Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hicr Sûresi, 17. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hicr Sûresi, 17. Ayet

    وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَج۪يمٍۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vehafiznâhâ min kulli şeytânin racîm(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      16-18. "Andolsun biz gökte yıldız kümeleri oluşturduk ve seyredenler için ona güzel bir görünüm verdik. Onları her kovulmuş şeytana karşı koruduk. Ancak kulak hırsızlığı yapmaya kalkışan olursa onu da parlak bir ışık kovalar."

      Andolsun biz gökte yıldız kümeleri oluşturduk. Denildi ki bu, yıldızlar oluşturduk demektir. "Burûc (بروج) kelimesinin güneş, ay ve yıldızların konakladığı yerler olma ihtimali vardır. Allah o burçlardan her biri için bir konaklama yeri belirlemiş olup her biri tek başına her gece burada konaklarlar. Anılan "burûc" (بروج) kelimesinin güneş, ay ve yıldızların doğup battığı yerler mânasında olma ihtimali de vardır.

      Seyredenler için ona güzel bir görünüm verdik. Yani bakanlar için gökleri süsledik. Seyredenler için ona güzel bir görünüm verdik. Bu âyette göğe bakmayı yasaklayan kurranm sözünün reddedilmesine işaret vardır; bakanlar için onu süsleyip sonra da ona bakmayı yasaklama ihtimali yoktur. Bu durum bakanlar için bir sakınca olmadığına işaret eder. Başka bir âyette yüce Allah şöyle buyurmuştur: "And olsun ki, biz dünya göğünü kandillerle süslendirdik". Allah güneş, ay ve yıldızlarda insanlar için menfaatler yarattı; insanlar gece karanlığında bunlarla yollarını bulurlar; yine onları karanlıklarda aydınlatan birer kandil yapmış ve gökleri bakanlar için süslediğini bildirmiştir. Çünkü göze çirkin gelen bir manzara hakkında bakan düşünmez, hem de böyle manzaralara bakmaz. Dolayısıyla yüce Allah gökleri insanlar için süsledi ki kendilerini düşünmeye ve onlara bakmaya sevketsin. Onlara bakmak ise bunlarm tek bir varlığım yönetimi altımda olduğunu bilmeleri içindir. Şöyle ki: Aralarında uzaklık olmasına rağmen göklerin menfaatini yerkürenin menfaatine bitiştirdi ve öyle şeyler yarattı ki bunlar görünüşte (zâhir) benzerdirler, halbuki hakikatte birbirine zıt gibidirler. Bunların bir kısmı görünüşte de birbirine zıttır, oysa hakikatte birbirine benzerdir. Işıkla karanlık bunun örneğidir. Bu iki şey birbirinin zıddı olduğu halde zâhirde benzer olmuşlardır. Öyle ki gece karanlığında yıldızlar ışık verirler, yerde bulunan varlıklar da bu ışıktan yararlanırlar. Işıkla karanlık görünüşte birbirinin zıddıdır, fakat ortaya çıkan menfaatleri sebebiyle şekiller gibi olmuşlardır. Çünkü ayın ışığı yanında yıldızların ışığından yararlanılmaz, güneşin ışığı yanında da ayın ışığından yararlanılmaz; her biri diğerinin gücünü yok etmesi sebebiyle bunlar birbirinin benzeridir. Bütün bunlar tek bir yönetimden çıktığı bilinsin diye böyle yaratılmıştır. Öyle ki menfaatin gereği olarak zıtlar birbirinin benzerleri gibi, benzerler de birbirinin zıddı gibi olmuştur.

      Onları her kovulmuş şeytana karşı koruduk. Yani göğü koruduk. Allah şeytanların göğe çıktıklarını, yerde vuku bulacak yağmur ve benzeri konularda meleklerden gökteki bilgileri dinlediklerini, sonra ilâveler yapıp bunları kâhinlere götürdüklerini, onların da bu bilgileri insanlara haber verdiklerini ve şöyle dediklerini belirtti: Biz size, şu şu günlerde yağmur yağacağını haber vermedik mi, işte bu haktır dediler? Sonra şeytanlar göğe çıkmaktan engellendiler ve Allah göğün şeytanlardan korunmasını emretti. Bu sefer de "dinleme hırsızlığı yapmaya başladılar, bu sebeple Allah şeytanları uzaklaştırsınlar diye onlara yıldızları musallat kıldı. Bu, yüce Allah'ın şu beyanlarında belirttiği hususlardır: "Uzaklaştırmak için üzerlerine her yönden atış yapılır"; "Ancak, (o yüce topluluktan) bir bilgi kırıntısı kapan olursa onu da delip geçen bir ışık topu kovalar".

      "Ve hafıznaha (وَحَفِظْنَاهَا) ifadesinin gök ehlini kovulmuş şeytandan koruduk mânasına da gelme ihtimali vardır. Çünkü daha önce köy, şehir, kafile ve diğer sözü edilenlerden bahsedildiğini belirttik. Bunlardan kastedilen köylerde ve şehirlerde yaşayan insanlardır. Bu da buna göre değerlendirilmelidir. Ancak, gök ehli bütünüyle Allah'ın dostları ve kendisine itaat edenlerdir. Yer halkına gelince onlar içinde azgınlar, sapıklar da vardır ki bunlar şeytanın dostlarıdır. Nitekim yüce Allah, "Şeytanın sultası sadece kendisini dost edinenler üzerinedir" buyurmuştur.

      "Burûcen" (بروجاً) "Burçlar hakkında "on iki burç vardır. Burcun aslı kale ve saraydır. Onları her kovulmuş şeytana karşı koruduk. Ancak kulak hırsızlığı yapmaya kalkışan olursa müstesna. Allah buyuruyor ki: Biz, şeytanın kendilerine ulaşmasından yahut kulak hırsızlığı dışında, onların durumu hakkında bilgi sahibi olmaktan onları koruduk. Sonra peşinden ateş saçan bir yıldız (şihâb) gelir. Ebû Avsece ancak kulak hırsızlığı yapmaya kalkışan olursa meâlindeki beyan hakkında şöyle denildiğini söylemiştir: "İsteraktü's-sem’a" (استرقت السمع) kulak hırsızlığı yaptım, yani bir topluluğun gafil olduğu vakti gözetledim de onlar farkında olmadan sözlerini işittim. Böylece melekler eğer şeytanların kulak hırsızlığı yaptıklarını ve bilgi kaçırdıklarını bilselerdi buna engel olurlar; sözlerini ve konuşmalarını dinlememeleri için konuşmaktan imtina ederlerdi. Sihab (شهاب) yıldızdır. Denildi ki: "Sihab (الشهاب) bir tarafında ateş olan bir odun parçasıdır. “Şuhbân (الشهبان) kelimesi ise cemaat demektir. Bazıları "şihabun mubin" (شهاب مبين) ifadesinin daha önce mevcut olmayan ve Hz. Peygamber (s.a.) hakkında kullanılan bir tabir olup ışık veren bir yıldız anlamına geldiğini söylemiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu ifadenin bizzat gökleri meleklerle korumak anlamına gelme ihtimali vardır. Bu da "her taraftan uzaklaştırılırlar" meâlindeki âyette belirtilmiştir. Şühübün Kur anda daha başka âyetlerde belirtilen anlamlara gelmesi muhtemeldir.

      Bazıları "racim" (رجيم) kelimesinin lânetlenen anlamına geldiğini söylemiştir. İbn Mesûd'un mushafında ise "lânetlenmiş olan her şeytandan..." meâlindeki ifade vardır. Lanetlenmiş anlamına gelen "lain" (اللعين) sözlükte tard edilen, uzaklaştırılan kimse demektir. Belirtildiğine göre "duhûran (دحوراً) kelimesiyle aynı anlamdadır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Hafıznâhâ (حَفِظْنَاهَا)

        Etimolojik kökeni "h-f-z" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi korumak, gözetmek, kaybolmasını veya bozulmasını engellemek" olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımıyla bu fiil, gökyüzünün sadece estetik bir tavan değil, aynı zamanda dış müdahalelere karşı sımsıkı kapatılmış, dokunulmaz ve güvenli bir kozmik kale olduğunu vurgular.

        Râgıb el-İsfahânî, "hıfz" kavramını, bir nesnenin formunu ve mahiyetini bozulmaktan alıkoymak olarak tanımlar. Ona göre bu ayetteki koruma eylemi, ilahi alemin (gökyüzünün) sırlarının, oraya ait olmayan isyankar ve karanlık güçler (şeytanlar) tarafından çalınmasına karşı alınan ontolojik ve mutlak bir güvenlik tedbiridir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın kozmolojik yapısını incelerken, bu ayetteki koruma (hıfz) fiilinin gökyüzünü salt bir doğa olayı olmaktan çıkarıp kutsal ve ihlal edilemez bir "harem" (kutsal alan) statüsüne yükselttiğini analiz eder. Evrenin mimarisi, ilahi otoritenin sarsılmaz sınırlarını gösteren korunaklı bir sistemdir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "korumak, muhafaza etmek" anlamına gelen kelimenin, ayetin bağlamında gök kubbenin ve oradaki ilahi işleyişin şeytanların sızma girişimlerine, dinleme çabalarına karşı bizzat Allah'ın kudretiyle güvence altına alındığını kaydeder.

        Şeytân (شَيْطَانٍ)

        Etimolojik kökeni konusunda ağırlıklı olarak "ş-t-n" kökü temel alınır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "uzaklaşmak, haktan ve hayırdan ayrı düşmek" olduğunu belirtir. Şeytan kelimesi de ilahi rahmetten, hakikatten ve kutsal alandan ontolojik olarak çok uzaklara atıldığı için bu isme layık görülmüştür.

        Râgıb el-İsfahânî, kavramı "insanlardan, cinlerden veya hayvanlardan her türlü isyankar, haddi aşan ve kibirli varlık" olarak geniş bir çerçevede tanımlar. Ayetteki bağlamıyla kelime, kozmik düzene başkaldıran, ilahi sınırlara tecavüz etmeye yeltenen ve göksel sırları çalmak için hudut ihlali yapan görünmez, karanlık ve asi güçleri temsil eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla kadim Sami dillerindeki "sâtânâ" veya Habeşçedeki (Etiyopça) "şaytan" (hasım, düşman, karşıt) kelimeleriyle etimolojik ve tarihsel bir bağı olduğunu, İslam öncesi Arapçada da bilindiğini savunur. Kur'an, bu kelimeyi alarak onu evrensel ilahi düzene karşı duran "ontolojik düşman" ve "kozmik isyankar" figürüne dönüştürmüştür.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel çerçevesinde "şeytan" figürünün, tevhidin (ilahi birliğin ve düzenin) tam karşısında konumlanan "anti-ilahi" ve "kaotik" gücü temsil ettiğini tahlil eder. Göğe sızma girişimi, bu kaotik gücün kozmik nizamı bozma veya ilahi bilgiye ortak olma cüretidir; ancak bu girişim mutlak bir engellemeyle karşılaşır.

        Gabriel Said Reynolds, kelimeyi Geç Antik Çağ ve Ortadoğu dinler tarihi bağlamında okuyarak, şeytanların/cinlerin göksel meclisi (Mele-i A'lâ) dinlemeye çalışmaları ve kovulmaları motifinin o dönem teolojilerinde de bulunduğunu; Kur'an'ın bu ayetinin, evrenin mutlak hakiminin ve tek bilgi kaynağının Allah olduğunu vurgulamak için bu evrensel motifi kendi tevhidi sistemine entegre ettiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "haktan uzaklaşan, batıla yanan ve isyankar" anlamına geldiğini; ayette ise göklerin sırrına vakıf olmak isteyen, ancak rahmetten kovuldukları için ilahi makamlara yaklaşmaları yasaklanan görünmez ve asi varlıkları nitelediğini ifade eder.

        Racîm (رَجِيمٍ)

        Etimolojik kökeni "r-c-m" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "birini taşlamak, taşa tutmak, kovmak, dışlamak ve lanetlemek" olduğunu belirtir. Ayette şeytanın sıfatı olarak geçen "racîm", onun gökyüzünün sınırlarına yaklaştığı anda fiziksel olarak vurulup uzaklaştırılmasını ve ilahi rahmetten kalıcı olarak dışlanmasını (lanetlenmesini) ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "recm" kavramını incelerken bunun hem somut olarak taş fırlatmak hem de soyut anlamda birine iftira atmak, hakaret etmek veya onu makamından aşağılayarak kovmak manalarına geldiğini açıklar. Ona göre ayette bu kelime ism-i mef'ul (taşlanan/kovulan) anlamında olup, şeytanın hem melekût aleminden fiziken sürüldüğünü hem de manen en aşağılık (lanetli) konuma itildiğini gösterir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki "taşlamak" fiiliyle ilişkili görünse de, dini bir terim olarak ("lanetlenmiş") Habeşçedeki "regum" kelimesinden doğrudan etkilendiğini ve Kur'an'da bu iki anlamın (fiziksel taşlanma ve manevi lanetlenme) ustaca birleştirilerek kullanıldığını iddia eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin varoluşsal ve estetik dokusuna inerek, önceki ayetteki "gökyüzünün süslenmesi" (tezyin) ile bu ayetteki "taşlanarak kovulma" (recm) arasındaki muazzam karşıtlığı tahlil eder. Ona göre estetik, düzenli ve güzel olan gökyüzü (cemal), çirkin, isyankar ve kaotik olanın (şeytanın) oraya sızmasına izin vermez; onu kendi sınırlarından şiddetle (racîm) defeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Mekke döneminin tarihsel ve sosyolojik bağlamı içinde değerlendirir. Ona göre müşriklerin zihninde kahinlerin cinler/şeytanlar vasıtasıyla gökten haber aldığı inancı hakimdi. Kur'an, şeytanın "racîm" (taşlanmış/uzaklaştırılmış) olduğunu vurgulayarak, bu putperest/mistik haberleşme ağını reddeder ve ilahi vahyin kaynağına hiçbir karanlık gücün müdahale edemeyeceğini net bir şekilde deşifre eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "taşa tutulan, kovulan, lanetlenen" anlamlarına gelen kelimenin, Kur'an terminolojisinde ilahi huzurdan kovulmuş, rahmetten uzaklaştırılmış ve gökyüzü sınırlarını ihlal etmeye kalktığında vurularak defedilen şeytanı tanımlayan kalıplaşmış bir sıfat olduğunu kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X