لَوْ اَنْزَلْنَا هٰذَا الْقُرْاٰنَ عَلٰى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ خَاشِعاً مُتَصَدِّعاً مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِۜ وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Haşr Sûresi, 21. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: dağa inen kuran, haşr suresi, haşr 21, tefekkür meseli, haşr suresi 21. ayet, saygı, parçalanma, allah, kuran, nüzul, arz
-
"Şayet biz bu Kur'ân'ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, onu Allah korkusundan titremiş ve paramparça olmuş görürdün. İşte bu misalleri insanlar düşünsünler diye veriyoruz."
Şayet biz bu Kur'ân'ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, onu Allah korkusundan titremiş ve paramparça olmuş görürdün. Alimler bu âyetin tefsirinde farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu âyet sembolik bir anlamda, yani ikaz ve hatırlatma amacıyla gelmiştir. Onlar bu kanaate şu gerekçe ile vardılar: Araplar bir olayla karşılaştıkları, onu büyük ve şiddetli diye nitelemek istedikleri zaman, kendilerince büyük olan bir şeyle darb-ı mesel getirirlerdi, bununla da o şeyin hakikatini kastetmezlerdi. Tıpkı büyük bir olay karşısında "yerim göğüm karardı" ve "bütün genişliğine rağmen dünya bana dar geldi" cümlelerinde olduğu gibi. Cenâb-ı Hakkın Lût aleyhisselâm hakkındaki, "Lût onlardan dolayı huzursuz oldu ve ne yapacağını şaşırdı" anlamına gelen beyan da böyledir. Bu sözler Araplar'da bir şeyin hakikatini değil, nihai sınıra vardığını belirtmek için ancak temsilî mahiyette söylenirdi. Zira bilindiği üzere dünya olduğu gibi durmakta ve hiç değişmemektedir. Keza kimsenin dünyası da kararmış değildir. Ama onlar, başlarına gelen işin şiddetini göstermek için böyle temsilî ifadeler kullanırlardı. İşte Şayet biz bu Kur'ân'ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, onu Allah korkusundan titremiş ve paramparça olmuş görürdün meâlindeki ilâhî beyan da bunun gibidir. Yani Cenâb- Hak temsilî mahiyette olmak üzere, "eğer bu deliller bir dağa indirilmiş olsaydı, dağ bütün sağlamlığına ve gücüne rağmen Cenâb-ı Hakk'a boyun eğer ve O'nun korkusundan çatlardı, ama şu insanlar boyun eğip korkmadıklarına göre kalpleri dağlardan daha katıdır, demektedir. Tıpkı, "kalpleriniz taş gibi, hatta daha da katıdır" meâlindeki âyette ifade edildiği gibi. Bilindiği üzere taşta, içinden sular fışkırmak vb. faydalar vardır, ama o kâfirlerin kalplerinde hiçbir fayda yoktur, bilâkis çok katıdır, saygı duymaz, ürpermez. Müfessirler; "Neredeyse gökler çatlayacak" meâlindeki âyete de hakikat mânası değil, temsilî bir anlam vermiştir.
Bazıları da şöyle demiştir: Şayet biz bu Kur'ân'ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, meâlindeki cümlede fiil hakikat mânasında kullanılmıştır, bundan maksat dağın korkması yarılmasıdır. "Neredeyse gökler çatlayacak" ifadesi de böyledir. Bunun mânası şudur: Eğer bu Kur'an ve onun hükümleri ile insana yüklenen emanetler dağlara indirilmiş olsaydı, şartlarını yerine getirmek için bunları kendi arzularıyla kabul etme durumunda bulunsaydı korkar, boyun büker ve Allah korkusundan çatlardı. Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz emaneti, göklere, yer küreye ve dağlara teklif ettik" meâlindeki âyette belirttiği üzere, emanetin gereğini yerine getiremeyeceğinden korkarak kabul etmezdi. Biz deriz ki âyetin anlamı şöyledir: Bu Kur'ândaki emanetleri dağlara indirseydik muhakkak ki onun baş eğerek parça parça olduğunu görürdün, çünkü insan kendisine yüklenen emanetlerin tamamını yerine getirmesi mümkün değildir. Ayrıca emanetleri edâ etmenin mümkün olup olmaması bir tarafa, onların sayısı çok fazladır. Bu yoruma göre parçalanma gerçek anlamda ortaya çıkar: eğer onlar dağa indirilmiş olsaydı dağ bütün sağlamlığına ve kuvvetine rağmen parça parça olurdu. Bu, insanlar için bir ikaz ve hatırlatmadır.
Bazıları da şöyle demiştir: Bu âyet Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme bir hatırlatmadır, Allah'ın ona ve bütün peygamberlere olan ihsanını hatırlatmaktadır. Şayet Allah'ın peygamberlere yönelik lütfu ve ihsanı olmasaydı hiçbir peygamber bu kitaptaki emanetleri taşıyamaz ve peygamberlik konusunda üzerine yüklenen sorumluluğu yerine getiremezdi. Ama Allah Teâlâ lütufta bulundu ve bütün bunları onlar için kolaylaştırdı. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Doğrusu biz sana taşınması zor bir söz vahyedeceğiz" meâlindeki buyruğu ile "Andolsun ki Kur'an'ı düşünülsün diye kolaylaştırdık. Düşünecek yok mu? meâlindeki âyete benzemektedir. Cenâb-ı Hak, o ağır işi, onlara kolaylaştırdı. Bu görüşün sahipleri diyorlar ki: Şayet biz bu Kur'ân'ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, onu Allah korkusundan titremiş ve paramparça olmuş görürdün anlamındaki ilâhî beyan da, ondaki ağır hükümleri ifade etmektedir. Fakat Allah sana lütfetti, ondan öğüt almayı kolaylaştırdı ve hükümlerini, sorumlularına tebliğ etmeye seni muvaffak kıldı.
Şöyle diyenler de vardır: Allah Teâlâ Mûsâ aleyhisselâma Tevrat'ı indirmek istediğinde, Tevrat kırmızı zebercetten veya kırmızı yakuttan taş bir levhada yazılıydı; meleklere onu götürmelerini emretti, ama melekler onu kaldıramadı. Sonra ondaki her harfi tek tek götürmelerini emretti, buna da güçleri yetmedi. Bunun üzerine Cenâb- Hak, onu Mûsaya (a.s.) hafifletti ve o da yüklendi. Hz. Îsâ (a.s.) ve Hz. Dâvûd (a.s.) için de aynı şey zikredilir. Sonra Allah, onu peygamberler (s.a.) için hafifletti. Buna göre sanki Allah, Resûlullah'a (s.a.) şöyle demektedir: Eğer biz bu Kuran'ı bir dağa indirseydik onu şöyle şöyle görürdün. Ama senden önceki peygamberlere hafifletildiği gibi, Kur'ân da sana hafifletilmiştir. Kelbi bu görüştedir.
Ancak şayet bu haber doğru ise söz konusu ağırlık bizâtihî levhalarda yazılı olan şeylerden dolayı değildir, ondaki emanetlerin vb. şeylerin edası gerektiğinden dolayıdır. Çünkü Cenâb- Hak, eğer bu Kur'ân'ı dağlara indirmiş olsaydı, dağın Allah korkusundan baş eğerek parça parça olacağını haber vermektedir. Başka bir âyette de "Biz emaneti yükledik" diye buyurmaktadır. Sonra yeryüzünün yüklenmiş olduğu o levhaları, Hz. Mûsa'nın taşıması da mümkün hale geldi. İşte bazan taşımanın hakikat mânasına, bazan ince levhalara yazılmasına hamledilmesi bakımından Kur'ân, Tevrat, İncil ve Zebûr böyledir. Bu söylenenlerden maksat harfler değildir; o levhalarda bulunan emir, nehiy, emanetin edası ve Allah'tan hakkıyla korkulmasıdır, bizâtihî o levhalar değildir. Bu söylediklerimiz söz konusu âyetin nüzûlu konusunda âlimlerin yorumlarıdır.
Bana gelince, ben bu âyetin hakiki tefsiri konusunda herhangi bir bilgiye sahip değilim. Şayet âyette bir hatırlatma ve ikaz olmasaydı şöyle derdik: O, mânası gizli olan ve tefsir edilemeyen müteşâbih âyetlerdendir. Fakat hatırlatma ve kırâati kolayımıza gelen âyetlerin şükrünü edâ etme anlamında olduğu için tevile mecbur kaldık. İşte bu misalleri insanlar düşünsünler diye veriyoruz cümlesinin anlamı ise açıktır.
Yorumu Yorumla
-
Enzelnâ (أَنْزَلْنَا)
Kelimenin kökü olan n-z-l harfleri, yukarıdan aşağıya inmek ve konaklamak anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde yüksek bir mertebeden aşağıya doğru gerçekleşen fiziksel veya manevi bir inişin yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "inzâl" eyleminin ilahi vahyin melek vasıtasıyla ulaştırılması sürecini nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'da ontolojik bir transferi simgelediğini; aşkın ve ilahi olan kelamın, insanın anlayabileceği bir boyuta, yeryüzüne indirilmesini ifade ettiğini vurgular.
El-Kur'ân (الْقُرْآنَ)
Kelimenin kökü olan k-r-e harfleri, toplamak, bir araya getirmek ve okumak anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde dağınık olan unsurların bir araya getirilerek bütünleştirilmesi yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ilahi hakikatleri ve önceki vahiylerin özünü kendisinde topladığı için bu ismi aldığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak Süryanicedeki okuma parçası veya kutsal metin okuması anlamına gelen "keryânâ" terimiyle derin bir etimolojik bağı bulunduğunu ve dini bir kavram olarak oradan Arapçaya geçtiğini aktarır. Theodor Nöldeke, bu görüşü destekleyerek, kelimenin Sami dillerindeki dini okuma ritüellerini tanımlayan kökten geldiğini ve Kur'an'da bizzat okunan vahyin kendisine isim olduğunu ifade eder. Christoph Luxenberg, kelimenin kökeninin Süryani-Arami dilindeki ibadet amaçlı okuma metinlerini (leksiyoner) ifade eden "keryânâ" kelimesine dayandığını savunur.
Cebelin (جَبَلٍ)
Kelimenin kökü olan c-b-l harfleri, yükseklik, büyüklük, sertlik ve yaratılış anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde aşılması güç bir kütlenin ve sağlamlığın bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin yeryüzündeki devasa kaya kütlelerini nitelediğini, ayette ise doğadaki en sert ve sarsılmaz varlığın metaforu olarak kullanıldığını açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin buradaki bağlamda dağın fiziksel büyüklüğü ile ilahi kelamın manevi ağırlığı arasında ontolojik bir kıyaslama yapmak için seçildiğini vurgular.
Raeytehu (رَأَيْتَهُ)
Kelimenin kökü olan r-e-y harfleri, gözle görmek, akılla kavramak ve idrak etmek anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün hem fiziksel görme yetisini hem de zihinsel bir kanaate varmayı ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" eyleminin bu ayette insanın gözlem gücüne hitap ettiğini, olayın şiddetinin dışarıdan çıplak gözle dahi idrak edilebilecek boyutta olduğunu nitelediğini açıklar.
Hâşi'an (خَاشِعًا)
Kelimenin kökü olan h-ş-a harfleri, boyun eğmek, alçalmak, sükunet bulmak ve küçülmek anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde kişinin kendisinden daha üstün bir güç karşısında bedensel ve ruhsal olarak teslimiyet göstermesi yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "huşû" kavramının sadece kalpteki bir korku olmadığını, aynı zamanda bedene yansıyan bir sükunet ve tevazu hali olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik dünyasında huşûnun, ilahi azamet karşısında varlığın kendi hiçliğini derinden hissetmesi ve mutlak bir teslimiyetle boyun eğmesi şeklinde tezahür eden derin teolojik bir duygu olduğunu vurgular.
Mutesaddi'an (مُتَصَدِّعًا)
Kelimenin kökü olan s-d-a harfleri, yarmak, ikiye bölmek, parçalanmak ve çatlamak anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün sert ve bütün halindeki bir nesnenin birbirinden ayrılması ve çatlaması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tasaddu" eyleminin dağın o katı ve devasa yapısının ilahi vahyin ağırlığı karşısında dayanamayarak yarılmasını ve parçalara ayrılmasını ifade ettiğini açıklar. Angelika Neuwirth, kelimenin Kur'an'daki eskatolojik (kıyamet) sahnelerini andıran sarsıcı bir yıkım imgesi taşıdığını, ilahi tecellinin doğa üzerindeki parçalayıcı etkisini görselleştirdiğini belirtir.
Haşyeti (خَشْيَةِ)
Kelimenin kökü olan h-ş-y harfleri, korkmak ve çekinmek anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün kalbi kaplayan ve sakınmayı gerektiren bir korku hali olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "haşyet"in sıradan bir korkudan (havf) farklı olarak, korkulan varlığın yüceliğini bilmekten (marifetullah) kaynaklanan saygı ve hürmet dolu bir ürperti olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'da bilgi ile korku arasındaki derin ilişkiyi temsil ettiğini, dağın bile Allah'ı idrak ederek bu teolojik korkuyla sarsıldığını ifade eder.
Allah (اللَّهِ)
Kelimenin kökeni e-l-h harflerine dayandırılır. İbn Fâris, bu ismin mutlak otorite ve ibadet edilen varlık manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ayette Allah isminin, vahyin kaynağı olan ve evrendeki her şeyin kendisine huşu duyduğu yegane azamet sahibi olarak zikredildiğini açıklar. Arthur Jeffery ve Theodor Nöldeke, kelimenin Sami dillerindeki köklü "Alaha" formundan Arapçaya evrildiğini ve tüm yaratılmışların üstündeki mutlak varlığı nitelediğini ifade ederler.
El-Emsâl (الْأَمْثَالُ)
Kelimenin kökü m-s-l harfleridir. Benzerlik, örnek, tasvir ve ibret anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün bir durumu açıklamak için onun benzeri olan başka bir durumu örnek göstermek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mesel"in görünmeyen veya soyut olan bir manayı zihne yaklaştırmak için somut ve bilinen bir şeyle kıyaslamak (dağ metaforu gibi) olduğunu ifade eder.
Nadribuhâ (نَضْرِبُهَا)
Kelimenin kökü olan d-r-b harfleri, vurmak, çarpmak ve ortaya koymak anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi diğerine çarpmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "darb-ı mesel" (örnek getirmek) deyiminin kökeninde, anlatılan konunun tıpkı bir yere vurulan mühür veya çakılan bir çivi gibi insan zihnine nakşedilmesi ve iz bırakması olduğunu açıklar.
En-Nâs (لِلنَّاسِ)
Kelimenin kökeni e-n-s veya n-v-s harflerine dayandırılır. İbn Fâris, e-n-s kökünün "alışmak, ünsiyet kurmak", n-v-s kökünün ise "hareket etmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin cinsiyet, ırk veya inanç ayrımı gözetmeksizin tüm insanlığı kapsayan genel bir ifade olduğunu, ayetteki mesajın evrensel muhatabını simgelediğini açıklar.
Yetefekkerûn (يَتَفَكَّرُونَ)
Kelimenin kökü olan f-k-r harfleri, düşünmek, akıl yürütmek ve bir şeyin manasına ulaşmak için zihni çaba harcamak anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde kalbin ve zihnin bir gerçeği kavramak üzere hareket etmesi yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tefekkür"ün eşyanın dış görünüşünü aşıp onun arkasındaki ilahi hikmeti ve anlamı kavramaya yönelik zihinsel bir eylem olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, tefekkür kavramının Kur'an antropolojisinde insanın en temel varoluşsal görevi olduğunu, Allah'ın sunduğu örnekler (emsâl) üzerinde derinlemesine düşünmenin, insanı şuursuz bir varlık olmaktan çıkarıp ahlaki bir özne haline getirdiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin tefekkür eylemiyle bitmesinin, inen vahyin sadece okunmak için değil, dağları bile sarsacak olan o muazzam gerçeğinin insan zihninde diriltici bir idrak sıçraması yaratması amacını taşıdığını belirtir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla