Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hicr Sûresi, 33. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hicr Sûresi, 33. Ayet

    قَالَ لَمْ اَكُنْ لِاَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle lem ekun li-escude libeşerin ḣalaktehu min salsâlin min hame-in mesnûn(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      32-33. "Allah, "Ey İblis! Secde edenlerle birlikte hareket etmeyişinin sebebi nedir?" diye sordu. Dedi ki: "Ben, şekillenebilir özlü balçıktan, (şekil verilip) kurutulmuş çamurdan yarattığın bir insana asla secde etmem!

      Başka bir yerde Allah şöyle buyurmuştur: "İblis dışındakiler derhal secde ettiler; o direndi, büyüklendi ve kâfirlerden oldu". Allah ona "Ey İblis! Secde edenlerle birlikte hareket etmeyişinin sebebi nedir?" buyurdu. Başka bir yerde: "Allah şöyle buyurdu: "Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir?"; başka bir yerde: "Allah, "Ey İblis dedi, "Kendi ellerimle yarattığım şu varlığın önünde secde etmekten seni alıkoyan nedir?"; diğer bir yerde: "Ben ondan daha hayırlıyım, beni ateşten, onu çamurdan yarattın" buyurdu. Allah bunun benzerlerini değişik sözlerle ifade etmiştir. Malumdur ki şeytana yapılan bu hitaplar birkaç kere değil bir kere olmuştur.

      Ebû Bekir el-Esam şöyle demiştir: yüce Allah İblis kıssası ile peygamberlerin kıssasını birlikte değişik yerlerde, farklı sözlerle zikretmiştir. Çünkü bu kıssalar kendi kitaplarında bu şekilde farklı idiler, dolayısıyla Allah kıssayı kendi kitaplarındaki sözlere göre zikretmiştir ki doğru söylediğine işaret etmek üzere, Resûlullah'ın bu kıssayı Allah'ın bildirmesi ile bildiğini bilsinler. Bunda, mâna değişmedikten sonra sözlerin farklı ve değişik oluşunun hükmün değişmesini gerektirmediğine dair delil vardır. Bu durum, bir haberi mânasına uygun olan farklı lafızlarla aktarılmasının caiz olduğuna da işaret eder. Bunun gibi biri, mânasına uygun olması şartıyla indirildiği dilden başka bir dile çevirerek Kur an okuması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        Etimolojik kökeni "k-v-l" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "dile getirmek, konuşmak, bir düşünceyi, iddiayı veya hükmü ifade etmek" olduğunu belirtir. Ayette İblis'in eylemini niteleyen bu fiil, onun sadece içinden geçirdiği bir düşünceyi değil; Allah'ın doğrudan sorgulaması (mâ leke / sana ne oluyor) karşısında, ilahi huzurda yüksek sesle, bilinçli ve son derece küstahça dile getirdiği isyan manifestosunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramını sıradan bir sesten ayırarak, onun ardında irade barındıran bilinçli bir beyan olduğunu açıklar. İblis'in bu "sözü", pişmanlık içeren bir mazeret değil; kendi itaatsizliğini meşrulaştırmaya çalışan, Allah'ın aklına ve hikmetine karşı kendi cüzi aklını (kıyasını) dayatan teolojik bir meydan okumadır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde bu eylemin varoluşsal boyutuna dikkat çeker. Ona göre İblis'in bu "söylemi" (kâle), evrendeki ilk ırkçı ve materyalist felsefenin sözlü olarak tescillenmesidir. İblis, ilahi otoritenin karşısında susup boyun eğmek yerine, kendi ontolojik üstünlüğüne (!) dair bir savunma (kavl) üreterek mutlak küfre adım atmıştır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin psikolojik ve hukuki bağlamına odaklanır. Ona göre İblis'in "dedi" fiiliyle başlayan bu cümlesi, Mekkeli müşriklerin de tevhid çağrısına karşı sıklıkla ürettikleri "kibirli mantık yürütme" eyleminin arketipidir. Hata yapan Âdem de "kâle" (dedi) diyerek dua edecek ve affını isteyecektir; ancak İblis'in "kâle"si (sözü) mutlak bir kibir ve ilahi hikmeti aşağılama içermektedir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "söyledi, dile getirdi" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında İblis'in Allah'ın sorgusu karşısında zerre kadar nedamet (pişmanlık) duymadan, kibrini ve itaatsizliğini açıkça, cüretkar bir savunma diliyle Yaratıcı'nın yüzüne karşı ifade etmesini nitelediğini kaydeder.

        Lem Ekün (لَمْ أَكُن)

        Etimolojik kökeni "k-v-n" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "olmak, var olmak, meydana gelmek, bir halde veya statüde bulunmak" olduğunu belirtir. Geçmiş zamanı mutlak olarak olumsuzlayan "lem" edatıyla kullanılan bu fiil (ben olmadım / olacak değilim), İblis'in secde etmeyişini sıradan bir eylem eksikliği olarak değil, varoluşsal ve ontolojik bir "reddediş" olarak sunduğunu gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kevn" kavramını bir şeyin potansiyelden çıkarak bir niteliği taşıması olarak tanımlar. İblis "Ben secde etmem" (lâ escüdü) demek yerine "Ben secde edecek bir varlık değilim" (lem ekün li-escüde) diyerek, bu eylemin kendi ontolojik asaletine, ateşten yaratılmış yüce (!) doğasına yapısal olarak aykırı olduğunu iddia eder. Kibrini varoluşsal bir temele oturtur.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi ve estetik dokusuna inerek, İblis'in bu ifadesini mutlak bir "ontolojik hadsizlik" olarak tahlil eder. Ona göre İblis, kendini o eylemin (secdenin) ve o teslimiyet halinin (kevn) çok üstünde konumlandırır. Bu cümle, cüzi iradenin Külli İrade'ye karşı "Benim varlığım (oluşum) Senin emrine uygun değildir" şeklindeki trajik başkaldırısıdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "olmadım, bulunmadım" anlamına gelen bu kalıbın, Arapçada başındaki edat (cühd-i mutlak) sebebiyle kesin bir inkar ve imtina (kaçınma) ifade ettiğini; ayette İblis'in çamurdan yaratılan bir varlığa boyun eğmenin kendi şanına ve varlık seviyesine asla yakışmayacağını, kendisinin böyle bir konumda "olamayacağını" küstahça vurguladığını belirtir.

        Li-escüde (لِأَسْجُدَ)

        Etimolojik kökeni "s-c-d" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "boyun eğmek, itaat etmek, alçalmak, tevazu göstermek ve teslimiyetle başı öne eğmek" olduğunu ifade eder. İblis'in kesinlikle yapmayacağını ("benim için söz konusu olamaz") belirttiği bu eylem, salt fiziksel bir eğilme değil, ilahi tasarım karşısında kendi kibrini (egosunu) sıfırlama, alçalma ve yeni hiyerarşiyi kabul etme eylemidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "secde" kavramını itaatin ve kulluğun zirvesi olarak açıklar. Ona göre İblis'in secde etmeyi şiddetle reddetmesi, görünürde insana/beşere karşı bir itiraz gibi dursa da; hakikatte o beşeri "halife" ilan eden, ona ruh üfleyen ve secdeyi emreden Allah'ın mutlak otoritesine ve hikmetine karşı yapılmış bir isyandır. İblis, ilahi iradenin aklını beğenmemiştir.

        Arthur Jeffery, kelimenin kökeni itibarıyla Aramice ve Süryanice'deki "sghed" (eğilmek, ibadet ve saygı göstermek) sözcüğüyle akraba olduğunu kaydeder. Teolojik bağlamda, düşmüş meleğin/şeytanın Tanrı'nın suretinde yaratılan insana saygı sunmayı (secdeyi) reddetmesi motifi, İblis'in kıskançlık ve kibirle Tanrı'nın şaheserine boyun eğmeyi reddetmesinin evrensel anlatısıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde "secde" kelimesinin tevazu (alçakgönüllülük) ile eş anlamlı olduğunu belirtir. İblis'in zihniyetinde ateş yukarıya (kibre), toprak ise aşağıya (tevazuya) aittir. Dolayısıyla ateşin toprağa "secde etmesi", onun pagan/materyalist mantığına göre evrensel bir çelişkidir ve İblis bu felsefi (!) illüzyonuna dayanarak mutlak itaati (secdeyi) reddetmiştir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "yere kapanmak, boyun eğmek" anlamına gelen kelimenin, ayetin bağlamında İblis'in, Allah'ın emri olmasına rağmen insana verilmiş olan ilahi şerefi ve hilafeti tanımayı, onun önünde kendi ontolojik üstünlüğünden (!) vazgeçip saygıyla eğilmeyi en büyük hakaret olarak gördüğünü kaydeder.

        Li-beşerin (لِبَشَرٍ)

        Etimolojik kökeni "b-ş-r" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "deri, insanın dış görünüşü, cildin dış tabakası, kabuk ve bir şeyi soymak" olduğunu belirtir. Ayette İblis'in, yaratılan varlığı "insan" veya "halife" sıfatıyla değil de inatla "beşer" (biyolojik, maddesel, çamurdan derisi olan mahluk) olarak isimlendirmesi, onun karşısındaki varlığı kasıtlı olarak aşağılama ve ontolojik olarak değersizleştirme çabasıdır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'daki "insan/beşer" diyalektiğini incelerken, İblis'in bu kelime seçimindeki şeytani kurnazlığa dikkat çeker. İblis, insana üflenen "Rûhî" (Ruhumdan) sırrını, ilahi nefesi ve aklı bilerek görmezden gelmiş; sadece onun fizyolojik, topraktan gelen fani ve basit yanına (beşeriyetine) odaklanmıştır. Bu kelime, İblis'in materyalist ve indirgemeci bakış açısının tam bir özetidir.

        Toshihiko Izutsu, kavramın teolojik çerçevesinde İblis'in ontolojik ırkçılığını (racism) tahlil eder. Ona göre İblis'in "ben bir beşere mi secde edeceğim?" şeklindeki aşağılaması, değer yargısını tamamen "hammadde" üzerinden kurduğunun kanıtıdır. İblis, ateşin ışıklı, dumansız ve yükselen (semûm) tabiatı karşısında "beşer"in ağır, kokuşmuş ve çamura bulanmış tabiatından tiksinmiştir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, İblis'in savunmasındaki bu kelimenin, kendi kibrini rasyonelleştirme çabası olduğunu belirtir. "Ben ateştenim, o ise sadece bir dış kabuk (beşer)." Bu kibirli kıyas (kıyas-ı fâsid), meleklerin gördüğü yüce ruhu ıskalayan, körleşmiş bir egonun hezeyanıdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "insan derisi, ten, salt biyolojik insan" anlamına gelen kelimenin, ayette İblis'in Hz. Âdem'in sadece bedensel, maddi ve topraksı yönünü öne çıkararak onu hor gördüğünü, Allah'ın ona bahşettiği ruhani ve akli üstünlüğü kasten perdelediğini ifade ettiğini kaydeder.

        Halaktehû (خَلَقْتَهُ)

        Etimolojik kökeni "h-l-k" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi ölçmek, biçmek, takdir etmek ve belirli bir forma sokmak" olduğunu ifade eder. İblis'in "Sen onu yarattın" (halaktehû) şeklindeki itirafı sarsıcıdır. O, karşısındaki beşerin kör bir tesadüf eseri olmadığını, bizzat Allah'ın ölçüsü ve kudretiyle (halq) var edildiğini bilmekte, ancak yine de isyan etmektedir.

        Râgıb el-İsfahânî, "halk" kavramının yoktan veya bir maddeden var etme iradesi olduğunu belirtir. Ona göre İblis'in bu fiili kullanması, onun "Yaratıcı'yı (Hâlik'ı)" veya O'nun "Yaratma eylemini" inkar etmediğini gösterir. İblis'in sorunu inançsızlık (ateizm) değil; Allah'ı bilmesine rağmen, O'nun yaratışındaki takdire/hikmete saygı duymamak ve mutlak emre itaatsizlik etmektir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kelami ve felsefi zeminini tahlil ederken, bu fiilin barındırdığı paradoksa dikkat çeker. İblis, "Sen yarattın" diyerek ilahi faili tasdik eder; fakat "kokuşmuş çamurdan (yarattın)" diyerek o yaratılıştaki estetiği ve hikmeti eleştirir. Bu, yaratıcıyı kabul edip O'nun "kusursuz sanatına" (hikmetine) ahmakça bir başkaldırıdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "sen yarattın, var ettin, ölçüp biçtin" anlamına gelen kelimenin, ayetin bağlamında İblis'in Allah'ın yaratıcılık ve rablik vasfını inkar etmediğini, ancak kendi hammadde temelli (ateş-toprak) yanlış kıyası sebebiyle Yaratıcı'nın emrine kafa tuttuğunu gösterdiğini belirtir.

        Salsâlin (صَلْصَالٍ)

        Etimolojik kökeni "s-l-s-l" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "kuru bir cisme vurulduğunda çıkan ses, tınlamak, çınlamak" olduğunu belirtir. İblis'in "beşer"in hammaddesini sayarken kullandığı bu "salsâl" (kurumuş/tınlayan kil) kelimesi, onun insana yönelttiği ontolojik aşağılamanın ilk basamağıdır. İblis, insana sadece dışarıdan bakmış ve onu içi boş, ruhsuz, sadece vurulunca ses çıkaran kırılgan bir testi gibi görmüştür.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "suyu çekilmiş, kurumuş kil" olarak tanımlar. Melekler, Allah'ın o salsâle üflediği "Ruhumdan" sırrına secde ederken; İblis'in gözü sadece o kurumuş, donuk ve cansız kabukta (salsâl) kalmıştır. Kibir, İblis'in basiretini bağlamış, ona varlığın sadece en ilkel, en değersiz fiziksel formunu göstermiştir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki psikolojik işlevine odaklanır. İblis, kendi yaratıldığı "ateşin" (nâr) enerjisine, ışığına ve gücüne karşılık, karşısındaki varlığın bu kurumuş ve donuk halini (salsâl) "işe yaramaz bir toprak parçası" olarak niteleyerek, kendi kibrini sözde rasyonel (akli) bir zemine oturtmaya çalışmıştır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "vurulduğunda ses veren kurumuş çamur" anlamına gelen kelimenin, ayette İblis'in insanın bedensel/fiziksel zayıflığına, yaratıldığı maddenin katılığa ve ruhsuzluğuna (kendi eksik bakış açısıyla) yaptığı aşağılayıcı bir atıf olduğunu kaydeder.

