Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hicr Sûresi, 49. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hicr Sûresi, 49. Ayet

    نَبِّئْ عِبَاد۪ٓي اَنّ۪ٓي اَنَا الْغَفُورُ الرَّح۪يمُۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Nebbi/ ‘ibâdî ennî enâ-lġafûru-rrahîm(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      49-50. "Kullarıma benim gerçekten çok bağışlayıcı, çok esirgeyici olduğumu bildir. Ama azabım da çok elem verici bir azaptır!"

      Kullarıma benim gerçekten çok bağışlayıcı, çok esirgeyici olduğumu haber ver. Bazıları şunu söylemiştir Kullarıma haber ver. Yani onlara haber ver ki bağışlanmayı isteyen ve kazandığı günahlardan tövbe edenleri ben çok bağışlayıcı, onlara çok merhametliyim. Ama bana isyan edip bağışlanma dilemeyenler ve tövbe etmeyenler için azabım da çok elem verici bir azaptır! Bundan başka mânaya da ihtimali vardır, o da Allah'ın şöyle buyurmuş olmasıdır: Hem rahmetimden ümitlerini kesmemeleri hem de benden ümit kesmemeleri için Kullarıma haber ver ki şüphesiz ben çok bağışlayıcı, çok esirgeyiciyim; fakat onlar onun rahmeti ile affını umarlar, azap ve cezasından korkarlar. Yine ebedî olarak güvenmemeleri çin onlara haber ver ki, benim azabım çok ağrıtıcı bir azaptır. Dolayısıyla âyette Hz. Peygambere (s.a.) müjdelemesi ve uyarması için bir emir vardır. Yüce Allah sanki şöyle buyurdu: Benim veli kullarımı müjdele ki, ben evliyama karşı çok merhametli ve çok bağışlayıcı olduğumu, düşmanlarıma karşı azabımın şiddetli olduğunu müjdele. Kullarıma haber ver. Cümlesinde hem müjde hem de uyarı vardır. Müjde Şüphesiz ben çok bağışlayan ve çok esirgeyiciyim sözüdür, uyarıya gelince Benim azabım çok acı veren azaptır sözüdür.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Nebbi' (نَبِّئْ)

        Etimolojik kökeni "n-b-e" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin yüksekliği, tümsek, yükselmek ve önemli/büyük bir haberi bildirmek" olduğunu ifade eder. Sıradan bir laf veya dedikodu değil, insanın idrakini yükselten, sarsıcı ve büyük çaptaki bilgi aktarımlarına "nebe" denir. Ayetteki "nebbi'" (haber ver/bildir) emri, Hz. Peygamber'e, Allah'ın merhametine dair o devasa, varoluşsal ve müjdeli haberi tüm insanlığa yüksek sesle ve kesin bir dille ilan etmesi görevini yükler.

        Râgıb el-İsfahânî, "nebe" kavramını incelerken onu sıradan bir "haber"den kesin çizgilerle ayırır. Ona göre nebe, yalan ihtimali barındırmayan, insana çok büyük bir fayda sağlayan ve kişide kesin bir bilgi (ilim) veya güçlü bir kanaat oluşturan haberdir. Allah, peygamberine "kul" (söyle) demek yerine "nebbi'" (bu büyük haberi ver) diyerek, ardından gelecek olan merhamet ve bağışlanma müjdesinin sıradan bir söz değil, ontolojik bir garanti olduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Kur'an'ın edebi diyalektiği (mesânî üslubu) içindeki sarsıcı işlevine odaklanır. Önceki ayetlerde cehennemin yedi kapısı ve mutlak azap sahneleri tüm dehşetiyle anlatılmışken; hemen ardından gelen bu "nebbi'" (haber ver) nidası, o korkutucu atmosferi bir anda yırtan, muhatabın psikolojisini cehennemin kasvetinden çıkarıp ilahi affın sonsuz umuduna (reca) taşıyan muazzam bir retorik geçiştir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "haber ver, bildir, ilan et" anlamlarına gelen emir kipindeki bu kelimenin, ayetin bağlamında Yüce Yaratıcı'nın kendi sonsuz merhametini ve bağışlayıcılığını kullarına müjdelemesi için elçisine verdiği kesin, resmi ve yüce bir tebliğ talimatını nitelediğini kaydeder.

        İbâdî (عِبَادِي)

        Etimolojik kökeni "a-b-d" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "boyun eğmek, itaat etmek, yumuşaklık, zillet ve mutlak tevazu" olduğunu belirtir. Ayette "ibâd" (kullar) kelimesinin sonuna birinci tekil şahıs iyelik zamirinin ("î" - Benim) eklenmesiyle oluşan bu yapı, Allah'ın yaratılmışlara duyduğu şefkatin ve onları kendi zâtına nispet ederek (Benim kullarım diyerek) onurlandırmasının en yüksek ifadesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "abd" kelimesinin çoğulları arasındaki anlamsal farkı derinlemesine tahlil eder. İradesizce, zorunlulukla veya korkuyla boyun eğen yaratıklar/köleler için "abîd" kelimesi kullanılırken; aklıyla, sevgisiyle ve şuuruyla Allah'a yönelen, kulluğu bir onur nişanı olarak taşıyanlar için "ibâd" kelimesi kullanılır. Allah'ın "İbâdî" (kullarım) hitabı, aradaki tüm mesafeleri kaldıran, ilahi şefkati doğrudan kulun kalbine indiren bir aidiyet kucaklamasıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde "Rab-Abd" (Efendi-Kul) ilişkisinin varoluşsal boyutunu inceler. Daha önceki ayetlerde şeytanın peşinden giden "azgınlardan" (ğâvîn) ve cehennemden bahsedildikten sonra, Allah'ın yeniden "kullarım" (ibâdî) hitabıyla söze girmesi, günahkâr olsalar bile insanların şeytana değil, özünde o "Rabb'e" ait olduklarını hatırlatan, umutsuzluğu (iblâs/iblisi) yok eden sarsılmaz bir ontolojik bağdır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin estetik ve fenomenolojik dokusuna iner. Ona göre "ibâdî", mutlak kudretin mutlak acziyete şefkatle eğilmesidir. Şeytan kibrinden dolayı insanı "beşer" (kuru bir çamur) olarak aşağılarken; Allah, aynı varlığı "Benim kulum" diyerek kendi ismine bitiştirir ve onu yüceltir. İnsanın asıl şerefi, bu muazzam aidiyet (izafet) tamlamasında gizlidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "kullarım, bana ibadet edenler" anlamına gelen kelimenin, ayetin bağlamında Allah'ın, rahmetinden ümit kesmemeleri için bütün insanlara, hususiyle de günah işleyip pişman olanlara yönelik son derece şefkatli, sahiplenici ve umut verici doğrudan hitabını ifade ettiğini belirtir.

        Ennî (أَنِّي)

        Etimolojik olarak "enne" (muhakkak ki / şüphesiz ki / -dığına) pekiştirme ve masdar edatı ile birinci tekil şahıs zamiri "yâ"nın (ben) birleşmesinden oluşur.

        İbn Fâris, "enne" edatının, kendisinden sonra gelecek olan haberin doğruluğunu, kesinliğini ve sarsılmazlığını bildirdiğini ifade eder. Haberin ("nebbi'") içeriğini bağlayan bu "ki ben..." (ennî) ifadesi, ilahi müjdenin herhangi bir şarta bağlı olmayan, mutlak ve kesin bir hakikat olduğunu gösterir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin Arapça nahiv (dilbilgisi) yapısını incelerken, "ennî" edatının haber cümlesini nasıl pekiştirdiğine dikkat çeker. "Onlara haber ver ki muhakkak ben..." şeklindeki bu giriş, müjdenin şiddetini artırır ve kulun kalbindeki "acaba affedilir miyim?" şeklindeki en ufak şüphe kırıntısını bile gramatik bir kesinlikle kökünden söküp atar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde kesinlik, pekiştirme ve bağlaç işlevi gören bu edatlı zamirin, ayette Allah'ın sonsuz merhametine ve bağışlayıcılığına dair verilecek olan o büyük haberin şüphe götürmez bir ilahi gerçeklik olduğunu vurguladığını kaydeder.

        Ene (أَنَا)

        Etimolojik olarak Arapçada birinci tekil şahıs (Ben) ayrık zamiridir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ene" (ben) zamirinin, konuşanın kendi zatını, varlığını ve hakikatini hiçbir aracı kullanmaksızın doğrudan ve yalın bir şekilde ifade etmesi olduğunu belirtir. Ayette "ennî" (muhakkak ki ben) edatının hemen ardından tekrar "ene" (ben) zamirinin kullanılması, pekiştirme üzerine pekiştirmedir. Bu, ilahi zatın bizzat kefil olduğu bir müjdedir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kelami sırrına ve teolojik şiddetine işaret eder. "Ennî Ene" (Muhakkak ki Ben, evet Ben) şeklindeki bu üst üste vurgu, Allah'ın azap etmekten ziyade affetmeye olan mutlak meylini (rahmetinin gazabını geçmesini) gösterir. Yaratıcı, kullarının günahları karşısında araya başka hiçbir sıfat, melek veya aracı koymadan doğrudan kendi "Zâtı" ile (Ene) öne çıkarak affın mutlak garantörü olur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "ben" anlamına gelen bu ayrık (munfasıl) zamirin, ayette "ennî" ifadesinden sonra tekid (pekiştirme) amacıyla geldiğini ve bağışlamanın sadece ve sadece Allah'ın yüce zâtına mahsus, eşsiz ve mutlak bir eylem olduğunu ifade ettiğini belirtir.

        El-Ğafûru (الْغَفُورُ)

        Etimolojik kökeni "ğ-f-r" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi örtmek, gizlemek, üzerini kapatmak ve kişiyi kirlerden, kötülüklerden veya tehlikelerden korumak" olduğunu belirtir. Savaşta başı kılıç darbelerinden koruyan başlığa da bu örtücülüğünden dolayı "miğfer" denir. Allah'ın ismi olarak "El-Ğafûr", kullarının işlediği günahların üzerini merhamet örtüsüyle kapatan, o günahları mahşer gününde teşhir edip kulu rezil etmekten (azaptan) koruyan demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ğufran" kavramını, ilahi cezanın insana dokunmasını engelleyen mutlak bir koruma (örtme) kalkanı olarak tanımlar. "Ğafûr" kelimesi, mübalağa (aşırılık/süreklilik) kalıbındadır. Bu kalıp, Allah'ın günahları örtme eyleminin tek seferlik veya sınırlı olmadığını; kul ne kadar çok günah işlerse işlesin, tövbe ettiği takdirde O'nun örtücülüğünün (bağışlamasının) sayısız, sonsuz ve kapsayıcı olduğunu ifade eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin kökeni itibarıyla "örtmek/bağışlamak" anlamındaki diğer Sami dilleriyle ortak bir teolojik havzadan beslendiğini kaydeder. Ancak Kur'an, "El-Ğafûr" ismini "orijinal/ilk günah" doktrinini tamamen yıkan bir kurtuluş teolojisinin merkezine oturtur. Hristiyanlıktaki "kanla/kurbanla kefaret" inancının aksine, Kur'an'da bağışlanma doğrudan doğruya "El-Ğafûr" olan Allah'ın, günahı örtmesi (ğafara) ve silmesiyle, hiçbir aracıya gerek kalmaksızın gerçekleşir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayetteki bağlamına odaklanır. Şeytan (İblis), insanı kışkırtıp ona günah işleterek onu ilahi rahmetten attırmak, rezil etmek (açığa çıkarmak) ister. Buna karşılık "El-Ğafûr" isminin tecellisi, şeytanın açtığı o yaraları ve kirleri örterek, kulun onurunu şeytanın karşısında muhafaza eden (miğfer olan) muazzam bir ilahi lütuftur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "çok örten, çok bağışlayan" anlamına gelen ve Allah'ın güzel isimlerinden (Esmâ-i Hüsnâ) biri olan kelimenin, ayetin bağlamında kulların kusurlarını, günahlarını ve isyanlarını, onlar tövbe edip yöneldiklerinde sonsuz bir merhametle affeden, gizleyen ve cezalandırmaktan vazgeçen mutlak bağışlayıcıyı nitelediğini kaydeder.

        Er-Rahîmu (الرَّحِيمُ)

        Etimolojik kökeni "r-h-m" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "incelik, yufka yüreklilik, şefkat, acımak, merhamet etmek ve anne rahmi" olduğunu belirtir. Bir annenin karnındaki yavrusunu her türlü tehlikeden koruyup beslediği o güvenli yere "rahim" denmesi de bu şefkat kökündendir. "Er-Rahîm" ismi, Allah'ın yarattıklarına duyduğu bu derin, kesintisiz ve karşılıksız merhameti, lütfu ve sevgiyi ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "rahmet" kavramını, ihtiyaç sahibine iyilik yapmayı ve lütufta bulunmayı gerektiren ontolojik bir şefkat olarak açıklar. İnsanlardaki merhamet bir acıma ve üzülme zaafı barındırırken, Allah'ın merhameti (rahmet) mutlak bir ihsan (nimet verme) ve lütuf iradesidir. "Er-Rahîm" ismi sıfat-ı müşebbehe kalıbında olup, bu şefkatin Allah'ın zâtında sabit, kalıcı, ezelî ve hususi (özellikle ahirette müminlere yönelik) bir merhamet olduğunu gösterir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın kelime dizilimindeki (nazmındaki) o edebi ve teolojik kusursuzluğa dikkat çeker. "El-Ğafûr" (Bağışlayan) ve "Er-Rahîm" (Merhamet eden) isimleri Kur'an'da sıklıkla yan yana gelir, çünkü ikisi birbirini tamamlayan iki ayrı kurtuluş eylemidir. "Ğafûr", var olan bir zararın/günahın ortadan kaldırılması (örtülmesi/negatif eylem), "Rahîm" ise o boşluğun yerine yepyeni ve temiz bir nimetin, lütfun ve sevginin verilmesidir (pozitif eylem). Kurtuluş ancak bu ikisinin birleşmesiyle tamamlanır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki sisteminde bu ismin işlevini tahlil eder. İblis yeryüzünde "kin, haset ve kibir" ekerken; Allah, kullarına "Rahîm" ismiyle sonsuz bir sevgi ve şefkat sunar. Ayetteki "Ben, çok bağışlayıcı ve çok merhamet ediciyim" ilanı, cehennemin ve şeytanın tüm o karanlık, korkutucu söylemini ezip geçen, varlığın nihai hakikatinin (kapanışının) korku değil, "mutlak merhamet" (Rahîm) olduğunu ilan eden tevhidi bir manifestodur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "çok merhamet eden, şefkatli, lütufkâr" anlamına gelen Esmâ-i Hüsnâ'dan biri olan kelimenin, ayetin bağlamında Allah'ın günahlarını bağışladığı (Ğafûr) kullarına sadece azap etmemekle kalmayıp, onlara ahiret yurdunda kendi lütfundan sonsuz nimetler, cennetler ve ebedi esenlik (selam) ihsan eden o tükenmez rahmet kaynağını nitelediğini kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X