هُوَ اللّٰهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰىۜ يُسَبِّـحُ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Haşr Sûresi, 24. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: en güzel isimler, bari, aziz, musavvir, haşr 24, haşr suresi, tesbih, hikmet, halik, haşr suresi 24. ayet, esmaül hüsna, allah, ihsan, sema, arz
-
"O, takdir ettiği gibi yaratan, canlıları örneği olmadan var eden, biçim ve özellik veren Allah'tır. En güzel isimler O'nundur. Göklerdekiler ve yerdekiler hep O'nu tesbih ederler. O üstündür, hikmet sahibidir."
O, takdir ettiği gibi yaratan, canlıları örneği olmadan var eden, biçim ve özellik veren Allah'tır. Buradaki "Halik" (الْخَالِقُ) ve "Bari" (الْبَارِئُ) kelimeleri aynı anlama gelir. Berae (برأ) yarattı, beriyye (البرية) de yaratık demektir. Beriyye lafzını insanı topraktan yarattığı için kullandığı da söylenmiştir, çünkü bera (براء) toprak demektir. Biçim ve özellik veren. "el-Musavvir" her şeye sûretini veren, onu sahip olduğu şekle koyan anlamına gelir. Tasvîr, sınırları açıklamak demektir. İnsanlar "savvertu'l-emre inde fulân" (صَوَّرْتُ الْأَمْرَ عِنْدَ فُلانٍ) dediklerinde, "işi falanın yanında açıkladım" demek isterler. En güzel isimler O'nundur. En üstün meseller, yani sıfatlar O'na aittir, demektir. Çünkü "mesel" (الْمَثَلُ) bazan "sıfat", bazan da "teşbih" olmak üzere iki mânaya gelir. Sıfat mânasına gelince, işin hakikatine varmış olur, ama teşbih mânasına gelince hakikate varmış olmaz. En güzel isimler O'nundur meâlindeki cümle, en yüce sıfatlar O'nundur, yani O'ndan başkası bununla isimlendirilemez demektir. Çünkü başka bir şeye nispet edilmeden herhangi birine "rab", "rahman" ve "mâlik" denilemez. Bu isimleri yalın olarak kullanmaya gelince, onlar şanı yüce olan Allah'tan başkası için kullanılmaz. Bir de şöyle bir ihtimal vardır: İsimleri konusunda kimse O'na benzemez veya kimse bu isimlerde O'na ortak olamaz, bilâkis bunlar sadece O'na mahsustur. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
Allah (اللَّهُ)
Kelimenin kökeni e-l-h harflerine dayandırılmaktadır. İbn Fâris, bu ismin her türlü ibadete layık olan ve kulluk edilen tek varlığı temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah isminin tüm kemal sıfatlarını kendisinde barındıran ve akılların O'nun zatını idrakte hayrete düştüğü yüce yaratıcıyı ifade ettiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin antik Sami dillerindeki köklü geçmişine işaret ederek, bölgedeki "Alaha" formunun bu ismin etimolojik zeminini oluşturduğunu ve İslam öncesi Arabistan'da da bilindiğini aktarır. Theodor Nöldeke, kelimenin kadim Sami dünyasındaki yüce tanrı kavramıyla (El/Il) yapısal bir bütünlük arz ettiğini ve belirlilik takısıyla (el) tekil bir Yaratıcıyı nitelemek üzere özel bir isme dönüştüğünü ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu ayette Allah isminin, hemen ardından sayılacak olan yaratıcılık, var etme ve şekil verme eylemlerinin (Hâlik, Bâri, Musavvir) kendisine atfedildiği sarsılmaz ve yegâne özne olarak konumlandırıldığını vurgular.
El-Hâlik (الْخَالِقُ)
Kelimenin kökü olan h-l-k harfleri; bir şeyi ölçüp biçmek, bir modele göre şekil vermek ve yoktan var etmek anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin miktarını ve sınırlarını tayin etmek, onu pürüzsüz hale getirmek yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "halk" eyleminin Allah'a nispet edildiğinde hiçbir önceki örneği ve maddesi olmaksızın bir varlığı mutlak yokluktan (ex nihilo) icat etmek anlamına geldiğini açıklar. Arthur Jeffery, bu kökün Sami dillerinde genel olarak "düzeltmek, ölçmek ve paylaştırmak" anlamlarında kullanıldığını, ancak Kur'an terminolojisinde tamamen ilahi ve eşsiz bir yaratma eylemine dönüşerek özelleştiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Hâlik sıfatının Kur'an'ın ontolojik merkezini oluşturduğunu; Yaratıcı ile yaratılan arasındaki varoluşsal uçurumu belirleyen en temel kavram olduğunu vurgular.
