لَا يُؤْمِنُونَ بِه۪ وَقَدْ خَلَتْ سُنَّةُ الْاَوَّل۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hicr Sûresi, 13. Ayet
Daralt
X
-
12-13. "İşte onu (Kur'anı) inkârcıların kalplerine, inanmadıkları halde böyle yerleştiririz. Nitekim daha öncekilere de bu ilâhî kanun uygulanmıştır."
İşte onu (Kur'ân'ı) inkârcıların kalplerine, inanmadıkları halde böyle yerleştiririz. Bu beyan hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Bazıları şu yorumu yapmıştır: Böylece yalanlama ve alay etmeyi kâfirlerin kalplerine sokarız da ona inanmazlar. Bu yorumu yapan şöyle diyor: Yalanlamayı seçip de yalanlayanın kalbine yalanlamayı sokmak da Allahın hükmündendir. Yine doğrulamayı seçip de Hz. Peygamber i doğrulayan ve doğrulamayı seçenin kalbine tasdik etmeyi sokmak da Allah'ın hükmündendir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Onlar eğrilik yapınca Allah da kalplerini eğriltti"; "Allah onunla (örnekle) başkalarını değil, ancak emrine karşı gelenleri saptırır". Bazıları da şöyle demiştir: Böylece... İnkar etmeleri sebebiyle kâfirlerin kalplerine küfür ve fâsıklığı yerleştiririz. Nitekim yüce Allah da şöyle buyuruyor: "Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne örtüler çektik"; "...onların kalplerini katılaştırdık". İşte onu (Kur'ân'ı) inkârcıların kalplerine yerleştiririz ifadesinin yorumunun, yalanlamaları ve delillerle mûcizeleri reddetmeleri inat ve kibirlenme şeklinde olup ona inanmasınlar diye, inkârcılarm kalplerine delil ve mûcizeleri sokarız şeklinde olma ihtimali de vardır.
İşte onu (Kur'ân'ı) inkârcıların kalplerine, inanmadıkları halde böyle yerleştiririz. Yani müminlerin kalplerine mûcizeleri ve hüccetleri benimseyip tasdik etme fikrini yerleştirdiğimiz gibi -bu tercihi kendileri yaptıklarını bildiğimiz için- kâfirlerin kalplerine de mûcize ve delilleri reddedip yalanlama düşüncesini sokarız. Bu mâna ihtimal dâhilindedir, belirttiğimiz diğer mânalar da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Nitekim daha öncekilere de bu ilâhî kanun uygulanmıştır. Bu sözün, deliller ve mûcizeler getirildikten sonra yalanlama, reddetme, inatçılık yapma ve kibirlenme anlamına ihtimali olduğu gibi, Allah'ın delillerine karşı kibirlenip onlara karşı inatlaşınca yok etme, kökünü kazıma mânasına da gelmesi ihtimali vardır.
Bazı müfessirler şöyle demiştir: (Kur'ân'ı) inkârcıların kalplerine, inanmadıkları halde böyle yerleştiririz. Yani belirttiğimiz gibi küfrü azapla kâfirlerin kalplerinde yaratırız sokarız da onlar azaba inanmazlar. Yani azabı tasdik etmezler, oysaki daha öncekilere de elçilerini ve kendilerine verilecek azabı yalanlamaları sebebiyle bu ilâhî kanun uygulanmıştır, onlar da öncekilerin yolundan gidiyorlar.
Ebû Avsece şöyle demiştir: (Kur'ân'ı) inkârcıların kalplerine, inanmadıkları halde böyle yerleştiririz demek onların kalplerine sokarız demektir. Ayette geçen salik" (السالك) kelimesi giren, "sülûk (السلوك de girmek demektir. "Selektu سلکت girdim anlamına gelir. Yüce Allah'ın "Onu (inkârı( günahkârların zihinlerine böyle soktuk" meâlindeki âyeti bu mânayı doğrulayıcı niteliktedir. Başka bir âyette de Mûsâ aleyhisselâmdan hikâye ederek şöyle buyurmuştur: "Elini cebine sok".
Yorumu Yorumla
-
Yu'minûn (يُؤْمِنُونَ)
Etimolojik kökeni "e-m-n" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "huzur bulmak, güven duymak, korku ve endişeden emin olmak" olduğunu belirtir. Ayette olumsuzluk edatıyla (lâ yu'minûn - inanmazlar) birlikte kullanılan bu fiil, hakikatin (Kur'an'ın) getirdiği ilahi mesaja güven duymamayı, varoluşsal bir huzursuzluğu ve kalbin tasdikten kaçınma eylemini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "iman" kavramını "kişinin kalbinin şüphelerden arınarak bir şeye kesin olarak teslim olması ve güvenmesi" şeklinde tanımlar. Ona göre ayetteki bağlam, müşriklerin ilahi kelamı salt zihinsel bir reddiyeyle değil, kalbi bir güvensizlik ve inatla (tasdik etmeyerek) geri çevirmeleridir. Onlar mesaja güvenmedikleri için ilahi güvenliğin (emniyetin) de dışında kalmışlardır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel çerçevesinde "iman" eylemini, insanın Allah'ın varlığına ve vahyine verdiği en temel "aktif ve olumlu tepki" olarak konumlandırır. Bu ayetteki olumsuz form, müşriklerin Kur'an karşısındaki pasif bir bilgisizliğini değil; aksine bilinçli, örgütlü ve aktif bir "güvenmeme/reddetme" (küfür) iradesini sergiler.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke dönemi sosyo-politik şartlarındaki karşılığına dikkat çeker. Ona göre "inanmazlar" fiili, Mekke aristokrasisinin kendi kurulu düzenlerini, ekonomik ve siyasi imtiyazlarını tehdit eden tevhid çağrısına karşı geliştirdikleri ideolojik bir körlüğü ve inatçı direnişi temsil eder. İman eyleminin gerçekleşmemesi, delil eksikliğinden değil, tamamen statükoyu koruma refleksindendir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin lügatte "güvenmek, doğrulamak" anlamına geldiğini; dini terminolojide ise Allah'ın peygamber aracılığıyla bildirdiği kesin hükümleri kalple tasdik etmek olduğunu, ayette ise bu tasdik eyleminin suçlular (mücrimler) tarafından bilinçli ve sürekli bir şekilde terk edildiğini kaydeder.
Halet (خَلَتْ)
Etimolojik kökeni "h-l-v" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "boş kalmak, geçip gitmek, bir şeyin yerini terk etmesi ve geride kimsenin kalmaması" olduğunu ifade eder. Ayette geçmiş milletlerin akıbetini niteleyen bu fiil, isyankar toplumların tarih sahnesinden mutlak bir şekilde silindiğini ve yerlerinin "boş kaldığını" varoluşsal bir kesinlikle vurgular.
Râgıb el-İsfahânî, "halâ" kavramını zamanın geçmesi ve nesillerin tükenmesi bağlamında açıklar. Ona göre bu kelime, önceki çağlarda yaşamış medeniyetlerin kendi ömürlerini doldurarak yok olmalarını ve sadece ibretlik kalıntılarının (boşluklarının) geriye kalmasını edebi bir dille ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin tarih felsefesi boyutuna değinerek, "halet" (geçip gitti, gerçekleşti) fiilinin ilahi adalet mekanizmasının şaşmaz işleyişini gösterdiğini belirtir. Ona göre bu eylem, tarihin kör bir döngü olmadığını; inkar edenlerin er ya da geç sahneden çekileceğini ve ilahi yasanın (sünnetullah) geçmişte olduğu gibi bugün de kaçınılmaz olarak hükmünü icra ettiğini gösterir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kökün sözlükteki "geçmek, boşalmak" anlamlarından hareketle, ayetin bağlamında kendilerine peygamber gönderilip de inkar eden eski çağ milletlerinin, ilahi yasalar gereği cezalandırılarak tarih sahnesinden tamamen silinip gittiklerini ve bu yasanın çoktan yürürlüğe girdiğini ifade eder.
Sünnetü (سُنَّةُ)
Etimolojik kökeni "s-n-n" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "suyun akıp gitmesi, bir yolun sürekli izlenmesi, pürüzsüz ve kesintisiz akış" olduğunu belirtir. Buradan hareketle, sürekli takip edilen, yerleşmiş ve gelenek haline gelmiş davranış kalıplarına "sünnet" denmiştir. Ayette bu kelime, sosyolojik veya beşeri bir adeti değil, bizzat Allah'ın tarihe ve toplumlara uyguladığı değişmez yıkım ve adalet yasasını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "sünnet" kavramını "takip edilen, alışılmış ve süreklilik arz eden yol" olarak tanımlar. Ona göre ayetteki "öncekilerin sünneti" tamlaması, inkar ve isyanda direten milletlerin Allah tarafından helak edilmesinin istisnai bir durum olmadığını; bunun ilahi adaletin değişmez, sarsılmaz ve sürekli işleyen kuralı (sünnetullah) olduğunu vurgular.
Arthur Jeffery, kelimenin İslam öncesi Arap toplumunda (Cahiliye'de) ataların izlediği kutsal örf ve adetler (kabile gelenekleri) anlamında yaygın bir kullanıma sahip olduğunu belirtir. Kur'an'ın bu ayette yaptığı kavramsal devrim, "sünnet" kelimesini kabilevi bir örf olmaktan çıkarıp; tarihin, tabiatın ve medeniyetlerin çöküşünün arkasındaki "evrensel ilahi yasa" (God's historical precedent) statüsüne yükseltmesidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında "sünnet" kelimesini tahlil ederken, müşriklerin kendi atalarının "sünnetine" (örfüne) körü körüne bağlılıkları ile Allah'ın "sünnetinin" (helak yasasının) karşı karşıya geldiğine dikkat çeker. Ayet, atalarının uydurma yolunu izleyenlerin, geçmişte o yolu izleyenlerin başına gelen evrensel ilahi yasayla yüzleşmek zorunda kalacaklarını beyan eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Kur'an'ın sosyolojisi bağlamında okur. "Sünnet", eşyanın tabiatına ve toplumsal dinamiklere yerleştirilmiş ilahi determinizmdir. Ayet, Mekkeli müşriklere net bir mesaj verir: Sizden öncekiler inkar edip helak oldular, bu ilahi kural (sünnet) geçmişte işledi ve sizin için de değişmeyecektir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "yol, adet, gidişat" anlamına gelen kelimenin, Kur'an terminolojisinde Allah'ın evrende ve insanlık tarihinde geçerli kıldığı değişmez toplumsal ve kozmik yasalar (Sünnetullah) olarak kullanıldığını; ayetin bağlamında ise peygamberleri yalanlayan geçmiş toplumların uğradığı kaçınılmaz helak yasasına işaret ettiğini kaydeder.
El-Evvelîn (الْأَوَّلِينَ)
Etimolojik kökeni "e-v-l" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün "başlangıç, ilk, zaman veya mekan olarak önde olan" anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki "öncekiler" ifadesi, tarihsel süreçte Hz. Muhammed'in muhataplarından çok daha önce yaşamış, medeniyetler kurmuş ancak ilahi uyarıları dikkate almadıkları için yok edilmiş antik çağ kavimlerini temsil eder.
Râgıb el-İsfahânî, "evvel" kavramını zamansal olarak kendisinden sonrakilere öncülük edenler olarak tanımlar. Bu ayetteki bağlamıyla kelime, sıradan bir kronolojik sıralama değil; inkar ahlakını başlatan ve peygamberlere düşmanlık etme konusunda sonraki nesillere "kötü bir örnek/model" bırakan yıkılmış toplumların ontolojik kimliğidir.
Theodor Nöldeke, Kur'an'ın "öncekiler" konseptini incelerken, bu toplumların (Ad, Semud vb.) Mekkeli müşriklerin çok iyi bildiği ve harabelerinin yanından geçtikleri tarihsel referanslar olduğunu belirtir. Nöldeke'ye göre ayet, inkarcıların kendi şüpheciliklerini haklı çıkarmak için "bunlar eskilerin masalları" diyerek alaya aldıkları aynı "eskileri" (el-evvelîn), onlara karşı susturucu bir teolojik kanıt (argumentum) olarak kullanmaktadır.
Dücane Cündioğlu, "öncekiler" kavramının estetik ve felsefi zeminine inerek, insanlık tarihindeki kibrin ve trajedinin döngüselliğine işaret eder. Ona göre bu kelimenin ayetteki işlevi, modern (o günkü Mekke) insanın kendine duyduğu aşırı güveni kırmak; kendilerinden çok daha güçlü, donanımlı ve "ilk/öncü" olanların bile ilahi irade karşısında nasıl birer ibret vesikasına dönüştüğünü hatırlatarak varoluşsal bir sarsıntı yaratmaktır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "ilkler, öncekiler, geçmiş zamanlarda yaşayanlar" anlamına geldiğini; ayetin bağlamında ise inkar, istihza ve peygamber düşmanlığı gibi suçları işleyerek Allah'ın helak yasasının (sünnetullah) kendi üzerlerinde uygulanmasına sebep olmuş eski çağ milletlerine doğrudan atıf yaptığını ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla