قَالُوا بَشَّرْنَاكَ بِالْحَقِّ فَلَا تَكُنْ مِنَ الْقَانِط۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hicr Sûresi, 55. Ayet
Daralt
X
-
"Sana gerçeği müjdeledik. Sakın ümitsizliğe kapılanlardan olma!" dediler.
Sana gerçeği müjdeledik, bu mutlaka olacaktır. Yani olacak bir vâddir, başka bir yolu yoktur. Kendisine bir nimet verilen kimseye gerekli nimeti verene şükretmekle meşgul olması, verilen nimetin sebeplerini ve bulunduğu hali keşfetmekle uğraşmak değildir. Çocuk sahibi olmakla müjdelenmenin iki yönü vardır: Biri, erkek çocuğu ile müjdelenmek, ikincisi bu çocuğun ergenlik çağına ulaşacağı ve bilgi sahibi olacağı vakte kadar yaşamasıdır. Nitekim melekler: Seni bilgili bir erkek çocuğu ile müjdeliyoruz dediler, tıpkı yüce Allah'ın başka bir âyette buyurduğu gibi: "O hem beşikte iken hem de yetişkin halinde insanlarla konuşacak ve sâlih kişilerden olacak". "Kehlen (كهلا) sözünde çocuğun yetişkinlik durumuna gelinceye kadar yaşayacağının müjdesi vardır.
Sakın ümitsizliğe kapılanlardan olma. Daha önce peygamberlere bazı hususların yasaklandığını ve bu tür günahlardan korunmuş (ısmet) olduklarını; kendilerine yasaklanan fiilleri yapmalarına ihtimal bulunmadığını zikretmiştik. Örnekler: "Sakın şüpheye düşenlerden olma!"; "Sakın müşriklerden olma!"; "Eğer bunu yaparsan, kuşkusuz kendine yazık edenlerden olursun"; "Öyleyse artık inkârcılara boyun eğme" ve benzeri âyetler. Dolayısıyla İbrahim (a.s.) müşrik, zâlim ve kâfirlerden olması vehmedilmeyen kimselerdendir. Çünkü daha önce de zikrettiğimiz üzere, ısmet sıfatı imtihanı ortadan kaldırmaz. Eğer ısmet imtihanı kaldıracak olursa bu takdirde ısmetin faydası kesinlikle giderdi. Zira ısmete, imtihan zamanında ihtiyaç duyulur. Fakat imtihan olmazsa ısmete ihtiyaç bulunmazdı. Buna göre Hz. İbrahim, yaşlılık halinde Allah'ın kendisine çocuk hibe etmez diye asla Rabb'inin rahmetinden ümit kesmedi, fakat bahsettiğimiz sebeple o sözleri söyledi.
Yorumu Yorumla
-
Kâlû (قَالُوا)
Etimolojik kökeni "k-v-l" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "dile getirmek, konuşmak, bir düşünceyi veya hükmü sözlü olarak ifade etmek" olduğunu belirtir. Ayette Hz. İbrahim'in "Beni neye dayanarak müjdeliyorsunuz?" şeklindeki şaşkınlık ve hayret dolu sorusuna karşılık meleklerin, hiçbir tereddüde veya gecikmeye mahal vermeden anında verdikleri (dediler/söylediler) o kesin sözlü yanıtı ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramını sıradan bir ses (savt) yığınından ayırarak, ardında net bir niyet, irade ve bilinç barındıran hitap olduğunu açıklar. İbrahim'in çadırındaki bu "kâlû" (dediler) eylemi, melekût aleminden gelen elçilerin, peygamberin biyolojik sınırlarından kaynaklanan o beşeri şüphesini/hayretini dindirmek üzere kullandıkları ontolojik bir müdahaledir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın diyalojik kurgusunda bu fiilin hızına dikkat çeker. "Kâlû" (Dediler), meleklerin kendi getirdikleri haberin gerçekliğinden ne kadar emin olduklarını gösterir. İbrahim'in sorusu henüz boşlukta yankılanırken, melekler "söz" ile devreye girerek rasyonel aklın (yaşlılık gerçekliğinin) ördüğü duvarı yıkarlar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki dramatik kurgusuna odaklanır. İbrahim'in hayreti ve "ne ile müjdeliyorsunuz?" sorusunun hemen ardından meleklerin "dediler" (kâlû) diyerek araya girmesi, vahyin ve melekûtun insan zihnine ne kadar keskin ve doğrudan bir şekilde hitap ettiğini gösterir. Söz (kavl), burada şüpheyi kesen bir kılıçtır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "söylediler, dediler, dile getirdiler" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında meleklerin, Hz. İbrâhim'in kalbindeki biyolojik imkansızlık hissini silmek ve müjdenin ilahi kaynağını teyit etmek üzere derhal söze girmelerini nitelediğini kaydeder.
Beşşernâke (بَشَّرْنَاكَ)
Etimolojik kökeni "b-ş-r" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "insan derisi (beşere), dış yüzey, bir şeyin dıştan görünmesi, sevinç veya üzüntü haberinin yüzde/deride bıraktığı iz" olduğunu belirtir. Tef'il babındaki fiil ile "nâ" (biz) ve "ke" (seni) zamirlerinin birleşmesinden oluşan bu kelime (biz seni müjdeledik), meleklerin İbrahim'e verdikleri haberin sadece bir bilgi aktarımı olmadığını; onun yüzündeki yaşlılık ve kısırlık hüznünü söküp atacak, derisine (beşeresine) taze bir canlanma ve sevinç katacak ontolojik bir eylem olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "bişâret" (müjde) kavramını incelerken, bu kelimenin insan psikolojisini temelden değiştiren ve fiziksel olarak da etkisini gösteren sarsıcı haberler için kullanıldığını açıklar. Meleklerin "biz seni müjdeledik" demesi, İbrahim'in "beni müjdelediniz mi?" sorusuna verilmiş mutlak bir teyittir. Olan olmuştur; müjde verilmiş ve varlık sahnesindeki yerini (kaderi) almıştır.
Arthur Jeffery, kelimenin filolojik kökeni itibarıyla kadim Sami dillerindeki (özellikle İbranice "bâsâr" ve Süryanice "bsar" - et, beden/deri) ortak köke işaret eder. Eti ve bedeni ifade eden bu kelimenin dini metinlerde "yüze yansıyan iyi haber" (gospel / müjde) anlamına evrilmesi, Kur'an'ın da bu kelimeyi kullanarak İbrahim'in o "yaşlanmış, pörsümüş" bedenine/derisine (beşere) melekler aracılığıyla yeni bir hayat (müjde) aşılamasını muazzam bir teolojik sembolizmle sunduğunu kaydeder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin teolojik boyutunu tahlil eder. Melekler "beşşernâ-ke" (biz seni müjdeledik) derken, aslında müjdeyi veren failin kendileri olmadığını, bizzat Allah'ın emriyle bu haberi taşıdıklarını zımnen ifade ederler. Bu fiil, biyolojik determinizmin (yaşlılığın ve kısırlığın) ilahi irade (müjde) karşısındaki kesin mağlubiyetidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "biz seni müjdeledik, sana o sevinçli haberi verdik" anlamına gelen kelimenin, ayetin bağlamında Hz. İbrâhim'in şaşkınlığına karşılık meleklerin, verdikleri erkek çocuk haberinin bir yanılgı veya temenni değil, ilahi bir fermanın kesin bir tebliği olduğunu pekiştirerek vurguladıklarını belirtir.
Bi'l-hakkı (بِالْحَقِّ)
Etimolojik kökeni "h-k-k" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin sabit olması, yerini bulması, doğruluğunun kesinleşmesi, şüphe götürmez gerçeklik, inkarı imkansız olan sabit durum" olduğunu belirtir. Kelimenin başındaki "bi" (ile) harf-i ceri, müjdenin (beşşernâke) mahiyetini belirler: "Biz seni uydurma bir sözle veya teselliyle değil, bütünüyle gerçekleşecek olan mutlak bir gerçeklikle (hak ile) müjdeledik."
Râgıb el-İsfahânî, "hak" kavramını, bir şeyin aslına, gerçeğe ve ilahi iradeye bütünüyle mutabık (uygun) olması durumu olarak tanımlar ve onu "batıl"ın (asılsız/yalan/boş) zıddı olarak konumlandırır. İbrahim, yaşlılığından ötürü müjdenin biyolojik olarak "boş/imkansız" (batıl) olabileceği endişesini taşımışken; melekler bu müjdenin ardında Allah'ın kudretinin bulunduğunu ve bunun evrendeki en sarsılmaz "hak" (sabit/gerçek) olduğunu ilan ederler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel sisteminde "hakk" kelimesinin ontolojik (varoluşsal) ağırlığına dikkat çeker. "Hak" sadece doğru bir söz değil, varlığın ta kendisidir. Meleklerin getirdiği çocuk müjdesi, İbrahim'in "kiber" (yaşlılık) gerçekliğiyle çarpışmıştır. Ancak melekler "bi'l-hakkı" diyerek, ilahi müjdenin (hakkın), biyolojik yaşlılık gerçekliğinden çok daha üstün, kalıcı ve mutlak bir gerçeklik olduğunu peygamberin idrakine sunarlar.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi ve estetik dokusuna iner. Ona göre "hakk", varlığın pürüzsüz ve sarsılmaz tabiatıdır. İbrahim, çadırına giren meleklerin getirdiği haber karşısında insan olmanın verdiği o fıtri "nasıl?" sorusunu sorduğunda, melekler o soruyu felsefi veya biyolojik bir izahatla değil, varlığın temel direği olan "hakk" (mutlak gerçeklik) kelimesiyle yanıtlarlar. Hakk'ın müdahale ettiği yerde, biyolojinin ve aklın soruları hükmünü yitirir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "gerçekle, doğru olarak, hakikatin ta kendisiyle" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında meleklerin getirdiği erkek çocuk müjdesinin Allah'ın katından gelen değiştirilemez bir takdir olduğunu, bu haberin içinde hiçbir kuşku, hata veya mecaz barındırmayan mutlak bir gerçeklik olduğunu kaydeder.
Fe-lâ tekün (فَلَا تَكُنْ)
Etimolojik olarak "fe" (öyleyse/şu halde), mutlak yasaklama (nehiy) bildiren "lâ" edatı ve "k-v-n" (olmak, var olmak) kökünden türeyen nakıs fiil "tekün" (olma) birleşiminden oluşur.
İbn Fâris, "k-v-n" kökünün temel anlamının "bir durumun meydana gelmesi, bir varoluş hali, ortaya çıkmak ve statü" olduğunu belirtir. Cümlenin başındaki "fe" bağlacı, meleklerin az önce sunduğu "hak/gerçek" argümanını bir sonuca bağlar: "Madem biz seni mutlak gerçekle (hak ile) müjdeledik, o halde sakın o (umutsuzluk) halinin içine girme, o statüde var olma."
Râgıb el-İsfahânî, "kevn" kavramını, varlığın anlık bir eylemden ziyade kalıcı bir hale, bir oluşum sürecine girmesi olarak açıklar. Meleklerin "lâ tekün" (olma) şeklindeki uyarısı, İbrahim'in o an hissettiği anlık bir şaşkınlığa değil, o şaşkınlığın kalıcı bir inanç krizine veya psikolojik bir çökkünlük (ümitsizlik) "haline" dönüşmesine yönelik kesin bir ilahi/melekûtî barikattır.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv (dilbilgisi) ve belagat kurgusunu incelerken, bu yapının bir "nehiy" (yasaklama) olduğunu tahlil eder. İbrahim bir peygamberdir ve zaten ümitsizlerden değildir; ancak meleklerin bu "sakın olma" uyarısı, peygamberin zihninde uçuşan o anlık beşeri soruların (yaşlılık kaygısının) derinleşip onu sıradan bir insanın çaresizliğine çekmesini gramatik olarak önceden durduran şefkatli bir tedbirdir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "o halde sakın olma, öyleyse ... olanlardan olma" anlamına gelen bu nehiy (yasaklama) fiilinin, ayette Hz. İbrâhim'e yönelik, ilahi kudretin büyüklüğü karşısında biyolojik sebeplere takılıp kalmaması ve ümitsizliğe düşenlerin statüsüne girmemesi için yapılmış güçlü bir uyarıyı ifade ettiğini belirtir.
Mine'l-kânitîn (مِنَ الْقَانِطِينَ)
Etimolojik kökeni "k-n-t" köküne dayanır. Başındaki "min" edatı, bir grubun "içinden/onlardan" olmayı (aidiyet) ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bütünüyle ümit kesmek, şiddetli bir çaresizlik içine düşmek, hayır ve iyilik beklentisinin kalpten tamamen silinmesi" olduğunu belirtir. Çoğul ism-i fail (etken) yapısındaki bu kelime (ümit kesenler / karamsarlar), ilahi rahmetin kendilerine ulaşmayacağına inanarak psikolojik ve teolojik bir yıkım yaşayan, umutsuzluğu bir varoluş biçimi olarak benimsemiş olan karamsarlar zümresini niteler.
Râgıb el-İsfahânî, "kunût" kavramını, insanın kalbindeki "reca"nın (umudun) tükenerek solması ve kişinin bütünüyle karamsarlığa teslim olması olarak tanımlar. Melekler İbrahim'e "mine'l-kânitîn" (ümit kesenlerden) olma derken; ona, dünyevi yasaların (yaşlılığın, kısırlığın) insanı sürüklediği o doğal çaresizlik psikolojisinin, Allah'ın mutlak kudreti (müjdesi) karşısında hiçbir hükmünün olmadığını ve peygamberlik ahlakının bu "kunût"u (umutsuzluğu) reddetmesi gerektiğini hatırlatırlar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde bu kelimenin teolojik ağırlığını tahlil eder. Kur'an'da "kunût" (ümit kesme), sıradan bir üzüntü değil, neredeyse inkarla eşdeğer tutulan, Allah'ın rahmetini ve gücünü sınırlandırmak anlamına gelen büyük bir ontolojik yanılgıdır. İbrahim bir muvahhid (monoteist) olarak bu hataya düşmez; ancak meleklerin uyarısı, insan doğasının o karanlık sınırını (kunûtu) çizerek, imanın asıl tanımının "imkansızın karşısında bile Allah'tan umut kesmemek" olduğunu ortaya koyar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin psikolojik bağlamına odaklanır. Yaşlılık (kiber), insanı fizyolojik olarak zaten "kunût"a (tükenmişliğe ve umutsuzluğa) hazırlayan bir süreçtir. İbrahim'in içinde bulunduğu biyolojik yaş, onu rasyonel olarak ümit kesmeye itmektedir. Ancak vahiy ve melekût, rasyonalitenin bittiği yerde başlar. Melekler, İbrahim'i biyolojisinin onu çektiği o karanlık çukurdan (kânitîn zümresinden) ilahi kelamın aydınlığına çekmişlerdir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki işlevini peygamberin insaniliği üzerinden okur. Meleklerin bu uyarısı, İbrahim'in inancını sorgulamak için değil, onun beşeri şaşkınlığını kontrol altına almak içindir. Zira insan, ne kadar yüce bir makamda olursa olsun, eşyanın tabiatına (kısırlığa) fazlaca odaklandığında o "kânitîn" (ümit kesenler) psikolojisine kayma riski taşır. Ayet, bu kaymayı "sakın olma" diyerek mutlak bir kalkanla durdurur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "ümitlerini yitirenler, çaresizliğe kapılıp tamamen karamsar olanlar" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında Allah'ın sonsuz kudretini, merhametini ve imkansızı var etme gücünü unutarak, sadece dünyevi sebeplere bakıp O'nun lütfundan ümit kesen o derin yanılgı içindeki insan topluluğunu nitelediğini kaydeder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla