رُبَمَا يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِم۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hicr Sûresi, 2. Ayet
Daralt
X
-
Zaman olacak, inkâr edenler, "Keşke müslüman olsaydık!" diye hayıflanacaklar.
Zaman olacak, inkâr edenler, "Keşke müslüman olsaydık!" diye hayıflanacaklar. Müfessirlerin geneli şöyle dediler: Tevhit ehlinden bir topluluk günahları sebebiyle ateşte azap edildikten sonra, şefaatle yahut Allah'ın rahmetiyle oradan çıkarılınca, kâfirler de müslüman ve tevhit ehli olmayı isteyecekler; işte o zaman müşrikler de İslâm ve tevhit ehli olmayı temenni edeceklerdir. Fakat bu uzak bir görüştür. Doğru olan ise müminler ateşten çıkarıldıktan sonra, kâfirler ancak ateşte iken temenni etmiş olacaklar şeklindeki yorumdur. Oysa ateşe girmeden önce de onlara belâ ve sıkıntılar isabet etmişti. Nitekim yüce Allah şöyle buyurdu: "Nihayet onlardan birine ölüm gelip çatınca, "Rabbim! Beni geri gönder de, geride bıraktığım dünyada iyi işler yapayım" der. Hayır! Onun söylediği bu söz boş laftan ibarettir. Önlerinde, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır". Yüce Allah, dünyaya geri dönmeyi istediği gibi kâfirin ölüm halinde iken müslüman olmayı temenni edeceğini haber verdi. Öyle ki, bu durum, kâfirlerin sözünü ettikleri vakitten önce müslüman olmayı isteyeceklerine işaret eder. Yahut hesaba çekildikleri zaman yahut cennetlikler cennete, kendileri de cehennem ateşine gönderildikleri zaman müslüman olmayı temenni edecekler. Belki kâfirler gerçeğin ortaya çıktığı hallerde müslüman olmayı tek tek temenni edecek ve isteyeceklerdir. Oysa kendileri için gerçek ortaya çıkmıştır, fakat onların müslüman olmalarını engelleyen husus elde etmeyi arzu ettikleri ve fakat elde edemedikleri dünya nimetleridir.
Hasan-ı Basrî yüce Allah'ın "bunlar kitabın, apaçık Kuran'ın âyetleridir" meâlindeki sözü hakkında onun yukarıda geçen "Keşke müslüman olsaydık!" diye hayıflanacaklar anlamındaki ilâhî beyana dair yemin olduğunu söylemiştir: Böylece Allah hurûf-1 mukattaa ile, kâfirlerin müslüman olmayı isteyeceklerine yemin etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Yeveddü (يَوَدُّ)
Etimolojik kökeni "v-d-d" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "sevmek, bir şeyi arzulamak ve onun gerçekleşmesini temenni etmek" olduğunu belirtir. Ayetteki bağlamıyla bu eylem, inkarcıların ahiret sahnesinde veya ölüm anında gerçeği gördüklerinde içlerinde uyanan şiddetli, çaresiz ve derin pişmanlık yüklü arzuyu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, bu kökten türeyen meveddet kavramını "bir şeyi sevmeyi ve temenni etmeyi bir arada barındıran güçlü istek" olarak tanımlar. Ayetteki kullanımıyla, zamanında reddedilen hakikate karşı duyulan geç kalınmış bir özlemi ve "keşke" nidasıyla bütünleşen eskatolojik (ahirete dair) bir psikolojik yıkımı yansıtır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel dünyasında bu kelimenin sadece sıradan bir istek değil, insanın varoluşsal kriz anında duyduğu derin psikolojik çırpınışı temsil ettiğini inceler. Ayette, inkarcıların dünyadaki kibirlerinin yerini ahirette mutlak bir acziyetin ve imkânsız bir temenninin alması bu fiil üzerinden aktarılır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin lügatteki "şiddetli sevgi ve arzu" anlamından yola çıkarak, bağlam içerisinde inkarcıların azabı gördüklerinde dünyadaki hallerine duydukları pişmanlığı ve müslüman olma yönündeki boş hayallerini dile getirdiğini vurgular.
Kefarû (كَفَرُوا)
Etimolojik kökeni "k-f-r" köküne dayanır.
İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir şeyi örtmek ve gizlemek" olduğunu açıklar. Tohumu toprağın altına gizlediği için çiftçiye de "kâfir" dendiğini belirten İbn Fâris, kelimenin bu ayetteki dini bağlamını, Allah'ın varlığına veya vahyine dair hakikatin üstünü bilerek ve inatla örtme eylemi olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfahânî, kavramı "nimetin üstünü örtmek (nankörlük)" ve "dini hakikatleri inkar etmek" olmak üzere iki boyutta ele alır. Bu ayette geçen formunda kelime, ilahi mesajı bilinçli bir şekilde reddeden, aklın ve fıtratın sesini bastıran kişilerin karakteristik eylemine işaret eder.
Arthur Jeffery, bu kökün Sami dillerinde ortak bir kullanıma sahip olduğunu, ancak Kur'an'daki "teolojik inkar" manasının, kelimenin temelindeki "örtmek" anlamından türeyerek İslam'a özgü dini bir terim haline geldiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, kavramın semantik analizini yaparken onu "iman" ve "şükür" kavramlarının zıddı olarak konumlandırır. Bu ayetteki kullanımıyla "küfür", sadece bilgisizlikten kaynaklanan bir inanmama durumu değil; ilahi otoriteye karşı aktif bir başkaldırı, kibrin doğurduğu varoluşsal bir körlük ve gerçeği örtbas etme çabasıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke dönemi bağlamına dikkat çeker. Ona göre buradaki inkar eylemi, soyut bir inançsızlıktan ziyade, Hz. Muhammed'in tebliğine karşı örgütlü, alaycı ve inatçı bir direniş sergileyen Mekkeli müşriklerin tarihsel tutumunu ifade eder; ayet de bu tutumun nihai sonucundaki çöküşü resmeder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, sözlükte "örtmek, gizlemek" anlamına gelen kelimenin, dini terminolojide "Allah'ın varlığını, birliğini, peygamberlerini ve getirdikleri vahyi yalanlamak" şeklinde kesinleştiğini belirtir ve ayetteki grubun bu mutlak reddiyeyi bilerek gerçekleştirenler olduğunu ifade eder.
Müslimîn (مُسْلِمٖينَ)
Etimolojik kökeni "s-l-m" köküne dayanır.
İbn Fâris, bu kökün iki temel anlam taşıdığını belirtir: Birincisi "kurtuluş, barış, güvenlik ve esenlik"; ikincisi ise "boyun eğmek ve teslim olmak." Bu ayette inkarcıların arzu ettiği durum, Allah'ın mutlak iradesine boyun eğerek esenliğe ve ahiret azabından güvenliğe kavuşmuş kişilerin halidir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "Allah'ın hükmüne itirazsız rıza göstermek ve O'na teslim olmak" şeklinde tanımlar. Ayette inkarcıların temenni ettiği "müslim" olma vasfı, sadece sosyolojik bir aidiyet değil, dünyadayken reddettikleri ilahi otoriteye mutlak teslimiyet halidir.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki gelişimini incelerken, dini bir terim olarak "teslim olan" anlamının Aramice ve Süryanice'deki benzer köklerden (örneğin "ashlem" - kendini teslim etmek) beslenmiş olabileceğini savunur. Ancak Kur'an bağlamında bu kelimenin, tevhid inancına dayalı yepyeni ve özgün bir dini kimliğe dönüştüğüne işaret eder.
Toshihiko Izutsu, kelimeyi "kibir ve bağımsızlık iddiasından vazgeçip, yaratıcının önünde mutlak bir tevazu ile eğilmek" olarak analiz eder. Ayette, inkarcıların "kefarû" (hakikati örterek başkaldırma) durumu ile "müslimîn" (teslim olarak boyun eğme) durumu arasındaki dramatik zıtlık sahnelenir; inkarcılar en sonunda varoluşun tek geçerli formunun bu teslimiyet olduğunu idrak ederler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "barış, esenlik ve teslimiyet" kökünden türeyen ism-i fail (yapan/eden) formu olduğunu, ayetteki bağlamıyla Allah'ın birliğini kabul edip O'nun iradesine mutlak boyun eğerek ebedi kurtuluşa erenleri nitelediğini ifade eder.
Yorum
Yorum