        Hamein (حَمَإٍ)

        Etimolojik kökeni "h-m-e" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "suyun dibine çöken, zamanla değişime uğrayan, kararan ve kokan balçık" olduğunu açıklar. İblis'in savunmasında "salsâl"in de asıl kökeni olan "hame"yi vurgulaması, onun beşere duyduğu tiksintinin ve estetik kibrin zirve noktasıdır. Karşısındaki varlığın menşeini "kokuşmuş ve kararmış bir çamur yığıntısı" olarak betimleyerek, secde emrinin kendi yüce(!) ateşine (semûm) yapılmış bir hakaret olduğunu zımnen iddia eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "hame" kelimesini, zamanın geçmesiyle mayalanmış, rengi siyaha dönmüş ve kokusu bozulmuş çamur olarak tanımlar. İblis'in argümanı şudur: Nurani veya ateşi (aydınlık/yükselen) bir varlık, bu kadar pis kokan, kararmış ve süfli (aşağılık) bir maddenin önünde nasıl eğilir? İblis, maddenin kokusuna takılıp, o çamurun içindeki ilahi aklı ıskalamıştır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fenomenolojik ve estetik dokusuna inerek, İblis'in kibrinin aslında bir "estetik algı yanılması" olduğunu tahlil eder. Dumansız ve aydınlık ateş (semûm), karşısındaki "kara ve kokuşmuş" balçıktan (hame) iğrenir. İblis, Yaratıcı'nın o kara balçıktan bir sanat eseri çıkardığını (tesviye) okuyamamış, sadece malzemenin iğrençliğine takılarak trajik bir ahlaki çöküş yaşamıştır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "kokusu değişmiş, kararmış balçık" anlamına gelen kelimenin, ayetin bağlamında İblis'in Hz. Âdem'in topraktan gelen en ilkel, organik ve değersiz kimyasal kökenini kasıtlı olarak yüzüne vurarak onu tahkir etmesini (küçümsemesini) nitelediğini ifade eder.

        Mesnûn (مَّسْنُونٍ)

        Etimolojik kökeni "s-n-n" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi şekillendirmek, pürüzsüzleştirmek, kalıba dökmek veya zamanla değişime, mayalanmaya maruz bırakmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Ayette "hame" (kara balçık) kelimesinin sıfatı olan "mesnûn", İblis'in dudaklarından döküldüğünde büyük bir ironi barındırır. İblis, "işlenmiş, kalıba dökülmüş" dese de, bunu ilahi bir sanatı övmek için değil; "ne kadar işlersen işle, alt tarafı şekil verilmiş pis bir çamur" anlamında, tahkir (aşağılama) kastıyla söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "mesnûn" kelimesini "zamanla kokusu bozulmuş/mayalanmış olan" ve "bir surete/kalıba dökülmüş olan" şeklinde açıklar. İblis'in savunmasında insanın "şekil verilmiş bir balçık yığını" olarak tasvir edilmesi, Allah'ın çamura uyguladığı o muazzam ölçü ve biçimlendirmenin (takdirin), kibirli bir zihin tarafından nasıl değersizleştirildiğini gösterir.

        Theodor Nöldeke, Kur'an'daki yaratılış tasvirlerinin edebi boyutunu incelerken, İblis'in bu kelimeyi (mesnûn) kullanışındaki dramatik çelişkiye değinir. Allah için insanın "mesnûn" (özenle kalıba dökülmüş) olması muazzam bir ilahi heykeltıraşlık iken; İblis için bu sadece "kokmuş bir çamurun form kazanmış hali"dir. Aynı kelime, bir tarafta ilahi şaheseri, diğer tarafta şeytani kibri temsil eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "şekil verilmiş, kalıba dökülmüş veya bekletilerek kokusu değişmiş" anlamlarına gelen kelimenin, ayette İblis'in kibirli itirazının bir parçası olarak, Hz. Âdem'in ne kadar ustaca şekillendirilmiş olursa olsun sonuçta kara ve değersiz bir balçıktan ibaret olduğu yönündeki yanılgısını, şekle takılıp ruhu inkar edişini vurguladığını kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X