Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hicr Sûresi, 10. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hicr Sûresi, 10. Ayet

    وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ ف۪ي شِيَعِ الْاَوَّل۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velekad erselnâ min kablike fî şiye’i-l-evvelîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      10-11. "Andolsun senden önce de eski topluluklar arasından elçiler göndermiştik. Onlara bir peygamber geldiğinde muhakkak onunla alay ederlerdi."

      Andolsun senden önce de eski topluluklar arasından elçiler göndermiştik. Denildi ki, bu eski topluluklardan maksat önceki milletler demektir. Başka bir görüşe göre önceki fırkalar, bir başka görüşe göre önceki cemaatler demek olup bunların hepsi aynı anlama gelir.

      Onlara bir peygamber geldiğinde muhakkak onunla alay ederlerdi. Allah Teâlâ Hz. Peygambere, kavminin kendisi ile alay edişi ve eziyetleri karşısında sabırlı olmayı öğretiyor ve şöyle diyor: En doğrusunu Allah bilir ya, bu durum sana mahsus değildir, belki bunların hafiflemesi ve kolaylaşması için bu noktada senin ortakların ve arkadaşların vardır. Halk arasında yaygın olan örfte bir kimseye isabet eden belâ ve musibetlerde ortaklar ve arkadaşları olursa o belâ ve musibetler diğer insanlar arasından sadece kendisine mahsus olmaktan daha kolay ve daha basit olur. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu âyet "Ey kendisine vahiy gelen adam!" meâlindeki cümlenin sılasıdır. Sanki Hz. Peygamber (s.a.) bunu duyunca ona zor geldi ve kalbi daraldı da bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu: Andolsun senden önce de eski topluluklar arasından elçiler göndermiştik. Allah Teâlâ Hz. Peygamber'i, onların eziyetleri ve alay etmelerine karşı sabırlı yapıyor. Onlara karşı gösterdiği şefkat ve yaptığı nasihati olmakla beraber bu durum ona çok zor geliyordu. Onlara yaptığı nasihat ve gösterdiği şefkat şu âyetlerde ifade edilen noktaya ulaşmıştı: "Nerde ise kendini yok edeceksin..."; "O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme". Nerde ise Hz. Peygamber in kendisi yok olacaktı. Yahut Allah bu durumu ona hatırlattı, çünkü Hz. Peygamber'in kavmi, babalarını taklit ederek, onlara uyarak ve onların telkinleri altında kalarak onunla alay etmişler, bunu da kendiliklerinden yapmamışlardır. Onlar, yani öncekiler ise bir kimseyi taklit ederek değil belki sadece kendiliklerinden elçileri ile alay etmişlerdir. Başkasını taklit ederek, telkin altında kalarak ve başkasına uyarak bir başkası ile alay edip onu kötüleyenin kötülemesi, bunları kendiliğinden yapanların durumundan daha ehvendir. Çünkü ancak deliler, çocuklar ve böyle bir âfete mâruz kalanlar telkin altında iş yaparlar. Afetlerden kurtulan ve akıllı olan insanlar bunu yapmazlar. Bunların yaptığı, öncekilerin elçileri ile alay etmelerinden daha ehvendir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Erselnâ (أَرْسَلْنَا)

        Etimolojik kökeni "r-s-l" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "birini veya bir şeyi serbest bırakmak, peş peşe göndermek, bir mesajla yollamak" olduğunu belirtir. Ayetteki "biz gönderdik" şeklindeki birinci çoğul şahıs kullanımı, tarihe müdahale edip peygamber gönderme eyleminin doğrudan ilahi iradenin tekelinde ve kontrolünde olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "irsâl" kavramını "birini belirli bir görev, yetki ve mesajla yönlendirmek" olarak tanımlar. Ona göre bu ayette eylem, sıradan bir elçilik görevini değil; insanlığı ahlaki ve teolojik bir uyanışa çağırmak üzere seçilmiş peygamberlerin, Allah'ın mutlak otoritesini temsil ederek toplumlara gönderilmesini anlatır.

        Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak köklü bir Arapça geçmişe sahip olmakla birlikte, Kur'an'daki "ilahi elçi gönderme" (apostleship) anlamının Aramice ve Süryanice'deki "şeliha" (gönderilmiş olan, elçi) konseptiyle anlamsal bir paralellik gösterdiğini belirtir. Ancak Kur'an, bu eylemi ("erselnâ") bizzat Allah'a nispet ederek, risalet kurumunu İslam'ın kendi teolojik çerçevesinde yeniden ve güçlü bir şekilde inşa etmiştir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişim modelini tahlil ederken, bu eylemin Tanrı (aşkın varlık) ile İnsan (içkin varlık) arasındaki dikey iletişimin ontolojik başlangıç noktası olduğunu vurgular. "Gönderdik" fiili, ilahi olanın kendi sessizliğini bozarak, tarihi ve toplumu yönlendirmek üzere insanlık alanına aktif bir şekilde dahil oluşunu sembolize eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki tarihsel bağlamına dikkat çeker. Ona göre bu fiilin kullanılması, Mekke döneminde ağır baskılar altında olan Hz. Muhammed'e yönelik güçlü bir teselli ve psikolojik destek amacı taşır. Ayet, elçi gönderme eyleminin sadece ona has yeni bir durum olmadığını, ilahi bir tarih yasası (sünnetullah) olarak öteden beri işlediğini hatırlatarak tebliğ sürecini tarihsel bir zemine oturtur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "göndermek, yollamak" anlamına gelen kelimenin, dini terminolojide Allah'ın kendi emir ve yasaklarını kullarına bildirmek üzere aralarından seçtiği vasıflı kişileri görevlendirmesi eylemi olduğunu; ayette ise bu kurumun tarihsel sürekliliğinin vurgulandığını kaydeder.

        Kablike (قَبْلِكَ)

        Etimolojik kökeni "k-b-l" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "ön, yüz, karşı, bir şeyin yöneldiği taraf ve zamansal olarak önde/önce olma" durumunu ifade ettiğini belirtir. "Ba'd" (sonra) kelimesinin zıddıdır. Ayette Hz. Peygamber'e hitaben kullanılan "senden önce" ifadesi, zamanın gerisine doğru uzanan tarihsel bir derinliği işaret eder.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi mekan veya zaman açısından öncelik olarak tanımlar. Ayetteki bağlamıyla bu kelime, risalet zincirinin kopuk kopuk olmadığını, Hz. Muhammed'in de kendisinden önce gelip geçmiş uzun bir tarihsel sürecin ve ilahi planın devamı niteliğinde olduğunu gösterir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, zamansal öncelik bildiren bu kelimenin, ayetin bağlamında vahyin ve elçilik kurumunun İslam peygamberiyle başlamadığına, aksine insanlığın köklerine kadar inen kadim bir ilahi yasanın sürekliliğine işaret ettiğini ifade eder.

        Şiye'ı (شِيَعِ)

        Etimolojik kökeni "ş-y-a" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "yayılmak, desteklemek, birinin peşinden gitmek ve aynı görüş etrafında toplanmak" olduğunu açıklar. İnsanların ortak bir inanç, lider veya gaye etrafında kümelenerek oluşturdukları fırkalara ve gruplara bu kökten hareketle "şîa" (çoğulu şiye') denmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, kavramı "birbiriyle yardımlaşan, aynı izi takip eden ve belirli bir inanç etrafında örgütlenmiş topluluk" olarak tanımlar. Ayetteki çoğul kullanımıyla bu kelime, antik çağlardaki homojen olmayan, kendi içlerinde farklı inanç ve ideolojilere bölünmüş dini/sosyolojik grupları ve medeniyetleri temsil eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sosyolojik analizini yaparken, "şiye'" kelimesinin sadece nötr bir "grup" anlamına gelmediğini belirtir. Ona göre bu kavram, geçmiş peygamberlere karşı organize bir şekilde direnen, kendi atalarının putperest inançlarını fanatikçe savunan ve ortak bir "inkar psikolojisi" ile hareket eden tarihsel hizipleşmeleri ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin anlambilimsel dokusuna inerek, toplumların hakikat karşısındaki parçalanmışlığını (fırkalaşmayı) tahlil eder. Ona göre ayette geçmiş milletlerin "şiye'" (hizipler/fırkalar) olarak anılması, tevhidi (birlik) reddeden insanlığın ontolojik olarak nasıl sosyo-kültürel bir bölünmüşlüğe ve kaosa sürüklendiğinin edebi bir tasviridir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, tarihsel bağlama odaklanarak, ayetteki bu kavramın Mekkeli müşriklerin de önceki isyankar grupların (şiye') sosyolojik bir devamı ve prototipi olduğunu gösterdiğini analiz eder. Geçmişteki hizipler peygamberlerine nasıl davrandıysa, Mekke aristokrasisi de aynı örgütlü refleksle hareket etmektedir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "taraftar, yardımcı, fırka ve grup" anlamlarına gelen kelimenin, Kur'an'da genellikle inanç ve ideoloji temelinde birbirinden ayrışmış, kendi dogmalarına sıkı sıkıya bağlı eski çağ topluluklarını nitelemek için kullanıldığını kaydeder.

        El-Evvelîn (الْأَوَّلِينَ)

        Etimolojik kökeni "e-v-l" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün "başlangıç, ilk, önde olan ve dönüp aslına rücu eden" anlamlarına geldiğini belirtir. Zamansal olarak geçmişte kalan, tarih sahnesine ilk çıkan kavimleri ifade eder. Ayetteki kullanımıyla "öncekiler", medeniyet kurup yok olmuş, peygamberlerle muhatap olmuş antik çağ toplumlarını kapsar.

        Râgıb el-İsfahânî, "evvel" kavramını zamansal, mekansal veya derece olarak diğerlerinden önde olan şey olarak tanımlar. Ona göre "öncekilerin hizipleri" tamlaması, insanlık tarihinin başlangıcından itibaren süregelen sosyolojik yasalara atıf yaparak, Kur'an'ın muhataplarına "sizden önce yaşayıp gitmiş olanların serüvenine bakın" şeklinde ontolojik bir ibret çağrısıdır.

        Theodor Nöldeke, Kur'an'da sıklıkla karşılaşılan "öncekiler" (el-evvelîn) kavramının, Mekkelilerin "esâtîru'l-evvelîn" (eskilerin masalları) diyerek alay ettikleri kavimlerin bizzat kendilerine işaret ettiğini belirtir. Nöldeke'ye göre Kur'an, müşriklerin alay konusu yaptığı bu antik halkları (Ad, Semud, Firavun vb.), ilahi adaletin tecelli ettiği kaçınılmaz birer tarihsel kanıt (argumentum ad historiam) olarak kendi tezini güçlendirmek için ustaca kullanır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "ilkler, öncekiler, geçmiş zamanlarda yaşayanlar" anlamına geldiğini; ayetin bağlamında ise Hz. Muhammed'den önce yaşamış, kendilerine peygamberler gönderilmiş fakat çoğunlukla inkar yolunu seçmiş eski çağ milletlerine, ümmetlere ve onların kalıntılarına atıfta bulunduğunu ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X