Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Haşr Sûresi, 19. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Haşr Sûresi, 19. Ayet

    وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velâ tekûnû kelleżîne nesû(A)llâhe fe-ensâhum enfusehum(c) ulâ-ike humu-lfâsikûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Allah'ı unutan, bu yüzden Allah'ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar gerçekten yoldan çıkmışlardır."

      Allah'ı unutan ve bu yüzden Allah'ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Bazı müfessirler onlar Allah'ı unuttular meâlindeki cümleye, Allah için amel etmeyi unuttular anlamını vermiştir. Unutmak (nisyan), terk etmek demektir; buna göre, onlar Cenâb-ı Hak için yapılması gerekenleri terk ettiler, anlamına gelir. Allah da onlara kendilerini unutturdu. Yani kendilerinin unutması sebebiyle onları rezil etti. Bize göre âyette, bir iş yapıp ondan kendisi için bir fayda beklemeyen hiçbir insan yoktur, anlamı da vardır. Çünkü fayda elde etmek için çalışmayan insan, dünyada o işle fuzuli oyalanmaktadır. Kâfirler, Cenâb-ı Hakk'ın emrine uymamaları, O'na itaat etmemeleri ve O'nun rızasına uygun iş yapmayı terk etmeleri yüzünden Allah için çalışmayı terk etmiş olmaları, kendileri için çalışmayı da terk etmiş olmaları demekti. Bu itibarla onlar Allah'ı unuttular meâlindeki cümle, Allah için çalışmayı unuttular anlamına gelir. Allah için bir şey yapmaları kendileri için yapmış olmaları demek olur. Buna göre onlar, kendileri için çalışmayı terk etmiş oluyorlardı. Sanki onlar kendilerini unuttular ve bu yüzden unutulmuşlardan oldular, denilmektedir.

      İnsanlara Ait Fiillerin Yaratılması

      Allah da onlara kendilerini unutturdu. Yani Allah Teâlâ, onlarda unutmak ve terk etmek fiilini yarattı. Cenâb- Hak burada unutmayı seçmiş olmayı onlara, unutturmayı da kendisine nispet etmiş ve o fiili yaratmıştır. Bu, onlarda unutma fiili önceden gerçekleşti de sonra Allah onlara unutturmuş oldu anlamında değildir, bunu onlarda, o fiili ihtiyar ettikleri zamanda yarattı anlamındadır. Bu aynen "Allah ona doğru yolu gösterdi, o da doğru yolu buldu" cümlesine benzer. Yani o doğru yolu istedi, Allah da ona doğru yolu gösterdi. Bütün bunlar, aynı anda olmaktadır. İşte unutmak ve rezil etmek de böyledir. Nasıl ki insan hidâyeti veya küfrü seçtiğinde Allah onun için hidâyeti ve küfrü yarattı ise, insan unutma fiilini seçtiğinde Cenâb- Hak da onun için unutma fiilini yaratmıştır. Bunlardan herhangi birinin diğerine göre takdim-tehiri caiz değildir. Allah onlara kendilerini unutturdu anlamındaki cümle, aynen onlar Allah'ı unuttular meâlindeki beyan gibidir. Zira kendilerini anlamındaki söz, onlar Allah'ı unuttular cümlesi içinde de vardır. Çünkü Allah için amel aynı zamanda kendileri için amel demektir. Kendileri için çalışmaları da, rızasını istedikleri Allah için çalışmaktır. Bundan dolayı diyoruz ki iki şeyden her biri, aynı zamanda diğeri içinde de vardır. Burada başka bir ihtimal daha söz konusudur. Onlar itaati terk ettiklerinde, Cenâb- Hak, onların ilâhî emri terk etmeleri sebebiyle kendilerini de terk etmekle cezalandırmış, dolayısıyla onları hayırlara ve itaatlere muvaffak kılmıştır. Bu ise cezaların en ağırıdır. Ayetin şu anlama gelmesi de muhtemeldir: Allah bu yaptıkları sebebiyle âhirette onları ebedî azap içinde terk etmekle cezalandıracaktır. Dünyada yaptıkları şeyler ve Cenâb- Hakka imanı terk etmeleri yüzünden onların cezası budur. Bu iki yorum yukarıda sözü edilen fiilleri yüzünden onların rezil edilmeleriyle de bağlantılıdır. En doğrusunu Allah bilir. İşte onlar gerçekten yoldan çıkmışlardır. Burada geçen fisk (الفسق) kelimesi Cenâb- Hakk'ın emrinden çıkmak anlamına gelir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tekûnû (تَكُونُوا)

        Kelimenin kökü olan k-v-n harfleri; olmak, varlık sahnesine çıkmak, meydana gelmek ve bir duruma dönüşmek anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin yokluktan varlığa geçişi, bir yapının oluşması ve varoluş durumunun yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kâne" fiilinin bir şeyin geçmişte veya gelecekte bulunduğu hali ve varoluşsal niteliği ifade ettiğini, ayetteki yasaklama formunun (lâ tekûnû) ise inananların belirli bir ahlaki ve zihinsel duruma bürünmekten, yanlış bir karakter inşasından şiddetle men edilmesini nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an Arapçasında bu fiilin sadece basit bir bağlaç (kopula) değil, insanın ontolojik bir tercihini ve varoluşsal bir konum alışını temsil ettiğini, burada da müminlerin "Allah'ı unutanların varoluşsal safına" geçmemeleri konusunda uyarıldıklarını vurgular.

        Nesû (نَسُوا)

        Kelimenin kökünü oluşturan n-s-y harfleri; unutmak, hatırdan çıkarmak ve bir şeyi kasten terk edip ihmal etmek anlamlarını taşır. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının hafızada olan bir bilginin kaybolması olduğunu, ancak iradi olarak bir şeyi önemsemeyip bir kenara bırakmaya da bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nisyân" kavramının doğal bir unutkanlık olabileceği gibi kasıtlı bir terk de olabileceğini, ayetteki bağlamda bu kişilerin Allah'ı zihinsel olarak unutmalarından ziyade, O'nun emirlerini, O'na verdikleri sözü ve kulluk bilincini bilinçli olarak ihmal edip terk ettiklerini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak sisteminde Allah'ı unutmanın sadece bilişsel bir hata değil, insanın Yaratıcı ile olan ontolojik bağını koparması anlamına gelen temel bir ahlaki çöküş ve derin bir nankörlük (küfür) hali olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin insanın hayatın merkezinden ilahi olanı çıkararak yerine bencil arzularını yerleştirmesi şeklindeki kasıtlı bir yön sapması olduğunu açıklar.

        Allah (اللَّهَ)

        Kelimenin kökeni e-l-h harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu ismin her türlü ibadete, boyun eğişe ve sığınmaya layık olan mutlak varlığı temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah isminin bu ayette insanın hatırında tutması, hayatının merkezine alması ve yasalarına uyması gereken mutlak otorite olarak zikredildiğini, O'nu unutmanın varlığın asıl kaynağını inkar etmek anlamına geldiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin antik Sami kültür havzasındaki izlerine değinerek, "Alaha" formundan gelen bu ismin Kur'an'da tüm beşeri kurgulardan arındırılmış tekil ve mutlak bir yaratıcıyı nitelemek üzere merkeze yerleştiğini aktarır. Theodor Nöldeke, ismin kökeninin kadim Sami dünyasındaki yüce tanrı kavramıyla etimolojik bir bütünlük arz ettiğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu bağlamda Allah isminin anılmasının, insanın evrendeki yerini ve varoluş gayesini belirleyen o değişmez mihenk noktasını simgelediğini, bu nokta kaybedildiğinde insanın yönünü tamamen yitireceğini vurgular.

        Ensâhum (فَأَنسَاهُمْ)

        Kelimenin kökü tıpkı "nesû" gibi n-s-y harflerine dayanır ve bu kez geçişli (müteaddi) bir formda "unutturdu" anlamına gelir. İbn Fâris, fiilin bu yapısının bir dış etkenin müdahalesiyle birisine bir şeyi kaybettirmek ve zihninden silmek anlamı taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın onlara unutturmasının aslında bir sebep-sonuç ilişkisi (mücazat) olduğunu; insanın kendi özgür iradesiyle Allah'ı terk etmesinin doğrudan bir cezası olarak, ilahi iradenin de kişiyi kendi çıkarlarını bilemeyecek bir unutkanlık haline mahkum ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'daki en çarpıcı psikolojik yaptırımlardan birini nitelediğini, Allah'ı unutan insanın ilahi bir müdahaleyle tam bir "yabancılaşma" ve "ontolojik amnezi" içerisine itildiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki eylemin ilahi adaletin karşılıklılık ilkesini (cezanın amelin cinsinden olması) yansıttığını, Yaratıcısını unutan insanın ilahi bir takdirle bizzat kendi gerçekliğine kör edildiğini vurgular.

        Enfusehum (أَنفُسَهُمْ)

        Kelimenin kökü olan n-f-s harfleri; can, ruh, kan ve bir şeyin kendi zatı, özü anlamlarına gelir. İbn Fâris, nefsin bir varlığın hayat kaynağı ve onu "o" yapan en temel cevher olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin insanın idrak eden, sorumlu olan ve hem iyiliğe hem de kötülüğe meyledebilen asli kimliğini temsil ettiğini; insanın kendi nefsini unutmasının ise ahirette onu kurtaracak eylemleri terk etmesi, kendi onurunu, değerini ve yaratılış gayesini kaybetmesi anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an antropolojisinde insanın kendini unutmasının derin bir kimlik kaybı olduğunu, Yaratıcı ile olan bağ koptuğunda insanın varoluşsal merkezinin çöktüğünü ve kişinin kendi benliğine tamamen yabancılaştığını vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ifadenin modern insanın yaşadığı yabancılaşma krizinin kur'ani bir ifadesi olduğunu, Allah'tan kopuşun kaçınılmaz olarak insanın kendisine, fıtratına ve anlam arayışına sırt çevirmesiyle sonuçlandığını belirtir.

        El-Fâsikûn (الْفَاسِقُونَ)

        Kelimenin kökü olan f-s-k harfleri; dışarı çıkmak, sınırı aşmak ve kabuğunu yırtmak anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde taze hurmanın kabuğunu yararak dışarı fırlamasına (fesekat el-hurmetu) atıfla, asıl bulunması gereken güvenli ve doğru sınırın dışına taşma eyleminin yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fısk kavramının dini terminolojide Allah'ın koyduğu kuralların ve şeriatın sınırlarının kasten dışına çıkmak, itaati terk ederek tam bir başkaldırı sergilemek olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın ahlak sisteminde ilahi ahdi bozanları ve ahlaki yozlaşma içine girerek inananlar topluluğundan ontolojik olarak kopanları tanımlayan oldukça spesifik ve ağır bir terim olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X