وَمَا يَأْت۪يهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hicr Sûresi, 11. Ayet
Daralt
X
-
10-11. "Andolsun senden önce de eski topluluklar arasından elçiler göndermiştik. Onlara bir peygamber geldiğinde muhakkak onunla alay ederlerdi."
Andolsun senden önce de eski topluluklar arasından elçiler göndermiştik. Denildi ki, bu eski topluluklardan maksat önceki milletler demektir. Başka bir görüşe göre önceki fırkalar, bir başka görüşe göre önceki cemaatler demek olup bunların hepsi aynı anlama gelir.
Onlara bir peygamber geldiğinde muhakkak onunla alay ederlerdi. Allah Teâlâ Hz. Peygambere, kavminin kendisi ile alay edişi ve eziyetleri karşısında sabırlı olmayı öğretiyor ve şöyle diyor: En doğrusunu Allah bilir ya, bu durum sana mahsus değildir, belki bunların hafiflemesi ve kolaylaşması için bu noktada senin ortakların ve arkadaşların vardır. Halk arasında yaygın olan örfte bir kimseye isabet eden belâ ve musibetlerde ortaklar ve arkadaşları olursa o belâ ve musibetler diğer insanlar arasından sadece kendisine mahsus olmaktan daha kolay ve daha basit olur. En doğrusunu Allah bilir.
Bu âyet "Ey kendisine vahiy gelen adam!" meâlindeki cümlenin sılasıdır. Sanki Hz. Peygamber (s.a.) bunu duyunca ona zor geldi ve kalbi daraldı da bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu: Andolsun senden önce de eski topluluklar arasından elçiler göndermiştik. Allah Teâlâ Hz. Peygamber'i, onların eziyetleri ve alay etmelerine karşı sabırlı yapıyor. Onlara karşı gösterdiği şefkat ve yaptığı nasihati olmakla beraber bu durum ona çok zor geliyordu. Onlara yaptığı nasihat ve gösterdiği şefkat şu âyetlerde ifade edilen noktaya ulaşmıştı: "Nerde ise kendini yok edeceksin..."; "O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme". Nerde ise Hz. Peygamber in kendisi yok olacaktı. Yahut Allah bu durumu ona hatırlattı, çünkü Hz. Peygamber'in kavmi, babalarını taklit ederek, onlara uyarak ve onların telkinleri altında kalarak onunla alay etmişler, bunu da kendiliklerinden yapmamışlardır. Onlar, yani öncekiler ise bir kimseyi taklit ederek değil belki sadece kendiliklerinden elçileri ile alay etmişlerdir. Başkasını taklit ederek, telkin altında kalarak ve başkasına uyarak bir başkası ile alay edip onu kötüleyenin kötülemesi, bunları kendiliğinden yapanların durumundan daha ehvendir. Çünkü ancak deliler, çocuklar ve böyle bir âfete mâruz kalanlar telkin altında iş yaparlar. Afetlerden kurtulan ve akıllı olan insanlar bunu yapmazlar. Bunların yaptığı, öncekilerin elçileri ile alay etmelerinden daha ehvendir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ye'tîhim (يَأْتِيهِمْ)
Etimolojik kökeni "e-t-y" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeye kolayca, doğrudan ve kendi isteğiyle yönelerek gelmek, ulaşmak" olduğunu ifade eder. Ayetteki "gelme" (ityan) fiili, ilahi mesajın pasif bir şekilde durmadığını, elçiler vasıtasıyla doğrudan insanların ayağına, onların sosyal hayatlarının tam merkezine kadar aktif bir şekilde girdiğini gösterir.
Râgıb el-İsfahânî, "ityan" eyleminin hem fiziksel bir nesnenin/kişinin gelişi hem de soyut bir durumun, bir emrin ortaya çıkması için kullanılabileceğini açıklar. Bu ayette fiil, elçinin kendi kişisel arzusuyla değil, taşıdığı ilahi vahyin ağırlığı ve sorumluluğuyla inatçı toplumlara yönelişini ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel bağlamına dikkat çekerek, bu "gelme" eyleminin peygamberlerin tebliğ metodolojisini yansıttığını analiz eder. Mekke aristokrasisinin veya geçmişteki kibirli toplumların peygamberi ayaklarına çağırmadığını; aksine peygamberlerin, reddedileceklerini bile bile inatla ve merhametle toplumların ayağına giderek bu eylemi (ityan) gerçekleştirdiklerini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, gelmek ve ulaşmak fiilinin, ilahi mesajın elçi vasıtasıyla kesintisiz bir şekilde toplumlara aktarılması sürecini nitelediğini ve önceki kavimlerin sürekli olarak uyarıcılarla muhatap kılındığını ifade eder.
Rasûlin (رَسُولٍ)
Etimolojik kökeni "r-s-l" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "birini serbest bırakmak, peş peşe göndermek ve bir mesajla yollamak" olduğunu belirtir. Ayette nekre (belirsiz) formda kullanılan bu kelime, ismi veya dönemi fark etmeksizin tarihte gönderilmiş "herhangi bir/hiçbir elçi" anlamını taşıyarak risalet kurumunun evrenselliğine işaret eder.
Râgıb el-İsfahânî, "resul" kavramını "ilahi bir mesajı (risalet) taşımakla görevlendirilen ve bu yetkiyle donatılan özel kişi" olarak tanımlar. Ona göre ayette vurgulanan nokta elçinin beşeri şahsiyeti değil, temsil ettiği yüce makam ve getirdiği haberdir; dolayısıyla elçiye yapılan muamele doğrudan o makama yapılmış sayılır.
Arthur Jeffery, Arapçadaki bu kökün oldukça yerleşik olmasına rağmen, "ilahi mesaj taşıyan peygamber" anlamındaki dini terimleşme sürecinin Aramice ve Süryanice'deki "şeliha" (gönderilmiş olan, havari/elçi) konseptiyle anlamsal bir paralellik içinde geliştiğini savunur. Ancak Kur'an, bu kelimeyi tevhid inancının tam merkezine yerleştirerek bütünüyle kendi teolojik sistemine entegre etmiştir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel dünyasında "resul" kavramının, aşkın (müteâl) olan Allah ile içkin (dünyevi) olan insanlık arasındaki ontolojik uçurumu kapatan yegane iletişim kanalı olduğunu tahlil eder. Ona göre bu kelime, ilahi sessizliğin bozulduğu anı ve Tanrı'nın tarihe müdahalesini sembolize eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, sözlükte "gönderilen, elçi" anlamına gelen kelimenin, dini terminolojide Allah'ın kendi emir ve yasaklarını insanlara bildirmek üzere seçtiği kişi olduğunu; ayette ise geçmişten bugüne uzanan peygamberler silsilesinin genel bir ifadesi olarak yer aldığını kaydeder.
Kânû (كَانُوا)
Etimolojik kökeni "k-v-n" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün "oluş, varlık, bulunmak, bir halden başka bir hale geçiş" anlamlarını taşıdığını ifade eder. Ayette istisna edatıyla (illâ) birlikte gelen "kânû" fiili, geçmiş zaman kipiyle bir durumun sürekliliğine ve değişmezliğine vurgu yapar.
Râgıb el-İsfahânî, buradaki "kâne" fiilinin bir durumun sürekliliğini, yerleşikliğini ve adeta ontolojik bir karaktere dönüşmesini ifade ettiğini belirtir. Bu bağlamda, elçilerle alay etme tutumu anlık bir hezeyan değil, inkar eden toplumların istisnasız her peygambere karşı gösterdikleri kronik, kalıcı ve tabiat haline gelmiş bir varoluşsal hastalıktır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin varoluşsal boyutuna inerek, insanlık tarihinin trajik bir tekrar (tekerrür) sarmalı içinde olduğunu tahlil eder. Ona göre bu süreklilik bildiren fiil, hakikati inkarın sıradan bir reddiye değil; insanın kendi fıtratına yabancılaşmasının sistematik ve organize bir alışkanlık olduğunu güçlü bir estetik dille imler.
Yestehziûn (يَسْتَهْزِؤُ۫نَ)
Etimolojik kökeni "h-z-e" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "birini hafife almak, onu küçümsemek, ciddiye almamak ve onunla eğlenmek" olduğunu belirtir. Ayetteki geniş zaman formundaki kullanımı (alay ediyorlardı/ederler), bu eylemin sadece geçmişe ait bir vakıa olmadığını, inkar psikolojisinin her dönemde ürettiği canlı bir refleks olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfahânî, "istihza" kavramını analiz ederken, bunun sadece basit bir mizah veya şaka olmadığını; insanın karşısındakini küçük düşürmek, değersizleştirmek ve toplum nazarında itibarını zedelemek amacıyla sözlü veya fiili olarak sergilediği küstahça ve kibirli bir tavır olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki ve teolojik sisteminde bu eylemi inceler. Ona göre "alay etmek", basit bir ahlaki zaaf değil; ilahi otoriteye karşı ontolojik bir başkaldırıdır. Müşriklerin elçi ile alay etmesi, aslında onun taşıdığı mesaja (vahye) ve o mesajın kaynağına (Allah'a) yöneltilmiş derin bir varoluşsal inkar ve meydan okumadır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kavramı sosyolojik ve tarihsel bir düzleme taşır. Mekke aristokrasisinin ve geçmişteki elitlerin (mele' ve mütrefîn), kendi otoritelerini ve ekonomik çıkarlarını sarsan peygamberlere karşı geliştirdikleri tipik bir savunma mekanizmasıdır. Fikri ve ahlaki bir cevap üretemeyen statüko, çareyi hakikati demagojiyle boğmakta ve elçiyi alay konusu yaparak (istihza) kitleler nezdinde marjinalleştirmekte bulur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "alay etmek, eğlenmek, hor görmek" anlamlarına gelen kelimenin, Kur'an terminolojisinde inkarcıların peygamberleri, vahyi ve ahiret inancını asılsız göstererek çürütmeye çalışmaları ve bunları bir eğlence malzemesine dönüştürmeleri eylemi olarak geçtiğini ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla