Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hicr Sûresi, 3. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hicr Sûresi, 3. Ayet

    ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا وَيُلْهِهِمُ الْاَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Żerhum ye/kulû veyetemette’û veyulhihimu-l-emel(u)(s) fesevfe ya’lemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bırak onları; yesinler, yararlansınlar, boş ümit oyalasın onları; yakında bilecekler!

      Bırak onları; yesinler, yararlansınlar. Bu ifade emir niteliğinde olmayıp tehdit ve korkutmadır, aynı zamanda tehditte son nokta ve bir tekittir. Nitekim yüce Allah'ın "dilediğinizi yapın, o sizi görüyor meâlindeki beyanı da tehdit niteliği taşımaktadır. Çünkü devamında Gerçekten Allah sizin yaptıklarınızı görüyor buyurmuştur. Buna göre "Bırak onları; yesinler sözü yakında bilecekler!" sözü dolayısıyla bir tehdittir. Onları bırak, yaptıkları ile cezalandırma, mânasında olması ihtimali de vardır.

      Bırak onları; yesinler, yararlansınlar meâlindeki ifade Allah'ın inanmayacaklarını bildiği ve Resûlünün iman etmelerinden ümidini kestiği bir topluluk hakkındadır. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: "Ve onları taşkınlıkları içinde şaşkın olarak bırakırız âyeti gibidir.Boş ümit oyalasın onları. Emel, dünya malına göz dikmek ve onu arzu etmektir. Bunun yorumu hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazılarına göre anlamı şudur: Onların arzuları, onları engelledi demek kendileri ve atalarının hak dine mensup olduklarını zannetmeleridir. İşte bu zan, yapılan daveti kabul etmelerine ve mûcizelerle (âyât) diğer deliller hakkında düşünmelerine engel oldu. İkincisi: Yöneticilik ve şeref kendilerinde kalsın diye hayatlarının sürüp gideceğini düşünmeleridir. İşte yapılan daveti kabul etmekten, Hz. Peygambere (s.a.) boyun eğmekten, âyet ve deliller hakkında düşünmekten onları alıkoyan sebep bu idi. Üçüncüsü: Hz. Peygamber'in yok olmasını arzu ediyor ve bunu temenni ediyorlar, onun hâkimiyet ve yönetiminin yıkılmasını ve bunların kendilerine dönmesini istiyorlardı. Hafsa'nın mushafında bu âyetin sözleri şöyledir: "Zerhum yehûdû ve yel’abû ve yulhihumu’l-emel (ذرهم يخوضوا ويلعبوا ويلههم الأمل) yani onları bırak, bâtıla dalsınlar, oynasınlar ve boş ümit kendilerini oyalasın.

      Yakında bilecekler. Hak yolda olanla bâtıl yolda olanları bilecekler ve onları birbirinden ayıracaklar. Hakkı savunan kim, bâtılı müdafaa eden kim? Sen mi yoksa onlar mı? Bilecekler. Yahut senin onlara nasihatini ve kendilerine karşı şefkatini yakında bilecekler. Çünkü sen onlara öğüt verdin, kendilerine şefkatle yaklaştın; hainlik etmedin. Yahut onlar sizinle alay etmelerini ve sizi eğlenceye almalarını bilirler.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Zerhum (ذَرْهُمْ)

        Etimolojik kökeni "v-d-r" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi kendi haline bırakmak, terk etmek ve ondan vazgeçmek" olduğunu belirtir. Ayette emir kipiyle yer alan bu kelime, ilahi mesajı inkar edenlerin içine düştükleri inat ve direnç karşısında, onları geçici bir süreliğine kendi hallerine, kendi seçimlerinin sonuçlarına terk etme eylemini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin anlamına "önemsemeyerek bırakmak" nüansını ekler. Ona göre bu ayetteki emir, muhatabın (Hz. Peygamber'in) inkarcıların alaycı tavırlarından yüz çevirmesini, onların dünyevi hazlara dalışlarını ciddiye almamasını ve onları nihai akıbetleriyle baş başa bırakmasını salık verir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki tarihsel bağlamına dikkat çekerek, bu "bırakma" eyleminin fiziksel bir ayrılıştan ziyade psikolojik ve tebliğ stratejisine dair bir tutum olduğunu analiz eder. Mekke dönemindeki yoğun muhalefet karşısında bu ifade, hem elçiye bir teselli ve psikolojik bir rahatlama sunar hem de inkarcılara yönelik örtük ve ağır bir tehdit barındırır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin lügatteki "terk etmek" anlamından hareketle, Kur'an'daki bu tür emirlerin inkarcılara mühlet verilmesi (istidrac) kuralının bir parçası olduğunu, onlara tanınan serbestliğin aslında ilahi bir ceza ertelemesi anlamına geldiğini vurgular.

