اِلَّا مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُب۪ينٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hicr Sûresi, 18. Ayet
Daralt
X
-
16-18. "Andolsun biz gökte yıldız kümeleri oluşturduk ve seyredenler için ona güzel bir görünüm verdik. Onları her kovulmuş şeytana karşı koruduk. Ancak kulak hırsızlığı yapmaya kalkışan olursa onu da parlak bir ışık kovalar."
Andolsun biz gökte yıldız kümeleri oluşturduk. Denildi ki bu, yıldızlar oluşturduk demektir. "Burûc (بروج) kelimesinin güneş, ay ve yıldızların konakladığı yerler olma ihtimali vardır. Allah o burçlardan her biri için bir konaklama yeri belirlemiş olup her biri tek başına her gece burada konaklarlar. Anılan "burûc" (بروج) kelimesinin güneş, ay ve yıldızların doğup battığı yerler mânasında olma ihtimali de vardır.
Seyredenler için ona güzel bir görünüm verdik. Yani bakanlar için gökleri süsledik. Seyredenler için ona güzel bir görünüm verdik. Bu âyette göğe bakmayı yasaklayan kurranm sözünün reddedilmesine işaret vardır; bakanlar için onu süsleyip sonra da ona bakmayı yasaklama ihtimali yoktur. Bu durum bakanlar için bir sakınca olmadığına işaret eder. Başka bir âyette yüce Allah şöyle buyurmuştur: "And olsun ki, biz dünya göğünü kandillerle süslendirdik". Allah güneş, ay ve yıldızlarda insanlar için menfaatler yarattı; insanlar gece karanlığında bunlarla yollarını bulurlar; yine onları karanlıklarda aydınlatan birer kandil yapmış ve gökleri bakanlar için süslediğini bildirmiştir. Çünkü göze çirkin gelen bir manzara hakkında bakan düşünmez, hem de böyle manzaralara bakmaz. Dolayısıyla yüce Allah gökleri insanlar için süsledi ki kendilerini düşünmeye ve onlara bakmaya sevketsin. Onlara bakmak ise bunlarm tek bir varlığım yönetimi altımda olduğunu bilmeleri içindir. Şöyle ki: Aralarında uzaklık olmasına rağmen göklerin menfaatini yerkürenin menfaatine bitiştirdi ve öyle şeyler yarattı ki bunlar görünüşte (zâhir) benzerdirler, halbuki hakikatte birbirine zıt gibidirler. Bunların bir kısmı görünüşte de birbirine zıttır, oysa hakikatte birbirine benzerdir. Işıkla karanlık bunun örneğidir. Bu iki şey birbirinin zıddı olduğu halde zâhirde benzer olmuşlardır. Öyle ki gece karanlığında yıldızlar ışık verirler, yerde bulunan varlıklar da bu ışıktan yararlanırlar. Işıkla karanlık görünüşte birbirinin zıddıdır, fakat ortaya çıkan menfaatleri sebebiyle şekiller gibi olmuşlardır. Çünkü ayın ışığı yanında yıldızların ışığından yararlanılmaz, güneşin ışığı yanında da ayın ışığından yararlanılmaz; her biri diğerinin gücünü yok etmesi sebebiyle bunlar birbirinin benzeridir. Bütün bunlar tek bir yönetimden çıktığı bilinsin diye böyle yaratılmıştır. Öyle ki menfaatin gereği olarak zıtlar birbirinin benzerleri gibi, benzerler de birbirinin zıddı gibi olmuştur.
Onları her kovulmuş şeytana karşı koruduk. Yani göğü koruduk. Allah şeytanların göğe çıktıklarını, yerde vuku bulacak yağmur ve benzeri konularda meleklerden gökteki bilgileri dinlediklerini, sonra ilâveler yapıp bunları kâhinlere götürdüklerini, onların da bu bilgileri insanlara haber verdiklerini ve şöyle dediklerini belirtti: Biz size, şu şu günlerde yağmur yağacağını haber vermedik mi, işte bu haktır dediler? Sonra şeytanlar göğe çıkmaktan engellendiler ve Allah göğün şeytanlardan korunmasını emretti. Bu sefer de "dinleme hırsızlığı yapmaya başladılar, bu sebeple Allah şeytanları uzaklaştırsınlar diye onlara yıldızları musallat kıldı. Bu, yüce Allah'ın şu beyanlarında belirttiği hususlardır: "Uzaklaştırmak için üzerlerine her yönden atış yapılır"; "Ancak, (o yüce topluluktan) bir bilgi kırıntısı kapan olursa onu da delip geçen bir ışık topu kovalar".
"Ve hafıznaha (وَحَفِظْنَاهَا) ifadesinin gök ehlini kovulmuş şeytandan koruduk mânasına da gelme ihtimali vardır. Çünkü daha önce köy, şehir, kafile ve diğer sözü edilenlerden bahsedildiğini belirttik. Bunlardan kastedilen köylerde ve şehirlerde yaşayan insanlardır. Bu da buna göre değerlendirilmelidir. Ancak, gök ehli bütünüyle Allah'ın dostları ve kendisine itaat edenlerdir. Yer halkına gelince onlar içinde azgınlar, sapıklar da vardır ki bunlar şeytanın dostlarıdır. Nitekim yüce Allah, "Şeytanın sultası sadece kendisini dost edinenler üzerinedir" buyurmuştur.
"Burûcen" (بروجاً) "Burçlar hakkında "on iki burç vardır. Burcun aslı kale ve saraydır. Onları her kovulmuş şeytana karşı koruduk. Ancak kulak hırsızlığı yapmaya kalkışan olursa müstesna. Allah buyuruyor ki: Biz, şeytanın kendilerine ulaşmasından yahut kulak hırsızlığı dışında, onların durumu hakkında bilgi sahibi olmaktan onları koruduk. Sonra peşinden ateş saçan bir yıldız (şihâb) gelir. Ebû Avsece ancak kulak hırsızlığı yapmaya kalkışan olursa meâlindeki beyan hakkında şöyle denildiğini söylemiştir: "İsteraktü's-sem’a" (استرقت السمع) kulak hırsızlığı yaptım, yani bir topluluğun gafil olduğu vakti gözetledim de onlar farkında olmadan sözlerini işittim. Böylece melekler eğer şeytanların kulak hırsızlığı yaptıklarını ve bilgi kaçırdıklarını bilselerdi buna engel olurlar; sözlerini ve konuşmalarını dinlememeleri için konuşmaktan imtina ederlerdi. Sihab (شهاب) yıldızdır. Denildi ki: "Sihab (الشهاب) bir tarafında ateş olan bir odun parçasıdır. “Şuhbân (الشهبان) kelimesi ise cemaat demektir. Bazıları "şihabun mubin" (شهاب مبين) ifadesinin daha önce mevcut olmayan ve Hz. Peygamber (s.a.) hakkında kullanılan bir tabir olup ışık veren bir yıldız anlamına geldiğini söylemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Bu ifadenin bizzat gökleri meleklerle korumak anlamına gelme ihtimali vardır. Bu da "her taraftan uzaklaştırılırlar" meâlindeki âyette belirtilmiştir. Şühübün Kur anda daha başka âyetlerde belirtilen anlamlara gelmesi muhtemeldir.
Bazıları "racim" (رجيم) kelimesinin lânetlenen anlamına geldiğini söylemiştir. İbn Mesûd'un mushafında ise "lânetlenmiş olan her şeytandan..." meâlindeki ifade vardır. Lanetlenmiş anlamına gelen "lain" (اللعين) sözlükte tard edilen, uzaklaştırılan kimse demektir. Belirtildiğine göre "duhûran (دحوراً) kelimesiyle aynı anlamdadır.
Yorumu Yorumla
-
İsteraka (اسْتَرَقَ)
Etimolojik kökeni "s-r-k" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi gizlice, sahibinden habersiz ve haksız yere almak" olduğunu belirtir. Ayetteki fiil, "istif'al" babındadır. Bu bab, eyleme bir zorlanma, özel bir çaba ve talep anlamı katar. Dolayısıyla kelime, basit bir çalma eylemini değil; şeytanların ait olmadıkları bir boyuta sızarak, gizlice ve büyük bir çabayla "kulak hırsızlığı" yapmaya yeltenmelerini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "sirkat" (hırsızlık) kavramını başkasının malını korunaklı bir yerden gizlice almak olarak tanımlar. Ona göre "istirâku's-sem'" (kulak hırsızlığı) tamlaması, şeytanların melekût alemindeki ilahi fermanlara, sırra ve bilgiye gizlice, anlık olarak sızıp o bilgiyi aşırmaya çalışmaları eylemini edebi bir dille tasvir eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel çerçevesinde bu fiili kozmik nizamın ihlal çabası olarak okur. Şeytan/cin figürü, aşkın (ilahi) alem ile içkin (dünyevi) alem arasındaki sınırı, ilahi iradenin izni (vahy/nüzul) olmadan "aşırmak/çalmak" (isteraka) yoluyla delmeye çalışan, ancak bu teşebbüsü her defasında başarısızlığa uğrayan kaotik bir varlık tipolojisidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin lügatteki "hırsızlık yapmak, gizlice dinlemek" anlamından hareketle, ayetin bağlamında cinlerin veya şeytanların gök ehline (meleklere) ait bilgileri veya ilahi kararları yeryüzündeki kahinlere ulaştırmak maksadıyla gizlice dinlemeye ve kapmaya çalışmalarını ifade ettiğini kaydeder.
Es-Sem'a (السَّمْعَ)
Etimolojik kökeni "s-m-a" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün "bir sesi kulakla algılamak, idrak etmek ve dinlemek" olduğunu belirtir. Ayette "hırsızlık" fiilinin nesnesi (çalınan şey) olarak geçmektedir.
Râgıb el-İsfahânî, "sem'" kavramının hem işitme duyusu hem de "işitilen söz/bilgi" anlamında kullanıldığını açıklar. Bu ayetin bağlamında kelime, fiziksel bir nesnenin değil; meleklerin kendi aralarındaki konuşmalarının, ilahi meclisten çıkan kararların ve vahye dair soyut bir bilginin çalınmak istenmesini temsil eder.
Gabriel Said Reynolds, "ilahi meclisin dinlenmesi" (stealing a hearing) motifini Geç Antik Çağ bağlamında ele alır. Yahudi ve Hıristiyan apokaliptik metinlerinde de düşmüş meleklerin veya ifritlerin, Tanrı'nın meclisindeki kararları öğrenmek için göğe kulak kabarttıkları anlatılır. Kur'an, bu "es-sem'a" (dinleme/kulak misafiri olma) kavramını kullanarak o dönemin teolojik tasavvuruna hitap eder ve mutlak gayb bilgisinin tek sahibinin Allah olduğunu, hiçbir varlığın O'nun izni olmadan bu bilgiye erişemeyeceğini ilan eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, sözlükte "işitmek, dinlemek" anlamına gelen kelimenin, "kulak hırsızlığı" (istirâku's-sem') tabiri içinde yer aldığını ve şeytanların gayb alemine ait sırları öğrenmek için meleklerin konuşmalarına bir anlık kulak kabartması, o sesi kapması olayını nitelediğini belirtir.
Fe-etbe'ahû (فَأَتْبَعَهُ)
Etimolojik kökeni "t-b-a" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin peşine düşmek, ardı sıra gitmek, onu izlemek ve ona ulaşmak" olduğunu ifade eder. İf'al babında (etbe'a) kullanıldığında, "bir şeyi diğerinin peşine takmak, salmak" anlamına gelir. Ayetteki "fe" (takibiye harfi), kulak hırsızlığı teşebbüsünün hemen ardından, anında ve hiç vakit kaybetmeden ilahi cezanın/ateşin şeytanın peşine takıldığını (kovaladığını) gösterir.
Râgıb el-İsfahânî, "tebîa" kavramını, bir kimsenin izinden gitmek veya onu takip etmek olarak tanımlar. Bu bağlamda fiil, hızla kaçan şeytanın ardına düşen, onu adeta kilitlenmiş bir hedef gibi takip edip cezalandırmak üzere harekete geçen göksel bir savunma hamlesini ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu eylemi ilahi adaletin ve kozmik düzenin (sünnetullah) sarsılmaz işleyişi üzerinden tahlil eder. Ona göre "peşine takılma" fiili, ilahi alanın sınırlarını zorlayan her kaotik ve isyankar unsurun, evrenin koruyucu yasaları tarafından anında tespit edilip bertaraf edildiğini gösteren sistematik bir tepkidir. İlahi nizam, hiçbir ihlali cevapsız bırakmaz.
Şihâbün (شِهَابٌ)
Etimolojik kökeni "ş-h-b" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "ateşin alevlenmesi, parlaması, aydınlık saçması ve araya beyazlık karışması" olduğunu belirtir. Parlak ateş alevine veya gökyüzünden hızla geçen kayan yıldıza (meteora) aydınlığından dolayı bu kökten hareketle "şihab" denmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "şihab" kelimesini ateşten fırlayan alev parçası, kor ve gök taşı olarak tanımlar. Ayette şeytanları kovan yakıcı, parlak ve delici gök cismi için kullanılmış olup, göksel sınırların melekler tarafından fırlatılan bu alev topuyla korunduğunu ifade eder.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapçaya ait köklü bir sözcük olmakla birlikte, meteorların (kayan yıldızların) cinleri ve şeytanları kovan ilahi oklar olduğu inancının Sami kültürlerinde ve İslam öncesi Arabistan'ın mitolojik altyapısında zaten mevcut olduğuna dikkat çeker. Ona göre Kur'an, bu kelimeyi ve fenomeni alıp pagan unsurlardan arındırmış; onu doğrudan Allah'ın kozmik sınırlarını bekleyen tevhidi bir savunma aracına dönüştürmüştür.
Theodor Nöldeke, Kur'an'ın gökyüzü tasavvurunu incelerken "şihab" kavramına değinir. Ona göre şihab, Kur'an kozmolojisinde meleklerin şeytanlara fırlattığı göksel mühimmattır. İnsanın yeryüzünden gözlemlediği doğal bir astronomik olay (meteor kayması), bu ayette manevi, ilahi ve eskatolojik bir sınır koruma/cezalandırma mekanizması olarak sembolize edilmektedir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "parlak ateş alevi, kayan yıldız" anlamlarına gelen kelimenin, Kur'an terminolojisinde gayb haberlerini çalmak (kulak hırsızlığı yapmak) için göğe yükselen şeytanları yakıp yok eden ateş topu, ışın veya göktaşı manasında kullanıldığını kaydeder.
Mübîn (مُبِينٌ)
Etimolojik kökeni "b-y-n" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün "ayrılmak, uzaklaşmak, açıkça ortaya çıkmak ve fark edilmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Alev topunu (şihab) niteleyen bu kelime, o ateşin gizli, belirsiz veya cılız bir ışık değil; karanlık gökyüzünü yırtan, şüpheye yer bırakmayacak kadar net ve apaçık gözlemlenebilen bir parlaklığa sahip olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "mübîn" kelimesinin hem "kendisi açık, net olan" hem de "başka şeyleri açıklayan, ortaya çıkaran" anlamlarına geldiğini vurgular. Şihabın mübîn olması, sadece onun görsel parlaklığını değil; aynı zamanda ilahi adaletin ve göksel korumanın ne kadar kesin ve aşikar olduğunu da insan aklına "açıklayan" bir işaret olmasındandır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın estetik zıtlıklarını incelerken "mübîn" sıfatının buradaki işlevine dikkat çeker. Şeytanların eylemi gizlidir, hırsızlıktır (istirak) ve karanlıkta yapılır. Buna karşılık ilahi ceza (şihab) son derece şeffaf, göz kamaştırıcı ve apaçıktır (mübîn). Bu edebi kullanım, karanlığın gizli hırsızlığının, aydınlığın aşikar ateşiyle cezalandırıldığı müthiş bir ontolojik kontrast oluşturur.
Dücane Cündioğlu, kelimenin hem fenomenolojik hem de felsefi boyutuna iner. Gökyüzündeki bu "apaçık" (mübîn) alev, sadece şeytanları kovan fiziksel bir ateş parçası değildir. O aynı zamanda yeryüzünden bu hadiseyi seyreden insanlara, ilahi hudutların aşılamaz olduğunu ve gerçeğin (vahyin) kaynağına hiçbir karanlık unsurun sızamayacağını gösteren "gözle görülür" ontolojik bir delildir/işarettir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "beyan" kökünden türeyen bu kelimenin sözlükte "açık, net, aşikar" anlamına geldiğini, ayetin bağlamında ise kayan yıldızın veya alev topunun yeryüzünden de açıkça görülebilen, şeytanı delip geçen parlak ve güçlü yapısını ifade ettiğini belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla