Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hicr Sûresi, 24. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hicr Sûresi, 24. Ayet

    وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَقْدِم۪ينَ مِنْكُمْ وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَأْخِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velekad ‘alimnâ-lmustakdimîne minkum velekad ‘alimnâ-lmuste/ḣirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      24-25. "Andolsun biz, içinizden önce gelip geçenleri de biliriz, geri kalanları da muhakkak biliriz. Ve senin Rabb'in, onları kıyamette toplayıp bir araya getirecektir. O, Hakîm'dir, Alîm'dir."

      Andolsun biz, içinizden önce gelip geçenleri de biliriz, geri kalanları da muhakkak biliriz. Bazıları demiştir ki: Andolsun biz, içinizden önce gelip geçen yalancıları, yalanlamaları sebebiyle onların başına gelenleri de biliriz, sizden geri kalan yalancıları da biliriz. Bazıları da şöyle demiştir: Yalancılardan olup ölenleri de biliriz, onlardan olup doğacak olanları da biliriz. Bu sebeple yüce Allah şöyle buyurmuştur: Senin Rabb'in, onları kıyâmette toplayıp bir araya getirecektir. Yani geçenleri, kalanları, daha sonra kıyamet gününe kadar yaşamayanları bir araya getirecektir. Andolsun biz, içinizden hayırda önce gelenleri ve şerde kalanları da biliriz. Bazıları da bu âyete: "İlk ve son safta olanları biliriz." yorumunu yapmıştır. Fakat bu yorum kabul edilebilir olmaktan uzaktır.

      O, Hakîm'dir, Alîm'dir. "Hakîm”; eşyayı lâyık olduğu yere koyandır. İkincisi "Alîm eşyayı yerli yerinde varedendir. Birincisinde insanlar eşyayı yerine koymayı bilir, ikincisi ise ancak Allah'ın yapması ile olur. Alîmdir. Yani Allah halkın faydasına olanları, leh ve aleyhindeki hususları iyi bilendir yahut eşyayı lâyık olduğu yere koymayı en iyi bilendir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Alimnâ (عَلِمْنَا)

        Etimolojik kökeni "a-l-m" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin hakikatini idrak etmek, onu bilmek ve onda ayırt edici bir iz/nişan bırakmak" olduğunu belirtir. Ayetteki "biz bildik/biliriz" şeklindeki birinci çoğul şahıs ve geçmiş zaman formu, ilahi bilginin (ilmin) tesadüfi veya sonradan kazanılmış bir farkındalık olmadığını, aksine insanlık tarihinin her aşamasını ontolojik bir kesinlikle kuşatan mutlak bir kavrayış olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilm" kavramını bir şeyin özüne ve gerçekliğine ulaşmak olarak tanımlar. Ona göre bu ayette "alimnâ" fiilinin iki kez pekiştirilerek (ve lekad alimnâ) kullanılması, Allah'ın bilgisinin sadece yüzeysel bir tarihsel kayıt işlemi olmadığını; insanların niyetlerini, eylemlerini ve varoluşsal durumlarını bütünüyle kapsayan derin ve kuşatıcı bir ilahi şuur hali olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojik sistemini tahlil ederken, "ilm" (bilgi) kavramının ilahi boyuttaki kullanımına dikkat çeker. Ona göre bu ayetteki fiil, geçmiş, şimdi ve gelecek şeklindeki beşeri zaman algısını aşan aşkın (müteâl) bir bilgi formunu temsil eder. Zamanın akışı içindeki insan nesilleri, bu mutlak ilahi bilginin kuşatıcılığı içinde erir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, fiilin kelami ve teolojik boyutunu incelerken, buradaki eylemin Allah'ın "Alîm" (Her Şeyi Bilen) sıfatının tarih ve sosyoloji üzerindeki tecellisi olduğunu belirtir. İlahi bilgi, yeryüzüne gelip geçen hiçbir nesli ıskalamaz; varlık sahnesindeki her bir ferdin konumu, eceli ve ahlaki durumu bu kuşatıcı bilginin (ilmin) kayıtları altındadır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "bilmek, tanımak, farkına varmak" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında Allah'ın sonsuz ve sınırsız ilminin, ilk insandan son insana kadar yaratılmış ve yaratılacak olan tüm nesilleri eksiksiz bir şekilde kapsadığını ve O'na hiçbir şeyin gizli kalamayacağını ifade ettiğini kaydeder.

        El-Müstakdimîn (الْمُسْتَقْدِمِينَ)

        Etimolojik kökeni "k-d-m" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "öne geçmek, ileride olmak, bir şeyin ön kısmı ve önce gelmek" olduğunu ifade eder. Kelimenin "istif'al" babındaki çoğul ism-i fail formu (müstakdimîn), zamansal olarak daha önce varlık sahnesine çıkmış, ömürlerini tamamlayıp göçmüş olan geçmiş nesilleri ve tarihsel öncüleri nitelemektedir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kıdem" kavramını zaman veya mekan açısından başkalarından önce olma durumu olarak açıklar. Ona göre bu ayetteki kelime, hem kronolojik olarak yaratılışta öne geçen (geçmiş) kavimleri hem de itaat, iyilik veya savaş (cihad) gibi eylemlerde ön saflarda yer almak için öne atılan fertleri kapsayan çok boyutlu bir anlama sahiptir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin ontolojik ve varoluşsal derinliğine inerek, insanın zaman içindeki yürüyüşünü (istikdam) tahlil eder. Ona göre "öne geçenler", sadece takvimsel olarak geçmişte kalanlar değil; varlık koşusunda kendi menzillerini tamamlayıp ilahi hafızada (ilimde) yerlerini almış olanlardır. Bu kelime, insanlık tarihinin dinamik ve durdurulamaz yürüyüşünün estetik bir tasviridir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki tarihsel bağlamına odaklanır. Ona göre "öne geçenler" ifadesi, Mekkeli müşriklerin atalarına ve onlardan çok daha önce yaşayıp kendi medeniyetlerini kurmuş, ancak sonunda tarih sahnesinden silinmiş olan antik kavimlere zımni bir göndermedir. Ayet, geçmişin asla kaybolmadığını ve ilahi bilgi dairesinde korunduğunu muhatabına ihtarda bulunur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "öne geçenler, önce gelenler, geçmişte kalanlar" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında Hz. Âdem'den o ana kadar yaşayıp ölmüş olan bütün insan kuşaklarını veya herhangi bir ahlaki eylemde/ibadette ön saflara geçmeye çabalayan kimseleri ifade ettiğini belirtir.

        El-Müste'hirîn (الْمُسْتَأْخِرِينَ)

        Etimolojik kökeni "e-h-r" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "geri kalmak, gecikmek, sonraya bırakılmak ve ön/kıdem kavramının tam zıddı" olduğunu belirtir. Ayette "istif'al" babında çoğul ism-i fail olarak kullanılan bu kelime, zamansal düzlemde daha sonra gelecek olanları, mevcut nesli ve kıyamete kadar yaratılacak olan tüm ardıl kuşakları kapsar.

        Râgıb el-İsfahânî, "te'hir" kavramını bir şeyin varlığının veya eyleminin belirlenen bir zamandan daha sonraya kalması olarak tanımlar. "El-Müste'hirîn", öncekilerin (müstakdimîn) ardından gelenlerdir. Ayette bu iki kelimenin zıtlık (tıbak) sanatıyla bir arada kullanılması, Allah'ın ilminin başı ve sonu birleştiren mutlak kuşatıcılığını sergiler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman felsefesini incelerken, bu iki zıt kavramın (öne geçenler ve geriye kalanlar) Cahiliye dönemi Araplarının zaman (dehr) algısını nasıl dönüştürdüğünü tahlil eder. Geçmişin karanlıkta kaybolduğu, geleceğin ise belirsiz bir hiçlik olduğu pagan algısına karşın; bu kelimeler aracılığıyla Kur'an, bütün bir insanlık zamanının ilahi bilincin (ilmin) aydınlık sahnesinde aynı anda var olduğunu ve bilindiğini ilan eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Kur'an'ın hesap (ahiret) vurgusuyla olan bağını kurar. Sonradan gelenler (müste'hirîn), öncekilerin tarih sahnesinden çekilmesiyle geçici bir mühlet ve özgürlük alanı bulduklarını zannedebilirler. Ancak ayet, bu sonrakilerin de tıpkı öncekiler gibi mutlak ilahi bilginin kayıt ve gözetimi altında olduklarını, sırası geldiğinde aynı ontolojik sonla yüzleşeceklerini ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, sözlükte "geride kalanlar, sonraya bırakılanlar, sonradan gelenler" anlamına gelen kelimenin, ayetin bağlamında vahyin inzal edildiği dönemde hayatta olan mevcut nesli ve onlardan sonra kıyamet kopuncaya dek yeryüzüne gelecek olan bütün gelecek insan kuşaklarını nitelediğini kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X