El-Bâri' (الْبَارِئُ)
Kelimenin kökü olan b-r-e harfleri; yaratmak, bir hastalıktan kurtulmak, serbest bırakmak ve birbirinden ayırmak anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde yoktan var edilen unsurları birbirinden ayırt ederek onlara belirginlik kazandırmak ve kusurlardan arındırmak yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Bâri' isminin Hâlik isminden daha spesifik olduğunu, yaratılan şeylerin aralarındaki her türlü uyumsuzluktan, kusurdan ve düzensizlikten uzak bir şekilde, mükemmel bir nizam içinde varlık sahnesine çıkarılmasını nitelediğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin İbranice'de yaratmak anlamına gelen "bara" fiili ile çok güçlü bir etimolojik bağa sahip olduğunu, Kur'an'da da ilahi yaratılışın pürüzsüz, hatasız ve kusursuz işleyişini tanımlamak için kullanıldığını aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu sıfatın evrendeki "farklılaşma ve özgünleşme" evresini temsil ettiğini, yaratılan her şeyin kendi varoluşsal kategorisine hatasızca yerleştirilmesi olduğunu belirtir.
El-Musavvir (الْمُصَوِّرُ)
Kelimenin kökü olan s-v-r harfleri; şekil vermek, biçimlendirmek ve bir şeye yönelmek anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün bir varlığın dış görünüşünü, fiziki sınırlarını ve onu diğerlerinden ayıran belirgin şeklini (sûret) ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Musavvir isminin Allah'ın yaratılış sürecindeki son estetik ve ontolojik müdahalesi olduğunu; her varlığa kendi tabiatına en uygun, en hikmetli şekli, rengi ve özellikleri verdiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette yaratılış fiillerinin (Hâlik, Bâri, Musavvir) peş peşe gelmesinin bir aşamalılık ve kemal bildirdiğini; önce yoktan takdir edip yaratma, sonra kusursuzca varlık sahnesine çıkarma, en sonunda da her birine eşsiz bir görünüm ve kimlik verme sürecini özetlediğini vurgular.
El-Esmâ (الْأَسْمَاءُ)
Kelimenin kökü olan s-m-v harfleri; yükseklik, yücelik ve üstünlük anlamlarına gelir. İbn Fâris, isme bu kökten türetilerek ad verilmesinin sebebinin, ismin o nesneyi veya kişiyi yüceltip açığa çıkarması, onu zihinlerde bilinir kılması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ismin bir varlığın bilgisini zihne ulaştıran, onu diğer tüm nesnelerden ayıran bir işaret olduğunu; Allah'ın isimlerinin (esmâ) ise O'nun sonsuz ve aşkın sıfatlarının insan idrakine yansıyan tecellileri olduğunu ifade eder.
El-Husnâ (الْحُسْنَى)
Kelimenin kökü olan h-s-n harfleri; güzellik, estetik, iyilik ve mükemmellik anlamlarını barındırır. İbn Fâris, bu kökün hem göze hem de kalbe aydınlık veren, insan fıtratının olumlu tepki verdiği her türlü güzelliği nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, husnâ kelimesinin hüsün (güzellik) kökünün en üstünlük derecesi (ism-i tafdil) olduğunu; Allah'ın isimlerinin akıl, kalp ve mana açısından hiçbir noksanlık barındırmayan mutlak ve aşkın bir mükemmellikte olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu tamlamanın (el-esmâu'l-husnâ) Kur'an'ın etik ve estetik zirvesini temsil ettiğini, Allah'ın sadece bir "güç" değil, aynı zamanda idrak edilebilecek en yüce ahlaki ve estetik kemal kaynağı olduğunu vurgular.
Yusebbihu (يُسَبِّحُ)
Kelimenin kökü olan s-b-h harfleri; suda yüzmek, hızla hareket etmek ve bir şeyden uzaklaşmak anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde Allah'ı O'na yakışmayan her türlü eksiklik, acziyet ve noksanlıktan hızla uzaklaştırıp tenzih etme bilincinin yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tesbih" eyleminin yaratılış gayesi doğrultusunda ilahi emirlere hızla koşmak ve Allah'ın yüceliğini durmaksızın ilan etmek olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojisinde bu fiilin kozmik bir ibadeti simgelediğini; sadece şuurlu varlıkların değil, evrendeki (gökler ve yerdeki) tüm mevcudatın kendi varoluş formlarıyla Allah'ın aşkınlığını eylemsel olarak haykırdıklarını ifade eder.
Es-Semâvât (السَّمَاوَاتِ)
Kelimenin kökü olan s-m-v harfleri; yükseklik ve yücelik ifade eder. İbn Fâris, kök anlamının yukarıda olan, yükselen ve üstte bulunarak gölge veren her nesneyi kapsadığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin uzamsal olarak yukarı yönü ve fiziksel gökyüzünü ifade ettiğini, çoğul formu olan "semâvât"ın ise evrendeki çok katmanlı, ihtişamlı uzay boşluğunu ve galaktik sistemleri işaret ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "shamayim" ve Süryanice "shmaya" gibi diğer Sami dillerinde de ortak bir kökle var olduğunu ve antik Yakın Doğu tasavvurlarında fiziksel evreni tanımlamak için kullanıldığını kaydeder.
El-Ard (الْأَرْضِ)
Kelimenin kökü olan e-r-d harfleri; aşağıda olanı, yeryüzünü ve alçaklığı ifade eder. İbn Fâris, bu kökün boyun eğen, ayakların altında yer alan ve üzerinde hayat sürülen zemin anlamına geldiğini vurgular. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin gökyüzünün (semâ) zıttı olarak, insanın mekanı olan fiziksel dünyayı nitelediğini ifade eder. Arthur Jeffery, bu kelimenin İbranicedeki "eretz" ve Aramicedeki "ar'a" kelimeleriyle aynı kökten gelerek, antik dünyada maddi yaşam alanını tanımlayan ortak bir Sami mirası olduğunu ortaya koyar.
El-Azîz (الْعَزِيزُ)
Kelimenin kökü olan a-z-z harfleri; izzet, yenilmez bir güç, şiddet ve üstünlük anlamlarını barındırır. İbn Fâris, bu kökün hiçbir surette mağlup edilemeyen, mutlak bir güce ve saygınlığa sahip olanı tanımladığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "izzet"in sahibini zilletten ve alt edilmekten koruyan aşılmaz bir kudret olduğunu, Allah'ın bu sıfatının yaratılmışların tamamının boyun eğmek zorunda kaldığı eşsiz bir mutlakiyeti nitelediğini açıklar. Gabriel Said Reynolds, Sûrenin sonundaki bu vurgunun, başından beri işlenen ilahi hükümranlık temasını (Yahudilerin sürgünü, mülkün dağılımı vs.) Allah'ın karşı konulamaz gücüyle teyit eden teolojik bir mühür işlevi gördüğünü belirtir.
El-Hakîm (الْحَكِيمُ)
Kelimenin kökünü oluşturan h-k-m harfleri; engellemek, sınır koymak ve hikmetle karar vermek anlamlarına gelir. İbn Fâris, kökün temelinde haksızlığı, tutarsızlığı ve zulmü durdurmak yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Hakîm isminin Allah'ın her şeyi eşsiz bir bilgiyle tasarlaması, bütün eylemlerini en kusursuz ve yerli yerinde gerçekleştirmesi anlamına geldiğini söyler. Arthur Jeffery, bu kökün Sami dillerinde yargılamak ve yönetmek anlamlarıyla yaygın olduğunu, Kur'an'da ise bu yargı boyutuna derin bir felsefi ve ontolojik bilgelik (hikmet) anlamının katılarak zenginleştiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin "Azîz" (mutlak güç) ile "Hakîm" (mutlak bilgelik) sıfatlarıyla son bulmasının; ilahi gücün kör, rastgele ve despotik bir şiddet olmadığını, aksine muazzam bir adalet ve denge üzerine kurulu olduğunu kanıtladığını vurgular.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla