Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hicr Sûresi, 47. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hicr Sûresi, 47. Ayet

    وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ اِخْوَاناً عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veneza’nâ mâ fî sudûrihim min ġillin iḣvânen ‘alâ sururin mutekâbilîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Onların gönüllerini düşmanlık duygularından temizledik; artık bir kardeşler topluluğu olarak sedirler üzerinde karşı karşıya oturacaklar."

      Onların gönüllerini düşmanlık duygularından temizledik. Bazıları dediler ki: Bu âyet "Allah'a karşı saygısızlıktan sakınanlar mutlaka cennet bahçelerinde ve pınar başlarında olacaklar" meâlindeki cümlenin sılasıdır. Yani dünyada küfür sebebiyle onların göğüslerindeki düşmanlık duygusunu kalplerinden çıkardık, bu sebeple Allah'ın kendilerini hidâyetine erdirdiği İslâm sayesinde kardeşler olmaya intikal ettiler de kardeş oldular. Sonra onlara, düşmanlık duygusu olmaksızın cennete girin denilecek. Şu ilâhî beyanda belirtilen husus budur: "Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz". Allah dünyada iken düşmanlık duygularını onların kalplerinden çıkardı, böylece kardeş oldular da cennete girdiler. Bazıları şöyle demiştir: Onların gönüllerindeki düşmanlık duygularını cennete girip karşılıklı olarak sedire yaslanınca âhirette temizledik. İşte o zaman kalplerinden düşmanlık duygusu ve aralarındaki haksızlıklar (mezâlim) çıkarılır. Eğer bu olursa, o müslümanlar arasında olur. Buna göre dünyada başkasına cefada bulunan kimselere yaptıklarını Allah'ın unutturması muhtemeldir. Çünkü yapılan cefanın hatırlatılması kişinin içinde bulunduğu nimetleri azaltıp sıkıntıya sokar. Bunun gibi, bir kişi ile çocuğu arasındaki cefa ve babaya asi olma durumlarını, Allah'ın onlara unutturması caizdir. Hz. Ali'den rivayet edilen şu söz buna uygun düşmektedir: "Ben, Talha ve Zübeyr'in yüce Allah'ın: Onların gönüllerini düşmanlık duygularından temizledik; artık bir kardeşler topluluğu olarak sedirler üzerinde karşı karşıya oturacaklar buyurduğu kimselerden olmamızı umarım.

      Karşı karşıya. Bazıları demiştir ki: Allah onların konaklarını karşılıklı yapacak, birbirine bakacaklar, birbirlerini ziyaret edecekler." Bazıları da şunu söylemiştir: "Biri diğerini ziyaret etmek isteyince Allah, üzerinde oturdukları sedirlerde karşılıklı olmayı emreder; dolayısıyla birbirlerine sırt çevirmezler, yüz de çevirmezler. Allah, âhirette onların içecek ve çeşitli yiyeceklerden oluşan nimetler içinde bir araya geleceklerini haber verdi. Nitekim dünyada kardeşler kendi aralarında yemek içmek, tat almak ve birbirine bakmak gibi eylemlerin paydaşı olmak için toplu halde bulunmayı güzel görürler. İşte bu duruma göre, Allah, âhirette de takva sahiplerinin yeme içme ve türlü lezzetler içinde iken bir araya geleceklerini haber verdi. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve-neza'nâ (وَنَزَعْنَا)

        Etimolojik kökeni "n-z-a" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi yerinden söküp çıkarmak, çekip almak ve bulunduğu yerden ayırmak" olduğunu belirtir. Ayetteki birinci çoğul şahıs (Biz söküp aldık/çıkardık) formundaki bu fiil, cennete girecek olan takva sahiplerinin içlerindeki her türlü negatif duygunun, bizzat Allah'ın kudret eliyle ve kökünden sökülerek temizlendiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "neza'" kavramını, bir şeyi şiddetle veya derinlemesine bulunduğu yerden çekip çıkarmak olarak tanımlar. Ona göre cennet, mutlak bir saflık yurdudur ve oraya girecek müminlerin kalplerinde dünyadan kalma hiçbir tortunun bulunmaması gerekir. Allah'ın bu eylemi, pürüzsüz bir ahiret kardeşliği inşa etmek için yapılan ontolojik bir cerrahi müdahale gibidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin psikolojik ve teolojik boyutuna odaklanır. Ona göre "neza'nâ" (söküp aldık) eylemi, dünyevi travmaların ve müminler arasında yaşanmış olası kırgınlıkların ahirete taşınmasını engelleyen ilahi bir lütuftur. İnsan hafızası ve kalbi dünyada incinebilir; ancak cennete giriş anında Allah, bu ağır psikolojik bagajı (kini/kırgınlığı) kulun iradesine bırakmaksızın bizzat Kendisi çekip alır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "çekip çıkarmak, söküp almak" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında Yüce Yaratıcı'nın, takva sahiplerini cennete yerleştirirken onların iç dünyalarındaki bütün insani zaafları, kıskançlıkları ve dargınlıkları tamamen yok ettiğini, onları ruhsal bir arınmaya (tasfiyeye) tabi tuttuğunu kaydeder.

        Sudûrihim (صُدُورِهِمْ)

        Etimolojik kökeni "s-d-r" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin ön tarafı, başı, göğüs ve merkez" olduğunu belirtir. İnsanın ön cephesini oluşturduğu için göğse "sadr" denmiştir. Ayette "onların göğüsleri" (sudûrihim) şeklinde çoğul ve iyelik zamiriyle kullanılan bu kelime, duyguların, niyetlerin ve insan psikolojisinin mekansal merkezine işaret eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "sadr" (göğüs) kavramını kalbin kabı ve sırların saklandığı yer olarak tanımlar. Duygular, vesveseler ve kinler kalbin derinliklerinden ziyade bu "göğüs" (sadr) genişliğinde dolaşır ve birikir. Ayette kinin sökülüp atıldığı yer olarak kalbin (kalb/fuad) değil de "sudûr"un zikredilmesi, insanın dış dünyayla etkileşiminden doğan günlük öfkelerin ve kırgınlıkların barındığı o geniş alanın temizlenmesini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın psikolojik ve anlambilimsel evreninde "sadr" kavramını tahlil eder. Ona göre Kur'an'da sadr (göğüs), şeytanın vesvese verdiği (yüvesvisü fî sudûri'n-nâs) ve dünyevi hırsların, daralmaların yaşandığı çatışma alanıdır. Cennete giriş anında bu "sadr" alanının içindeki negatif unsurlardan (ğill) arındırılması, insanın dünyevi çatışma psikolojisinden kurtulup ilahi sükunete geçişini sembolize eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "göğüsler, kalpler, sine" anlamlarına gelen kelimenin, Kur'an terminolojisinde insanın iç dünyasını, duygularının ve niyetlerinin yeşerdiği yahut gizlendiği manevi merkezi nitelediğini belirtir.

        Min ğıllin (مِنْ غِلٍّ)

        Etimolojik kökeni "ğ-l-l" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin sessizce, gizlice başka bir şeyin arasına sızması, nüfuz etmesi ve insanın boynuna geçirilen zincir/halka" olduğunu belirtir. Ayette kalplerden sökülüp atıldığı belirtilen "ğıll", insanın içine gizlice sızan, orada kök salan ve sahibini içten içe esir eden gizli kin, düşmanlık, haset ve çekememezliktir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ğıll" kavramını "kalbe gizlice nüfuz edip yerleşen ve kişinin iradesini bağlayan düşmanlık" olarak açıklar. Arapçada boyna geçirilen demir halkaya (prangaya) da "ğull" denir. Çünkü kin (ğıll) de tıpkı bir pranga gibi insanın ruhunu sıkar, onu özgür düşünmekten ve sevmekten alıkoyar. Allah'ın bu "ğıll"i söküp alması, müminlerin ruhlarındaki o ağır prangaların kırılmasıdır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fenomenolojik ve estetik dokusuna odaklanır. Ona göre "ğıll", dünyevi egonun ürettiği en ağır, en katı ve en karanlık tortudur. Cennet ise mutlak hafiflik, şeffaflık ve aydınlık yurdudur. Cennet ehli (müttekiler) bu mekana o karanlık tortuyla (ğıll ile) giremezler. Haset ve kin, varlığın estetiğini bozan pürüzlerdir; bu pürüzler (ğıll) "neza'" (cerrahi müdahale) ile sökülmeden o saflık yurdunda (cennette) oturulamaz.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ahlaki ve ontolojik boyutunu incelerken, müminlerin dünyada ne kadar takva sahibi olurlarsa olsunlar, beşeri münasebetlerde (ticaret, siyaset, günlük hayat) birbirlerini incitebildiklerini ve içlerinde istemsiz bir "ğıll" (kırgınlık/kin) oluşabildiğini belirtir. Ancak ilahi merhamet, bu dünyevi ve fani kırgınlıkların ebedi yurda taşınmasına müsaade etmez; onları kapıda yıkar, temizler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "gizli kin, haset, düşmanlık, kalpteki kötü niyet" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında müminlerin yeryüzündeki beşeri ilişkilerinden kaynaklanabilecek her türlü olumsuz duyguyu, kıskançlığı ve kalbi daraltan husumetleri ifade ettiğini kaydeder.

        İhvânen (إِخْوَانًا)

        Etimolojik kökeni "e-h-v" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "aynı amaca, aynı yola veya aynı menşeye (ana rahmine) mensup olarak bir araya gelmek, dayanışmak" olduğunu belirtir. Kelime, "kin/haset" kavramının kalplerden sökülmesinin hemen ardından getirilerek, kalpte açılan o boşluğun mutlak bir "kardeşlik, samimiyet ve ünsiyet" duygusuyla doldurulduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihvân" kelimesinin "ihve" (kan bağından doğan kardeşler) kelimesinden farklı olarak, daha çok inanç, sevgi, samimiyet ve dostlukla birbirine bağlanan kardeşleri (din/yol kardeşlerini) tanımlamak için kullanıldığını açıklar. Dünyada kan bağına veya menfaate dayanan kardeşlikler hasetle (ğıll) bozulabilirken; cennetteki bu "ihvân" olma hali, kalpleri arındırılmış saf ruhların oluşturduğu kopmaz bir ilahi bağdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "kardeşler, sadık dostlar, yoldaşlar" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında içlerindeki her türlü kötü duygudan arınmış olan cennet ehlinin, birbirlerine karşı mutlak bir sevgi, güven ve şefkatle bağlandıkları sarsılmaz manevi kardeşlik statüsünü nitelediğini belirtir.

        Sururin (سُرُرٍ)

        Etimolojik kökeni "s-r-r" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "kalpteki içsel sevinç, ferahlık, saf ve katıksız mutluluk ile gizlilik/sır" olduğunu ifade eder. İnsana içsel bir huzur, neşe ve onur verdiği için, üzerine oturulan ve yükseltilmiş olan süslü tahtlara/koltuklara da bu kökten hareketle "serîr" (çoğulu sürur) denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sürur" kavramını geçici ve yüzeysel bir neşe değil, insanın derinliklerinden gelen ve yüzüne yansıyan saf mutluluk olarak tanımlar. Ayette cennet ehlinin "tahtlar/koltuklar" (sururin) üzerinde bulunması, sadece fiziksel bir rahatlığı değil, o mekanın (tahtın) ontolojik olarak varlığa kattığı o "sürur" (neşelendirme ve onurlandırma) halini temsil eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin filolojik ve tarihsel arkaplanını incelerken, "serîr/surur" (taht, sedir, divan) kelimesinin Arapça kökenli (sevinç kökünden) olabileceği gibi, Aramice "arsâ" veya Süryanice'deki benzer oturma/ziyafet mobilyası terimleriyle de kültürel bir paralellik taşıdığına değinir. Geç Antik Çağ edebiyatında eskatolojik (ahirete dair) ziyafet sahnelerinde (krallık/cennet şölenlerinde) katılımcıların tahtlara/sedirlere kurulması ortak bir yüceltme (taltif) motifidir ve Kur'an bu imgeyi muazzam bir estetikle kullanır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "tahtlar, sedirler, yüksek ve süslü divanlar" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında müminlerin cennette kendileri için hazırlanmış, onurlarına ve ebedi saadetlerine (sürur) yaraşır, ikram ve ihtişam dolu istirahat ve sohbet mekanlarını nitelediğini kaydeder.

        Mutekâbilîn (مُتَقَابِلِينَ)

        Etimolojik kökeni "k-b-l" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "iki şeyin birbirinin karşısına geçmesi, yüz yüze gelmek, arka dönmenin zıddı ve yönelmek" olduğunu belirtir. Tefâul babındaki ism-i fail çoğul formunda olan bu kelime (karşılıklı oturanlar/yüz yüze bakanlar), cennet ehlinin fiziksel konumlanışının ardındaki o muazzam psikolojik ve ahlaki şeffaflığı ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "mukabele" kavramını, hiçbir şey gizlemeksizin ve yüz çevirmeksizin tam bir açıklıkla birine yönelmek olarak açıklar. Kin (ğıll), insanın yüzünü saklamasına, sırtını dönmesine (küskünlüğe) veya gözlerini kaçırmasına sebep olur. Kalplerden kin sökülüp alınınca (neza'), ortaya çıkan o saf sevgi ve kardeşlik (ihvân) hali, beden diline "yüz yüze bakmak" (mutekâbilîn) şeklinde yansır. Hiç kimse diğerinin arkasında kalmaz, kimse kimseye sırtını dönmez.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin estetik, mimari ve fenomenolojik dokusuna iner. Ona göre "karşılıklı oturma" (mutekâbilîn), cennetin ontolojik eşitlik ve komünyon (birliktelik) mekanı olduğunu gösterir. Dünyevi saraylarda ve tahtlarda her zaman bir as-üst ilişkisi, birinin öne geçip diğerlerinin onun arkasında/yanında dizildiği bir hiyerarşi vardır. Ancak cennetteki o "sürur" (tahtlar), dairesel bir eşitlikle, herkesin birbirinin yüzünü (nurunu) görebileceği, mutlak bir diyalog ve şeffaflık estetiğiyle (karşılıklı) dizilmiştir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu karşılıklı oturma halinin teolojik ve sosyolojik mükemmelliğine dikkat çeker. "Mutekâbilîn" olmak, dünyadaki statü, ırk veya zenginlik farklılıklarının tamamen ortadan kalktığı, tüm müminlerin aynı değerde ve aynı şerefte "kardeşler" (ihvân) olarak eşitlendiği sarsılmaz bir sevgi çemberidir. Kin yoksa, saklanacak bir arka yüz de yoktur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "karşılıklı yönelenler, yüz yüze bakanlar" anlamına gelen kelimenin, ayetin bağlamında cennetliklerin birbirlerine asla sırt çevirmediklerini, kalplerindeki sevgi ve muhabbetin bir tezahürü olarak tahtları üzerinde sevgi, hürmet ve ebedi bir hoşnutlukla karşılıklı sohbet edip birbirlerinin yüzlerine baktıklarını ifade ettiğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X