiçbir iz bırakılmayacağını kesin bir dille nitelediğini kaydeder.

        Musbihîn (مُصْبِحِينَ)

        Etimolojik kökeni "s-b-h" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "gecenin (karanlığın) bitip gündüzün (aydınlığın) başlaması, tan yerinin ağarması, parlaklık ve sabah vakti" olduğunu belirtir. İf'al babında çoğul ism-i fail yapısındaki bu kelime (sabaha çıkarken / sabahlarken), "sabah vaktine dahil olmak" (isbah) eylemini gerçekleştirme anını ifade eder. Ayette helakin mutlak zamanı olarak (zaman zarfı / hal olarak) zikredilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "subh" (sabah) kavramını, gecenin siyah örtüsünün sıyrılıp hakikatin (ışığın) her şeyi açığa çıkardığı o eşsiz zaman dilimi olarak tanımlar. Meleklerin helak saati olarak "musbihîn" (tam sabaha girerlerken) vaktini belirlemesi muazzam bir ilahi ironidir. Kavim, gecenin karanlığında kendi şehvetlerinin (sapkınlıklarının) güvenliğine sığınmıştır. Ancak azap, gecenin en hazırlıksız anında değil, tam güneş doğarken (her şeyin aşikar olduğu o ilk aydınlıkta) gelip onları vuracak ve cürümlerini gün yüzüne serecektir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, zamanlamanın psikolojik dehşetine dikkat çeker. "Sabaha çıkarken" (musbihîn) vurgusu, gafletin zirvesidir. İnsanlar yeni bir güne (hayata) uyanacaklarını, planlarına devam edeceklerini sanırken (sabaha çıkarken), o uyanış (isbah) aniden mutlak bir kıyamete (ölüme) dönüşür. Gündüzün doğuşuyla ölümün inişi aynı anda gerçekleşir. Bu, ilahi adaletin "baskın" anıdır.

        Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerindeki edebi ve eskatolojik kurguyu incelerken, "sabah vaktinin" (musbihîn/subh) Kur'an kıssalarında oynadığı şiirsel ve teolojik role odaklanır. Antik Arap edebiyatında sabah baskını (gâre) ne kadar yıkıcıysa; Kur'an'da da melekûtun sapkın kavimlere yaptığı "ilahi baskınlar" genellikle sabahın kör vaktine (tan ağarmasına) sabitlenir. Gece müminlerin tahliyesi (esri) için bir kalkanken, sabah (musbihîn) kâfirler için mutlak bir yıkım (helak) sahnesidir. Işık, burada aydınlatıcı değil, yok edicidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "sabaha çıkarken, sabahlarken, sabah vaktine girerlerken" anlamlarına gelen ism-i fail kalıbındaki kelimenin, ayetin bağlamında meleklerin planladığı o kahredici ilahi helak operasyonunun (kökten kazımanın), gecenin bitip tan yerinin ağardığı o spesifik ve gafil zaman diliminde eksiksiz olarak icra edileceğini kesin bir dille nitelediğini kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X