        Yetemette'û (يَتَمَتَّعُوا)

        Etimolojik kökeni "m-t-a" köküne dayanır.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının "uzanıp almak, geçici olarak faydalanmak, bir şeyden lezzet almak" olduğunu ifade eder. Bu ayette kelime, inkarcıların hayatın derin anlamından yoksun bir şekilde, sadece anlık ve bedensel hazların peşinden koşarak günübirlik yaşamalarını tasvir eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "meta" kavramını "kendisinden geçici bir süre zevk alınan, ancak kalıcılığı olmayan her türlü nesne veya durum" olarak tanımlar. Ayetteki kullanımıyla bu fiil, ahireti inkar edenlerin tüm varoluşsal enerjilerini ne kadar hızla tükeneceğini hesap etmedikleri dünyevi zevklere harcamalarını, kalıcı hakikati geçici bir illüzyona değişmelerini anlatır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel dünyasında bu kelimeyi Cahiliye dönemi Arap toplumunun zihniyetiyle ilişkilendirerek analiz eder. Izutsu'ya göre "temettu" eylemi, eskatolojik (ahiret odaklı) bir vizyondan yoksun olan, hayatı sadece yiyip içmekten ve bedensel tatminden ibaret gören hedonist bir varoluş krizini yansıtır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin etimolojisindeki "geçicilik" vurgusuna odaklanarak, ayetteki tasvirin insanın trajedisini ortaya koyduğunu belirtir. Ona göre bu kelimenin seçimi, inkarcıların kendi hazlarının sarhoşluğu içindeyken aslında adım adım yok oluşa doğru sürüklendiklerini gösteren ironik ve estetik bir kullanımdır.

        Yülhihim (يُلْهِهِمُ)

        Etimolojik kökeni "l-h-v" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir kimseyi kendisini ilgilendiren asıl önemli işten alıkoyan, oyalayan ve meşgul eden şey" olduğunu belirtir. Ayette, boş hayallerin ve bitmek bilmeyen dünyevi arzuların, insan aklını ve kalbini asıl sorumluluklarından nasıl uzaklaştırdığı bu kelimeyle resmedilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "lehv" kavramını insanın nefsinin hoşuna giden ancak onu ciddi, hayati ve akli meselelerden koparan her türlü meşguliyet olarak tanımlar. Ayetteki fiil formunda kullanımı, arzuların insan üzerinde nasıl aktif bir uyuşturucu ve oyalayıcı güç haline geldiğini, gerçeği görme yetisini nasıl felç ettiğini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin psikolojik derinliğini incelerken, oyalama eyleminin basit bir dalgınlık olmadığını, insanın Tanrı'dan ve varoluşsal gerçeklikten kaçmak için başvurduğu aktif bir kendi kendini kandırma mekanizması olduğunu analizlerine yansıtır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kökün "oyun, eğlence, gaflet" gibi anlamlarını öne çıkararak, Kur'an'da dünya hayatının aldatıcılığını ifade etmek için sıklıkla kullanıldığını; ayette ise sonu gelmez isteklerin insanı ilahi hesabı düşünmekten alıkoyan bir perde işlevi gördüğünü vurgular.

        El-emel (الْأَمَلُ)

        Etimolojik kökeni "e-m-l" köküne dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün "düşünmek, beklemek ve bir şeye göz dikip umut bağlamak" anlamlarına geldiğini belirtir. Ayette bu kelime, inkarcıların hiçbir zaman tam olarak tatmin olmayacakları, ölüm gerçeğini unutturan ucu açık dünyevi hırslarını ve bitmez tükenmez kuruntularını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, kavramı analiz ederken onu elde edilmesi çok uzak, zor veya imkansız olan şeylere duyulan ihtiraslı istek olarak tanımlar ve gerçekleşmesi muhtemel olan şeylere duyulan umut anlamındaki "reca" kelimesinden ayırır. Bu bağlamda ayetteki "emel", insanı ebediyen bu dünyada yaşayacakmış gibi körleştiren hastalıklı bir arzu durumudur.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'daki psikolojik yansımalarına dikkat çekerek, "emel"in insan ile ahiret gerçekliği arasına giren en kalın psikolojik bariyer olduğunu belirtir. Ona göre bu ayet, inkarcıların iç dünyasındaki derin çelişkiyi; ölümlü olduklarını bilmelerine rağmen sınırsız arzularla (emel) ölüm yokmuş gibi yaşama illüzyonunu edebi bir dille deşifre eder.

        Ya'lemûn (يَعْلَمُونَ)

        Etimolojik kökeni "a-l-m" köküne dayanır.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir şeyin hakikatini, mahiyetini idrak etmek, bilmek ve onda silinmez bir iz/nişan bırakmak" olduğunu ifade eder. Ayetteki "ileride bilecekler" şeklindeki kullanım, şu an cehalet ve gaflet içinde olanların, hakikati eninde sonunda şüpheye yer bırakmayacak bir kesinlikle kavrayacaklarını bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilm" kavramını bir şeyin özüne ve gerçekliğine ulaşmak olarak tanımlar. Ona göre ayetteki bu eylem, dünyadaki yanılgılarından (zann) uyanan inkarcıların, ölüm anında veya ahiret sahnesinde ilahi vaatlerin gerçekliğiyle yüzleşerek yaşayacakları kaçınılmaz, net ama aynı zamanda faydasız bilişsel aydınlanmayı temsil eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojik sistemini tahlil ederken, "bilmek" eyleminin sadece zihinsel bir aktivite olmadığını, varoluşsal bir sarsıntı olduğunu vurgular. Bu ayetteki "bilecekler" tehdidi, oyalayıcı umutların (emel) ve dünyevi hazların (temettu) aniden çökeceği, inkarcıların korkunç bir epistemolojik çöküş ve acı dolu bir gerçeklik idraki yaşayacağı anı imler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "bilmek, tanımak, farkına varmak" anlamlarına gelen kelimenin, ayetin bağlamında eskatolojik bir tehdit unsuru olduğunu; ahiretteki azabı ve dünyadaki tercihlerinin ne kadar yanlış olduğunu gözleriyle gördüklerinde oluşacak mutlak farkındalığı dile getirdiğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X