Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Haşr Sûresi, 20. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Haşr Sûresi, 20. Ayet

    لَا يَسْتَـو۪ٓي اَصْحَابُ النَّارِ وَاَصْحَابُ الْجَنَّةِۜ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْـفَٓائِزُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lâ yestevî ashâbu-nnâri ve ashâbu-lcenne(ti)(c) ashâbu-lcenneti humu-lfâ-izûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Cehennemliklerle cennetlikler bir değildir. Muratlarına erecek olanlar ancak cennetliklerdir."

      Buradaki "fâizûn" (الفائزون) kelimesi "kurtuluşa erenler" anlamına gelir. "Fevz" (الفوز) istediğini elde etmek demektir. Cehennemliklerle cennetlikler bir değildir anlamındaki cümle iki şekilde yorumlanır: Birincisi, dünyada veya âhirette bir olmazlar demektir. [İkincisi,] âhirette bir olmazlar demektir. İlkine göre âyet, dünyada aklın ölçülerine göre, cennet ehlinin yaptıkları ile cehennem ehlinin yaptıkları bir değildir, anlamına gelir. Zira cehennem ehlinin yaptıklarını akıl çirkin görür, cennet ehlinin yaptıkları ise, aklın güzel bulduğu işlerdir. Çünkü bunların yaptıklarının delilleri vardır, ama öbürlerinin yaptıklarının delili yoktur. Akıl da delillere dayanan işleri delile dayanmayandan daha güzel görür. Bundan dolayıdır ki sevaba hak kazandıran bir iş gören herkesi akıl güzel görür, cezayı gerektiren bir işi yapanı da akıl çirkin görür, dolayısıyla bunlar eşit değildir. İkinci yoruma göre, cennet ehlinin göreceği karşılık ile cehennem ehlinin göreceği karşılık aynı değildir, çünkü cennette ebedî nimetler, cehennemde ise ebedî şiddet ve intikam vardır; dolayısıyla aynı değildirler. Cenâb- Hak bunu, insanlara, onları gafletten vazgeçirmek ve âhirette kendilerine sevap kazandıracak olan yüce Allah'ın rızasına uygun işler yapmaları için hatırlatmaktadır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yestevî (يَسْتَوِي)

        Kelimenin kökü olan s-v-y harfleri; eşit olmak, düzelmek, dengeye gelmek ve iki şeyin birbirine denk olması anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin eğriliğinin giderilip düzeltilmesi ve iki unsur arasında miktar, değer veya konum bakımından bir eşitliğin sağlanması yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istivâ" kavramının hem fiziksel hem de soyut bir denkliği ifade ettiğini, ayetteki olumsuz formun (lâ yestevî) ise ateş ehli ile cennet ehli arasındaki mutlak ahlaki ve ontolojik eşitsizliği vurguladığını, bu iki grubun ne dünyadaki değerleri ne de ahiretteki makamları bakımından asla kıyaslanamayacağını açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik ve eskatolojik (ahiret) sisteminde bu fiilin, hak ile batıl, iyi ile kötü arasındaki uzlaşmaz dikotomiyi (ikiliği) kurduğunu; ilahi adaletin bu iki varoluşsal durumu birbirine eşitlemeyi kesin bir dille reddettiğini vurgular.

        Ashâb (أَصْحَابُ)

        Kelimenin kökünü oluşturan s-h-b harfleri; bir şeye eşlik etmek, ayrılmamak, birlikte bulunmak ve sahip olmak anlamlarını taşır. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir kimsenin diğeriyle veya bir şeyle kurduğu kesintisiz yakınlık, yoldaşlık ve aidiyet bağının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sâhib" kelimesinin çoğulu olan "ashâb"ın, sadece geçici bir birlikteliği değil, aralarında derin ve kopmaz bir bağ bulunanları nitelediğini; ayetteki kullanımının da insanların dünyadaki amelleri sonucunda hak ettikleri mekanlarla (cennet veya cehennem) adeta bütünleşerek oranın ayrılmaz bir parçası (ehli) haline geldiklerini ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "ashâb" kavramının Kur'an'da kader ortaklığı yapan, aynı inanç ve eylem kalıbını paylaşarak nihai duraklarına birlikte yürüyen sosyo-teolojik grupları tanımlayan merkezi bir terim olduğunu vurgular.

        En-Nâr (النَّارِ)

        Kelimenin kökü olan n-v-r harfleri; ışık vermek, aydınlatmak, ısıtmak ve yakmak gibi hem yapıcı hem de tahrip edici özellikleri barındırır. İbn Fâris, bu kökün alevlenen, parlaklık saçan ve dokunduğunu yakan ateşi ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nâr kelimesinin fiziksel ateşin yanı sıra, Kur'an'ın ahiret tasavvurunda isyankar ve günahkar ruhların cezalandırılacağı, arındırılacağı veya ebediyen azap göreceği mutlak azap mekanını (cehennemi) sembolize ettiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerinin genelinde ateş anlamında kullanıldığını ve antik Yakın Doğu geleneklerinde olduğu gibi Kur'an'da da ilahi adaletin ve gazabın en sarsıcı aracı olarak eskatolojik bir boyut kazandığını aktarır. Theodor Nöldeke, bu kelimenin İslam öncesi Arap şiirindeki basit ateş anlamından sıyrılarak, ayetteki bağlamıyla tamamen teolojik bir yargı ve infaz mekanını nitelediğini belirtir.

        El-Cenneh (الْجَنَّةِ)

        Kelimenin kökü olan c-n-n harfleri; bir şeyi örtmek, gizlemek, duyulardan saklamak ve karanlıkta kalmak anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "görünmez kılmak" olduğunu, ağaçlarının sıklığı ve dallarının gürlüğü sebebiyle toprağı güneşe ve bakışlara karşı örten bahçelere de bu yüzden "cennet" dendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin dünya hayatındaki yeşil ve sulak bahçeleri tanımlamasının ötesinde, bu ayette Allah'ın hoşnutluğunu kazananlar için ahirette hazırlanmış, insanın dünya gözüyle mahiyetini tam olarak idrak edemeyeceği, sayısız nimetle örtülü ebedi mutluluk yurdunu ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olmakla birlikte, kavramsal çerçevesinin Aramice ve Süryanicedeki "Ganna" veya "Gannetha" (cennet bahçesi) tasavvurlarıyla derin bir kültürel ve dilsel etkileşim içinde şekillendiğini savunur. Toshihiko Izutsu, cennetin Kur'an'da sadece fiziki bir ödül mekanı değil, insanın ilahi rızaya ulaşarak varoluşsal huzuru bulduğu, korku ve hüznün (nârın zıttı olarak) tamamen ortadan kalktığı ontolojik bir kurtuluş durumu olduğunu vurgular.

        El-Fâizûn (الْفَائِزُونَ)

        Kelimenin kökü olan f-v-z harfleri; bir tehlikeden kurtulmak, zafere ulaşmak, emniyete ermek ve istenilen şeye nail olmak anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde helak olmaktan ve yıkımdan sıyrılarak güvenli bir duruma (necat) geçiş yapmanın yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fevz" kavramının kötülükten esenlikle kurtulup mutlak bir iyiliğe ve hayra ulaşmak olduğunu, "fâizûn" isminin de ateşin dehşetinden kurtularak cennetin nimetlerine hak kazanan asıl başarılı kimseleri nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'ın başarı ve kurtuluş (soterioloji) anlayışını özetlediğini; dünyevi ölçütlerle kazanılan geçici zaferlerin aksine, "fevz"in insanın ahiret düzleminde kendi yaratılış gayesini gerçekleştirerek elde ettiği ebedi ve nihai selamet olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonunda bir hüküm cümlesi olarak gelen bu kelimenin, varoluşsal mücadelenin kazananlarını ilan ettiğini ve gerçek zaferin sadece ilahi lütufla elde edilen bu ontolojik arınma (cennet ehli olma) durumu olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X