قَالُٓوا اِنَّٓا اُرْسِلْـنَٓا اِلٰى قَوْمٍ مُجْرِم۪ينَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hicr Sûresi, 58. Ayet
Daralt
X
-
57-58. "Ey elçiler! Göreviniz nedir?" diye sordu. Dediler ki: "Aslında biz, suçlu bir kavme (ceza vermek için) gönderildik."
Ey elçiler! Göreviniz nedir? Denildi ki: Sizin haberiniz, kıssanız ve durumunuz nedir? "Hatb (خَطْبُ) iş demektir. Yani siz hangi iş ve meşguliyet için gönderildiniz?
Dediler ki: "Aslında biz, suçlu bir kavme (ceza vermek için) gönderildik. İbrahime bu durumu ilk haber verip sözü ilk söyleyenlerin onlar olma ihtimali vardır. Fakat başka bir âyette sözü edilen durum orada olmuştu. "Biz şu memleketin halkını yok edeceğiz; çünkü oranın halkı zulme sapmışlardır" dediler"; "Biz, yoldan çıkmalarının cezası olarak bu memleket halkının üzerine gökten alçaltıcı bir belâ indireceğiz!" Bunun üzerine İbrahim (a.s.) dedi ki: "Orada Lût vardır. Onlar dediler ki: Biz orada kimin var olduğunu çok iyi biliyoruz." Burada kıssayı kısa bir şekilde zikrediyor. Bu da bir haberi, bir olaya ilişkin sözler olduğu gibi ifade edilmese de mânayı doğru anlatan başka lafızlarla nakletmenin caiz olduğuna işaret eder.
Dediler ki: "Aslında biz, Lût ailesi dışında suçlu bir kavme (ceza vermek için) gönderildik. Sanki buradaki istisna mücrimlerden değil de şahıslardan ve köyde yaşayanlardan yapılıyor gibidir. Çünkü Lût ailesi suçlulardan değildir, dolayısıyla onların suçlulardan istisna edilmesine ihtimal yoktur. Yahut şöyle denilebilir: Haberde istisna olsa da bu gerçek bir istisna değildir.
Yorum
-
Kâlû (قَالُوا)
Etimolojik kökeni "k-v-l" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "dile getirmek, konuşmak, bir iradeyi, düşünceyi veya verilmiş bir kararı sözlü olarak ifade etmek" olduğunu belirtir. Ayette, Hz. İbrâhim'in "Sizin asıl mühim işiniz/göreviniz nedir?" şeklindeki o ağır ve hakikati arayan sorusuna, meleklerin (elçilerin) derhal, net ve hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde verdikleri sözlü cevabı (dediler/söylediler) ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramını basit bir ses yığınından ayırarak, ardında kesin bir bilinç ve ilahi bir niyet barındıran hitap olarak açıklar. Meleklerin "kâlû" (dediler) eylemi, peygamberin çadırındaki o gerilimli teofanik (ilahi tezahür) atmosferi dağıtan ve yaklaşan kozmik müdahalenin (helakin) sırrını insan idrakine sunan bilinçli bir tebliğdir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki diyalojik kurgusuna odaklanır. İbrâhim'in sorusunun hemen ardından meleklerin "dediler" diyerek araya girmesi, göklerin elçilerinin (meleklerin) dünyevi/beşeri meselelerde oyalayıcı veya muğlak konuşmadıklarını, ilahi kararı hedefine kilitlenmiş bir ok gibi doğrudan ve sarsılmaz bir sözle (kavl) muhataba ilettiklerini gösterir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "söylediler, dediler, dile getirdiler" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında Hz. İbrâhim'in misafirlerin asıl kimliklerini ve geliş gayelerini sorgulaması üzerine, görevli meleklerin kendi ilahi misyonlarını açıklamak üzere söze başlamalarını nitelediğini kaydeder.
İnnâ (إِنَّا)
Etimolojik olarak cümlenin anlamını kesinleştiren ve şüpheyi ortadan kaldıran "inne" (muhakkak ki / şüphesiz ki) pekiştirme edatı ile birinci çoğul şahıs "nâ" (biz) zamirinin birleşiminden oluşur.
İbn Fâris, "inne" edatının, ardından gelecek olan haberin doğruluğunu, kesinliğini ve değiştirilemezliğini bildirdiğini ifade eder. Melekler, azap yüklü o büyük habere (helak görevine) doğrudan girmeden önce "İnnâ" (Şüphesiz ki biz) diyerek, bu görevin kendi inisiyatifleri olmadığını, ilahi bir fermanın sarsılmaz kesinliğiyle hareket ettiklerini vurgularlar.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv (dilbilgisi) ve belagat kurgusunu incelerken, bu pekiştirmeli zamirin (Şüphesiz biz) cümlenin psikolojik şiddetini nasıl yansıttığına dikkat çeker. Melekler, sıradan bir yolculukta olmadıklarını, taşıdıkları misyonun (helak emrinin) ciddiyetini ve geri döndürülemez tabiatını bu gramatik pekiştirme (tekit) ile mühürlerler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "şüphesiz biz, muhakkak ki biz" anlamlarına gelen bu edatlı zamirin, ayette meleklerin üstlendikleri o ağır ilahi vazifenin kesinliğini ve değiştirilemezliğini Hz. İbrâhim'e deklare etmek üzere kullanıldığını belirtir.
Ursilnâ (أُرْسِلْنَا)
Etimolojik kökeni "r-s-l" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "birini belirli bir amaçla göndermek, yola çıkarmak, salıvermek ve peş peşe gitmek" olduğunu belirtir. İf'al babında, birinci çoğul şahıs ve ism-i mef'ul (edilgen) kalıbında olan bu fiil (biz gönderildik), meleklerin yeryüzündeki operasyonel durumlarını ifşa eder. Onlar fail değil, mef'uldür (edilgendir); yani bizzat Allah'ın emriyle ve O'nun mutlak kudreti tarafından belirli bir hedefe doğru "salınmışlardır."
Râgıb el-İsfahânî, "irsâl" (göndermek) kavramını, gönderen otorite ile gönderilen elçi arasındaki mutlak itaat bağı olarak tanımlar. Meleklerin "gönderildik" (ursilnâ) fiilini edilgen (meçhul) yapıda kullanmaları, kendi iradelerini veya güçlerini sıfırlayarak, asıl ve tek gücün (Mürsil olan Allah'ın) iradesine nasıl kayıtsız şartsız tabi olduklarının teolojik bir itirafıdır. Helak eden melekler değil, onları "gönderen" ilahi adalettir.
Arthur Jeffery, kelimenin filolojik arkaplanını incelerken, Arapça "r-s-l" kökünün dini terminolojideki elçilik (رسالة) anlamının, Hristiyan Süryanice ve Aramice metinlerindeki "ilahi görevle atanmış olmak, havarilik/elçilik" kavramlarıyla ortak bir eksene oturduğunu kaydeder. Kur'an, bu kelimeyi kullanarak meleklerin evrendeki işlevinin rastgele doğa olayları değil, bilinçli ve hedefe yönelik "ilahi bir elçilik/memuriyet" olduğunu pekiştirir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kelami boyutunu tahlil eder. Fiilin edilgen (ursilnâ/gönderildik) formu, meleklerin Hz. İbrâhim'e karşı takındıkları muazzam edebi ve tevhidi duruşu gösterir. "Biz gidiyoruz" veya "Biz helak edeceğiz" demezler. "Gönderildik" diyerek, yeryüzüne inen azabın arkasındaki o kudret elini (Allah'ı) işaret eder ve kendilerini sadece birer vasıta (araç) mertebesinde tutarlar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "biz gönderildik, vazifelendirildik, yola çıkarıldık" anlamlarına gelen edilgen fiilin, ayetin bağlamında insan suretindeki meleklerin yeryüzüne iniş sebeplerinin tamamen ilahi bir takdir olduğunu, Allah'ın emri ve azap fermanı olmaksızın hiçbir tasarrufta bulunamayacaklarını kesin bir dille nitelediğini kaydeder.
İlâ (إِلَىٰ)
Etimolojik olarak yönelme, varış noktası (intiha-i gaye) ve mekansal/durumsal hedef bildiren bir harf-i cerdir (edattır).
İbn Fâris, bu edatın "bir şeyin ulaştığı son sınırı, yöneldiği hedefi ve varış noktasını" işaret etmek için kullanıldığını belirtir. Ayette "ursilnâ" (gönderildik) fiiline bağlanarak, meleklerin taşıdığı o devasa ilahi azabın rastgele bir felaket olmadığını, aksine son derece isabetli, belirli bir koordinata ve belirli bir muhataba (kavme) kilitlenmiş "güdümlü" bir ilahi müdahale olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfahânî, "ilâ" edatının buradaki mekansal ve teolojik hedefine dikkat çeker. İrsâl (gönderme) eylemi, hedefsiz bir salıverme değildir. Bu edat, ilahi adaletin kılıcının nereye ineceğini kesinkes belirler. Melekler, çölü veya yeryüzünü değil, doğrudan doğruya o "suçlu topluluğu" (hedefi) işaret etmektedirler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "-e, -a, -e doğru, -e kadar" anlamlarına gelen ve yönelme bildiren bu edatın, ayetin bağlamında meleklerin üstlendikleri helak görevinin varış noktasını ve ilahi gazabın doğrudan kime tevcih edildiğini (Lût kavmini) işaretlemek üzere kullanıldığını belirtir.
Kavmin (قَوْمٍ)
Etimolojik kökeni "k-v-m" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "ayağa kalkmak, dikilmek, bir işi üstlenmek ve dayanışma içinde bir arada duran topluluk" olduğunu belirtir. Genellikle bir amacı gerçekleştirmek veya bir musibete karşı koymak için "ayağa kalkan/birlikte hareket eden" erkekler topluluğuna "kavm" denilse de, zamanla tüm toplumu/milleti kapsayan sosyolojik bir terime dönüşmüştür.
Râgıb el-İsfahânî, "kavm" kelimesini, aralarında nesep, inanç, mekan veya ortak bir çıkar bağı bulunan, aynı gaye etrafında kümelenmiş insan topluluğu olarak tanımlar. Ayette meleklerin hedeflerini tek tek bireyler (şahıslar) olarak değil de bir "kavm" (topluluk) olarak belirlemeleri, işlenen suçun bireysel bir sapkınlık olmaktan çıkıp, o toplumun tamamına yayılmış, kurumsallaşmış ve ortak bir yaşama biçimi (kolektif suç) haline geldiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sosyo-politik ve anlambilimsel evreninde "kavm" kavramını tahlil eder. Kur'an'daki helak kıssalarında ilahi ceza genellikle "kavm" (toplum) üzerine iner. Çünkü dalalet (sapkınlık) o "kavm" içinde öylesine kökleşmiş ve o toplum öylesine organize bir şekilde fıtrata karşı "ayağa kalkmıştır" (kıyam etmiştir) ki, artık o sosyolojik ünitenin ıslah edilme ihtimali kalmamıştır. Azap, bireyleri değil, çürümüş olan o bütünü (kavmi) yeryüzünden silmek için gelir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "topluluk, millet, halk, bir arada yaşayan grup" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında ismen zikredilmese de bağlam gereği Lût peygamberin gönderildiği, fıtrata aykırı sapkınlıkları sebebiyle helaklerine hükmedilmiş olan o tarihsel ve günahkar halkı nitelediğini kaydeder.
Mücrimîn (مُجْرِمِينَ)
Etimolojik kökeni "c-r-m" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi kesip koparmak, meyveyi dalından ayırmak, suç işlemek ve bir bedel yüklenmek" olduğunu belirtir. İnsanın işlediği büyük günaha "cürm" denmesi, o eylemin insanı ilahi rahmetten, fıtrattan ve hakikatten "kesip koparması" sebebiyledir. Çoğul ism-i fail (etken) yapısındaki bu kelime (suçlular / günaha batanlar), günahı anlık bir sürçme olarak değil, bir varoluş ve kimlik (karakter) olarak benimsemiş olanları niteler.
Râgıb el-İsfahânî, "cürm" kavramını, insanın kendisini evrensel yasalardan, ahlaktan ve ilahi bağdan koparması (kesmesi) olarak tanımlar. Meleklerin hedef kavmi "mücrimîn" sıfatıyla tanımlaması, ilahi azabın rastgele veya zalimce (haşa) bir yok ediş olmadığını; aksine o toplumun kendi iradeleriyle "cürm" işleyerek kendilerini hayat ağacından (rahmetten) kesip kopardıklarını, meleklerin ise sadece bu çürümüş/kopmuş dalı yeryüzünden temizlemek için geldiklerini hukuki bir dille meşrulaştırır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde "mücrim" kelimesinin, "mütteki" veya "mümin" kavramlarının tam ontolojik zıddı olduğunu belirtir. Mücrim, ilahi sınırları (hududullah) bilinçli olarak ihlal eden, peygamberin uyarısına rağmen fıtrata karşı savaş açan mutlak asidir. Meleklerin "biz bir mücrimîn kavmine gönderildik" demesi, Kur'an'ın "teodise" (kötülük problemi ve Tanrı'nın adaleti) savunmasıdır: Tanrı masumları değil, sadece ve sadece kendi helakini (cürmünü) kendi elleriyle hazırlayanları yok eder.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fenomenolojik ve estetik dokusuna iner. Ona göre "cürm", varlığın estetiğine yapılan en büyük suikasttir, evrendeki ilahi uyumun kesintiye uğratılmasıdır. İbrâhim peygamber "rahmetten ancak yoldan sapanlar ümit keser" demişti; melekler de o sapanların (dâllûn) eyleme geçmiş, günahı sisteme dönüştürmüş hallerini "mücrimîn" (suç ağları örenler) olarak adlandırır. Mücrim kavim, yeryüzünün ruhsal ve estetik dokusunu bozan bir urdur; "ursilnâ" (gönderildik) diyen melekler ise o uru kesip atmakla (c-r-m) görevli kozmik cerrahlardır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki teolojik gerekçelendirme işlevine odaklanır. İbrâhim gibi yufka yürekli (evvâh/halîm) bir peygamberin, gelecek olan azap karşısında itiraz etmemesi veya o kavim için bağışlanma dilerken (Hûd suresinde geçtiği üzere) ilahi sınırları aşmaması için, melekler hedef kitlenin sıradan günahkarlar değil, iflah olmaz "mücrimîn" (azılı suçlular/sapkınlar) olduğunu daha ilk cümleden, sarsılmaz bir hukuki sıfatla peygamberin yüzüne okurlar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "suç işleyenler, günaha batanlar, haddi aşan azılı günahkarlar" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında Lût kavminin işlediği o emsalsiz ve fıtrata aykırı sapkınlıkları, tebliğe karşı gösterdikleri kibri ve ahlaki çöküntüyü, onların mutlak bir helaki (azabı) hak ettiklerini kanıtlayan nihai bir yargı sıfatı olarak ifade ettiğini kaydeder.
Yorum
Yorum