Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hicr Sûresi, 6. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hicr Sûresi, 6. Ayet

    وَقَالُوا يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ي نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ اِنَّكَ لَمَجْنُونٌۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve kâlû yâ eyyuhâ-lleżî nuzzile ‘aleyhi-żżikru inneke lemecnûn(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Dediler ki: "Ey kendisine vahiy gelen adam! Sen kesinlikle cinlere kapılmış birisin!"

      Dediler ki: "Ey kendisine vahiy gelen adam. Yani Ey kendisine Kur'an indirilen kişi, sen cinlere kapılmış birisin. Hasan-1 Basrî bu âyet hakkında şunları söylemiştir: "Ey kendisine Kuranın indirildiğini iddia eden zat, sen sana Kur an'ın indirildiği iddianda cinlenmişsin. Hasan ın dediği gibi "Kur'an'ın sana indiğine dair iddianda" cümlesi gizlenmiştir. Aksi takdirde metnin zâhirinde bir çelişki ortaya çıkar. Çünkü müşrikler Hz. Peygambere (s.a.) Kur'an'ın indirilmiş olduğunu kabul etmiyorlardı. Zira eğer Kur'an'ın ona indirildiğini kabul etmiş olsalardı, onların "Sen cinlere çarpılmışsın sözleri çelişkili ve yanlış olurdu. Bunun için onlar Hz. Peygambere (s.a.) mecnûn, yani cinlenmiş kişi adını vermişlerdi.

      Müşrikleri, Hz. Peygambere mecnûn adını vermeye sevkeden çeşitli sebepler vardır. Birincisi şudur: Müşrikler, aralarındaki akıllı ve anlayış sahibi insanlara Hz. Peygamber'in muhalefet ettiğini ve benimsedikleri dinin dışında bir dine inanmaya davette bulunduğunu görünce akıl ve anlayış sahibi insanlara ancak delilerin muhalefet ettiğini düşünerek O'na mecnûn (deli) adını verdiler. İkincisi: Onlar, dünya işlerinde kendilerine karşı muhalefet etmeyi açıklayanlara karşı öldürme ve yok etmeyi adet edinmiş bulunan firavunlara ve zâlimlere karşı, Hz. Peygamber'in (s.a.) din hakkında muhalefet ızhar ettiğini gördüler. Öyle ise dinî konularda kendilerine muhalefet ızhar eden Hz. Peygambere karşı nasıl davranırlardı! Böylece onlar, Hz. Peygamber'in (s.a.), kendilerine karşı çıkamayacağını ve kendisini ve canını tehlikeye atmayacağını, bunu ancak deli olduğu için yapabileceğini sandılar.

      Üçüncüsü: Onlar, kendisine vahiy indiği zaman Hz. Peygamber'in renginin değiştiğini gördüklerinde bu durumun, içinde bulunduğu ruhî bunalımdan kaynaklandığını sandılar. Bu işin gerçeğini düşünen bilir ki, bir kimseye delilik bulaşmışsa deli odur, Hz. Peygamber değil. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Arkadaşlarında delilik bulunmadığını düşünmediler mi?"; "Sen Rabb'inin nimeti sayesinde deli değilsin". Yüce Allah, düşünmeleri halinde Hz. Muhammed'de delilik olmadığını bileceklerini haber vermiştir. Fakat bunu inatçılık ve kibirden dolayı söylüyorlar. Hem ona büyücü dediler, bu sözlerinin çelişkili olduğunu göstermektedir. Çünkü sihirbaz denilen kişi, ancak ilimde ve basiretteki üstünlüğünden dolayı sihirbaz olarak adlandırılır, bu da bir çelişkidir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlû (قَالُوا)

        Etimolojik kökeni "k-v-l" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "dile getirmek, konuşmak, bir düşünceyi veya inancı sözlü olarak ifade etmek" olduğunu belirtir. Ayette bu eylem, Mekkeli müşriklerin içlerindeki inkarı gizlemeyip, örgütlü ve açık bir sözlü saldırıya, alaycı bir propagandaya dönüştürmelerini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramını incelerken, onun sadece sesten ibaret bir kelime yığını olmadığını; doğru veya yanlış, ardında bir inanç ve iddia barındıran bilinçli bir ifade olduğunu vurgular. Bu bağlamda ayetteki söylem, sıradan bir konuşma değil, vahyin kaynağına ve elçinin şahsiyetine yönelik kasıtlı, sistematik bir meydan okuma beyanıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel ve sosyolojik bağlamına dikkat çeker. Ona göre buradaki "dediler ki" fiili, tekil ve anlık bir tepkiyi değil, dönemin elitlerinin (Mekke aristokrasisinin) Hz. Peygamber'i itibarsızlaştırmak için ürettikleri kolektif, alaycı ve resmi söylemi temsil eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin lügatteki "söz söylemek, iddia etmek" anlamından yola çıkarak, ayette inkarcıların küstahça ve alaycı bir üslupla peygambere yönelttikleri hitabın başlangıcını oluşturduğunu belirtir.

        Nüzzile (نُزِّلَ)

        Etimolojik kökeni "n-z-l" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "yukarıdan aşağıya inmek, yüksek bir makamdan daha aşağı bir konuma gelmek veya bir yere konaklamak" olduğunu ifade eder. Ayetteki edilgen ve şeddeli (tef'il babı) kullanım, vahyin peyderpey, parça parça ve belirli bir süreç içinde inmesi eylemini gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, "inzal" (bir defada toptan indirme) ile "tenzil" (aşama aşama, parça parça indirme) arasındaki farka dikkat çeker. Ayette kullanılan "nüzzile" formu, Kur'an'ın zamana ve olaylara yayılan iniş sürecini ifade eder. Müşrikler bu kelimeyi kullanarak aslında inandıkları bir eylemi değil, Hz. Peygamber'in "bana vahiy peyderpey iniyor" şeklindeki iddiasını kinayeli bir dille alaya almaktadırlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın dünya görüşünde "nüzul" kavramının, ilahi ve aşkın (aşkın) olanın, beşeri ve dünyevi (içkin) alana dikey bir iletişimle müdahale etmesi anlamına geldiğini tahlil eder. Bu ayetteki trajik ironi, müşriklerin ilahi iletişimin bu en temel kavramını alaycı bir retoriğin malzemesi yapmalarında yatar.

        Angelika Neuwirth, kelimenin Kur'an'daki formasyonunu incelerken, "tenzil" kavramının metnin sözlü, dinamik ve tarihe müdahale eden aktif yapısını yansıttığını belirtir. Ona göre ayette müşriklerin bu kelimeyi seçmesi, vahyin o anki canlı, işitsel ve aşamalı tebliğ sürecine duydukları rahatsızlığın bir dışavurumudur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "inmek, konaklamak" anlamına gelen kökten türeyen fiilin, dini terminolojide vahyin Allah katından peygambere ulaştırılmasını ifade ettiğini; ayetteki edilgen (meçhul) yapının ise müşriklerin vahyin kaynağını (Allah'ı) zikretmekten kaçınarak bu eylemi küçümseme kastı taşıdığını vurgular.

        Zikr (الذِّكْرُ)

        Etimolojik kökeni "z-k-r" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi anımsamak, hatırda tutmak ve onu dil ile telaffuz etmek" gibi temel anlamları barındırdığını belirtir. Ayette bu kelime, insanın fıtratında zaten var olan ancak unutulmuş ebedi hakikatleri ona yeniden hatırlatan ilahi metni, yani Kur'an'ı ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "zikr" kavramını, bilginin kalpte/zihinde hazır bulunması ve uyanık olması hali olarak tanımlar. Ona göre Kur'an'a bu ismin verilmesi, onun insanı gaflet uykusundan uyandıran, ontolojik gerçekliğini ona ihtarda bulunan sarsıcı bir "hatırlatıcı" olmasındandır. Müşrikler bu kelimeyi kullanarak elçinin getirdiği uyarılarla alay etmektedirler.

        Arthur Jeffery, kelimenin kökeni Arapça olmakla birlikte, dini bir terim olarak ("kutsal metin" veya "litürjik hatırlatıcı" anlamında) kullanımının, Süryanice ve Aramicedeki "dukhrana" kavramıyla anlamsal bir paralellik ve etkileşim içinde geliştiğini savunur. Bu bağlamda kelime, sıradan bir anımsamadan ziyade kurumsal bir ilahi uyarı metnini kasteder.

        Theodor Nöldeke, "Zikr" kelimesinin Kur'an'ın kendi kendisine verdiği en eski ve en karakteristik isimlerden biri olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımıyla bu kelimenin, metnin bir kanun kitabından ziyade öncelikli olarak ahlaki bir ikaz, bir öğüt ve uyarıcı (admonition) işlevi gördüğünü analiz eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi boyutuna odaklanarak, "zikr"in varoluşsal bir uyanış çağrısı olduğunu belirtir. Ona göre ayetteki estetik zıtlık şuradadır: İnsanı hakikate uyandırmak için gelen "hatırlatıcı" (zikr), varoluşsal bir körlük içindeki müşrikler tarafından alay konusu yapılmakta, uyarıcının bizzat kendisi delilikle suçlanmaktadır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "anmak, hatırlamak, şan ve şeref" gibi lügat anlamlarına sahip olduğunu, Kur'an'da ise ilahi kitapların ve özellikle son vahyin özel ismi/sıfatı olarak "öğüt, ikaz ve ilahi mesaj" anlamında kullanıldığını kaydeder.

        Le-mecnûn (لَمَجْنُونٌ)

        Etimolojik kökeni "c-n-n" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi örtmek, gizlemek ve görünmez kılmak" olduğunu açıklar. İnsan aklının, algısının ve temyiz yeteneğinin bir şekilde "örtülmesi", "perdelenmesi" durumuna da bu kökten hareketle cinnet veya mecnunluk denmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, kavramı analiz ederken, mecnun kelimesinin sadece sıradan bir delilik veya akıl hastalığı olmadığını; kişinin rasyonel melekelerinin (aklının) dışsal, gizli bir etken (cinler/görünmez güçler) tarafından örtüldüğü ve kontrol altına alındığı bir durumu ifade ettiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, İslam öncesi (Cahiliye) Arap toplumunun anlambilimsel dünyasında "mecnun" kavramının kritik bir yeri olduğunu tahlil eder. Ona göre müşriklerin Hz. Peygamber'e "mecnun" demesi, onu klinik anlamda deli buldukları için değil; onun getirdiği olağanüstü ve sarsıcı vahyi, o dönemin şair ve kahinlerinde olduğuna inanıldığı gibi, cinlerin fısıldamasına (demonik bir ilhama) bağlayarak vahyin ilahi ve aşkın kaynağını reddetme stratejileridir.

        Gabriel Said Reynolds, kelimeyi Geç Antik Çağ ve Ortadoğu dinler tarihi bağlamında okur. Ona göre peygamberlerin "delilik" (mecnunluk) veya "cin çarpması" ile suçlanması, statükoyu tehdit eden ilahi mesajları rasyonel zeminden koparıp marjinalize etmek için kullanılan evrensel ve kadim bir polemik taktiğidir. Bu ayet, o tarihsel polemiğin Mekke versiyonunu aktarır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu suçlamanın dönemin sosyopolitik şartları içinde okunması gerektiğini vurgular. Ona göre Mekke aristokrasisi, Kur'an'ın getirdiği ahlaki ve ekonomik eleştirilerle baş edemeyince, Hz. Peygamber'i toplum gözünde itibarsızlaştırmak için en kullanışlı silah olan "mecnun" (cinlenmiş, aklını yitirmiş) yaftasına başvurmuş ve onu meczup kategorisine indirgemeye çalışmıştır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kökün "örtmek, gizlemek" anlamından hareketle kelimenin aklı örtülmüş, muhakeme yeteneğini kaybetmiş kişileri nitelediğini; ayetin bağlamında ise müşriklerin, anlamakta aciz kaldıkları ilahi vahyi ve onun taşıyıcısını toplum nazarında küçük düşürmek amacıyla bu ağır ithamı kullandıklarını belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X