وَاَنَّ عَذَاب۪ي هُوَ الْعَذَابُ الْاَل۪يمُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hicr Sûresi, 50. Ayet
Daralt
X
-
49-50. "Kullarıma benim gerçekten çok bağışlayıcı, çok esirgeyici olduğumu bildir. Ama azabım da çok elem verici bir azaptır!"
Kullarıma benim gerçekten çok bağışlayıcı, çok esirgeyici olduğumu haber ver. Bazıları şunu söylemiştir Kullarıma haber ver. Yani onlara haber ver ki bağışlanmayı isteyen ve kazandığı günahlardan tövbe edenleri ben çok bağışlayıcı, onlara çok merhametliyim. Ama bana isyan edip bağışlanma dilemeyenler ve tövbe etmeyenler için azabım da çok elem verici bir azaptır! Bundan başka mânaya da ihtimali vardır, o da Allah'ın şöyle buyurmuş olmasıdır: Hem rahmetimden ümitlerini kesmemeleri hem de benden ümit kesmemeleri için Kullarıma haber ver ki şüphesiz ben çok bağışlayıcı, çok esirgeyiciyim; fakat onlar onun rahmeti ile affını umarlar, azap ve cezasından korkarlar. Yine ebedî olarak güvenmemeleri çin onlara haber ver ki, benim azabım çok ağrıtıcı bir azaptır. Dolayısıyla âyette Hz. Peygambere (s.a.) müjdelemesi ve uyarması için bir emir vardır. Yüce Allah sanki şöyle buyurdu: Benim veli kullarımı müjdele ki, ben evliyama karşı çok merhametli ve çok bağışlayıcı olduğumu, düşmanlarıma karşı azabımın şiddetli olduğunu müjdele. Kullarıma haber ver. Cümlesinde hem müjde hem de uyarı vardır. Müjde Şüphesiz ben çok bağışlayan ve çok esirgeyiciyim sözüdür, uyarıya gelince Benim azabım çok acı veren azaptır sözüdür.
Yorumu Yorumla
-
Ve enne (وَأَنَّ)
Etimolojik olarak atıf (bağlaç) harfi olan "ve" ile cümlenin anlamını kesinleştiren, şüpheyi ortadan kaldıran pekiştirme edatı "enne"nin (muhakkak ki / şüphesiz ki) birleşiminden oluşur.
İbn Fâris, "enne" edatının, ardından gelen haberin sarsılmaz bir gerçeklik olduğunu, her türlü itiraz ve ihtimali ortadan kaldırdığını belirtir. Bir önceki ayette "Ben Ğafûr ve Rahîm'im" şeklinde gelen o engin merhamet müjdesinin hemen ardından, "ve şüphesiz ki..." (ve enne) denilerek, cümlenin akışı zıt bir kutba bağlanır ve ilahi adaletin (azabın) de rahmet kadar kesin, şaşmaz ve ertelenemez bir hakikat olduğu vurgulanır.
Râgıb el-İsfahânî, "enne" edatını haberin hakikatini teyit eden ontolojik bir mühür olarak açıklar. Allah'ın merhametine güvenip kibre veya günaha dalma tehlikesine karşı bu edat, muhatabı sarsarak uyaran, rahmet ile gazap arasındaki o ilahi dengeyi (havf ve reca) mutlak bir kesinlikle kuran gramatik bir kalkandır.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin Arapça nahiv (dilbilgisi) ve belagat yapısını incelerken, bu atıflı pekiştirmenin Kur'an'ın "mesânî" (ikili/zıtlıklı) üslubunun kusursuz bir örneği olduğunu belirtir. Ayet, "ve benim azabım..." diye düz bir şekilde de devam edebilirdi; ancak "ve enne" (ve muhakkak ki) girişi, ilahi gazabın ciddiyetini artırır ve rahmet müjdesinin (Öztürk'ün de sıkça vurguladığı gibi) bir rehavete dönüşmesini engeller.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "ve şüphesiz, muhakkak ki" anlamlarına gelen bu atıflı pekiştirme edatının, ayetin bağlamında Allah'ın merhameti kadar azabının da mutlak ve değişmez bir ilahi yasa (sünnetullah) olduğunu vurguladığını kaydeder.
Azâbî (عَذَابِي)
Etimolojik kökeni "a-z-b" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "birini bir şeyden men etmek, engellemek, alıkoymak" olduğunu belirtir. Suyu bulandırmak veya yemeği tatlı olmaktan çıkarmak eylemleri de bu köke dayanır. "Azap" kelimesi, insanı hayatın lezzetlerinden, huzurdan ve ilahi lütuflardan ebediyen "alıkoyduğu/engellediği" için bu kökten türetilmiştir. Ayette kelimenin sonuna birinci tekil şahıs iyelik zamirinin ("î" - Benim) eklenmesiyle oluşan bu yapı (Benim azabım), o cezanın rastgele bir felaket değil, doğrudan mutlak kudretin faili olduğu kişisel ve hedefli bir tecelli olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfahânî, "azap" kavramını, insana şiddetli acı veren, onu doğal (fıtri) ve dengeli durumundan söküp çıkararak kesintisiz bir ızdıraba hapseden her türlü ilahi ceza olarak tanımlar. "Benim azabım" (azâbî) iyelik tamlaması, cezanın kaynağının bizzat Allah olduğunu, dolayısıyla evrendeki hiçbir gücün, şeytanın veya sahte şefaatçilerin bu azabı hafifletmeye veya ondan kaçırmaya gücünün yetmeyeceğini kesinleştirir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde bu kelimenin eskatolojik (ahirete dair) terminolojinin merkezinde yer aldığını tahlil eder. Bir önceki ayetteki "Er-Rahîm" (merhamet eden) isminin tam ontolojik zıddı olarak burada "Azâbî" (Benim azabım) kavramı yükselir. Bu, kötülük problemi ve ilahi adalet terazisidir: İhlaslı kullara rahmet, şeytana uyan azgınlara (ğâvîn) ise "azap" tahsis edilerek varlığın ahlaki nizamı dengelenir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fenomenolojik ve estetik dokusuna iner. Ona göre "ibâdî" (Benim kullarım) diyen sonsuz şefkat sahibinin, bir sonraki nefeste aynı aidiyet zamiriyle "azâbî" (Benim azabım) demesi, ilahi celal ve cemal sıfatlarının muazzam bir ritmik çarpışmasıdır. İnsanı kendi ismine bitiştirerek şereflendiren Yaratıcı, aynı şekilde azabı da kendi ismine bitiştirerek onun dehşetini ve haşmetini mutlaklaştırır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "benim azabım, benim cezam, benim eziyetim" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında Allah'ın kendisine isyan eden ve şeytanın peşine takılan günahkarlar için bizzat kendi kudretiyle hazırladığı, eşi benzeri olmayan o korkunç ahiret cezasını nitelediğini belirtir.
Huve (هُوَ)
Etimolojik olarak Arapçada üçüncü tekil şahıs (O) ayrık zamiridir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin nahiv (dilbilgisi) örgüsünü incelerken, bu zamirin cümlenin mübtedası ile haberi arasına giren bir "zamir-i fasl" (ayırma/pekiştirme zamiri) olduğunu tahlil eder. Kur'an, "Ve enne azâbî el-azâbü'l-elîm" (Şüphesiz benim azabım acı azaptır) demek yerine araya bu "huve" (o) zamirini sokarak (Azabım, işte asıl azap odur) cümleye muazzam bir tahsis (özgüleme) ve tekit (pekiştirme) katar. Bu yapı, dünyadaki hiçbir acının, hiçbir işkencenin ahiretteki o ilahi azabın yanına bile yaklaşamayacağını gramatik olarak ispatlar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki teolojik ve psikolojik şiddetine dikkat çeker. "Huve" (O) zamiri, cümlenin ortasında durarak adeta cehennemin o yedi kapılı dehşetini işaret eden bir parmaktır. İblis'in vaatleri birer illüzyondur, sahtedir; ancak Allah'ın azabı söz konusu olduğunda, "İşte gerçek, tek ve mutlak azap O'dur" (huve) denilerek, muhatabın zihnindeki tüm diğer azap tasavvurları sıfırlanır ve tek bir mutlak dehşete odaklanılır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "o" anlamına gelen bu ayrık (munfasıl) zamirin, ayette mübteda ile haber arasına girerek anlamı sınırlandırdığını (hasr) ve asıl, gerçek, mutlak ve en şiddetli azabın yalnızca Allah'ın azabı olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde vurguladığını kaydeder.
El-Azâbü (الْعَذَابُ)
Etimolojik kökeni "a-z-b" köküne dayanır.
İbn Fâris, kök anlamı olan "engellemek, hayattan ve lezzetten alıkoymak" fiilini hatırlatarak, kelimenin başındaki "el" (belirlilik/harf-i tarif) takısının bu cezayı sıradan veya meçhul bir acı olmaktan çıkardığını belirtir. İkinci kez ve "el" takısıyla zikredilen "el-azâbü", mahiyeti melekût aleminde bilinen, cehennemin o yedi kapısında (ebvâb) bekleyen, sınırları ve şiddeti kesinleşmiş o "bilindik, dehşetli ve nihai azap" anlamına gelir.
Râgıb el-İsfahânî, marife (belirli) formdaki bu kullanımın cinsi (bütünü) kapsadığını belirtir. "Azap benim azabımdır" denildiğinde, yeryüzünde insanın başına gelebilecek her türlü keder, hastalık veya felaket (dünyevi azaplar), ilahi azabın yanında sadece silik birer metafor olarak kalır. Asıl "Azap" (el-Azâb), ontolojik olarak tüm acıların kaynağını ve zirvesini temsil eden o cehennem ızdırabıdır.
Arthur Jeffery, kelimenin filolojik kökenine dair Batılı araştırmalarda zaman zaman Süryanice/Aramice kökler aranmış olsa da, "azap" kelimesinin Kur'an'da kendi saf Arapça kökünden (tatlı suyun engellenmesi/lezzetin yok edilmesi manasından) türeyerek muazzam bir eskatolojik (ahirete dair) teknik terime dönüştüğünü kaydeder. Kur'an bu kelimeyi alıp, şeytana uyan isyankarların ebediyen hapsedileceği, tüm lütuflardan yalıtılmış (engellenmiş) kozmik ceza yurdunun kavramsal merkezine yerleştirmiştir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, belirli (marife) takısıyla "o bilinen azap, asıl ceza" anlamına gelen kelimenin, ayetin bağlamında şeytana uyan sapkınların (ğâvîn) içine sürükleneceği, ilahi adaletin mutlak ve sarsılmaz bir tecellisi olan o korkunç ahiret ızdırabını nitelediğini belirtir.
El-Elîm (الْأَلِيمُ)
Etimolojik kökeni "e-l-m" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "şiddetli acı çekmek, sızı, bedensel veya ruhsal olarak çok derin bir ızdırap duymak" olduğunu belirtir. Sıfat-ı müşebbehe veya mübalağa ifade eden "faîl" kalıbında gelen "elîm" kelimesi, acının anlık, geçici veya yüzeysel bir sızı olmadığını; aksine insanın iliklerine kadar işleyen, sürekli yenilenen, hem bedeni hem de idraki (ruhu) perişan eden kesintisiz ve nüfuz edici bir can yangını olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "elem" kavramını, insanın fıtratına, doğasına ve canlılığına bütünüyle zıt düşen, varlığı içeriden tahrip eden şiddetli duygu ve fiziksel acı olarak tanımlar. Allah'ın azabının "elîm" (çok acı verici) sıfatıyla nitelenmesi, cehennemin sadece bir hapishane (kapatılma mekanı) değil; içindekilerin her an, her saniye o ontolojik tahribatı, yanmayı ve sızıyı en üst düzeyde hissedecekleri aktif bir işkence (elem) yurdu olduğunu gösterir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kelami boyutunu tahlil ederken, bu sıfatın ilahi adaletle olan sarsıcı ilişkisine değinir. İblis ve ona uyanlar yeryüzünde günahları "süslü" (tezyin) görerek, anlık lezzetler ve sahte bir kibre kapılarak isyan etmişlerdir. İlahi adalet, o sahte ve geçici "lezzetlerin" bedelini, ahirette tam zıt bir ontolojik tecrübeyle; varlığın tüm hücrelerine işleyen, derileri yakıp yeniden var eden o "elîm" (can yakıcı) sızıyla ödetir. Elem, kibrin bedelidir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin bağlamındaki psikolojik dehşete odaklanır. Bir önceki ayette "Ğafûr ve Rahîm" isimleri müminin kalbini nasıl tarifsiz bir umut ve huzurla (sürur) dolduruyorsa; bu ayette azabın "elîm" olarak sıfatlandırılması da isyankarın kalbini aynı şiddette bir korku ve dehşetle doldurur. Kur'an, bu sıfatla muhatabının zihnindeki ceza algısını soyut bir kavramdan çıkarıp, adeta bedende hissedilen somut, yakıcı bir "acıya" (eleme) dönüştürür.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "çok acı veren, şiddetli eziyet içeren, can yakan, sızlatan" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında Allah'ın azabının dayanılmazlığını, şeytana uyan azgınların (ğâvîn) cehennemde karşılaşacakları o sonsuz ve tahrip edici bedensel/ruhsal ızdırabı kesin bir dille nitelediğini kaydeder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla