فَكَانَ عَاقِبَتَهُمَٓا اَنَّهُمَا فِي النَّارِ خَالِدَيْنِ ف۪يهَاۜ وَذٰلِكَ جَزٰٓؤُا الظَّالِم۪ينَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Haşr Sûresi, 17. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: haşr 17, haşr suresi, zalimlerin cezası, cehennemde ebediyet, haşr suresi 17. ayet, kötü akıbet, gün, zulüm
-
Âkıbetehumâ (عَاقِبَتَهُمَا)
Kelimenin kökü olan a-k-b harfleri; bir şeyin arkasından gelmek, izlemek ve topuk anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin başka bir şeyin peşine düşmesi ve onun yerini alması durumunun yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "âkıbet" kelimesinin bir işin nihai sonucu ve varacağı son nokta olduğunu, ayette şeytan ve ona uyan insanın vardıkları mutlak ve kaçınılmaz sonu ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel yapısında "âkıbet" kavramının sıradan bir sonucu değil, insanın dünyadaki ahlaki tercihlerinin eskatolojik (ahiret) düzlemde ortaya çıkan sarsıcı ve nihai faturasını simgelediğini vurgular.
en-Nâr (النَّارِ)
Kelimenin kökü olan n-v-r harfleri; ateş, aydınlatma, ısı ve yakıcılık vasıflarını barındırır. İbn Fâris, bu kökün hem ışık saçan hem de yakan unsurları tanımlamak için kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel alevin ötesinde, ilahi cezanın infaz edildiği eskatolojik mekanı (cehennem) nitelediğini ifade eder. Arthur Jeffery, nâr kelimesinin Sami dillerinin genelinde ortak bir kullanım alanı bulduğunu ve antik Yakın Doğu vahiylerinde ilahi öfkenin ve adaletin en temel sembolü olarak yerleştiğini aktarır. Theodor Nöldeke, bu terimin dönemin eskatolojik tasavvurlarıyla tam bir uyum içinde, mutlak cezalandırmayı sembolize eden merkezi bir motif olduğunu savunur.
Hâlideyni (خَالِدَيْنِ)
Kelimenin kökü olan h-l-d harfleri; bir yerde sürekli kalmak, bozulmadan durmak ve ebediyet anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün bir durumun kesintiye uğramadan devam etmesi ve varlığın sabit kalması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hulûd" kavramının ölümün ve değişimin zıttı olduğunu, ayetteki ikil (tesniye) formun şeytan ile onu takip eden insanı kapsayarak, bu iki suç ortağının ceza mahallindeki ebedi birlikteliğini nitelediğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak uzun süreli zaman dilimlerini ifade eden antik Sami kökleriyle bağlantılı olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'da dünyanın geçiciliğine (fenâ) karşı ahiretin kalıcılığını (bekâ) vurgulayan ontolojik bir zıtlık oluşturduğunu ve cezanın sonsuzluğunu tescillediğini belirtir.
Cezâ (جَزَاءُ)
Kelimenin kökü olan c-z-y harfleri; karşılık vermek, bir şeyi diğerinin yerine koymak ve borcu ödemek anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir eylemin tam dengi olan bir karşılıkla karşılanması yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, cezanın hem iyilik hem de kötülük için verilen adil ve orantılı bir karşılık olduğunu, ayette ise ilahi adaletin bir tecellisi olarak hak edilen mutlak bedeli ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, bu terimin dini bir kavram olarak Aramice ve Süryanice'deki hukuki-dini metinlerde sıkça görülen "ilahi ödeme/karşılık" kavramlarıyla güçlü bir etkileşim içinde geliştiğini aktarır. Gabriel Said Reynolds, "cezâ" kavramının Kur'an teolojisinde insanın eylemleriyle ilahi tepki arasındaki nedensellik bağını kuran en temel hukuki zemin olduğunu vurgular.
ez-Zâlimîn (الظَّالِمِينَ)
Kelimenin kökü olan z-l-m harfleri; bir şeyi kendi yeri dışına koymak, haksızlık etmek, sınırı aşmak ve karanlık anlamlarına gelir. İbn Fâris, nurun zıttı olan karanlığa "zulmet" denilmesinden hareketle, adaletin ışığından saparak hakikati karartmanın ve hak ihlalinin bu kökle ifade edildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zulmün mutlak adaletten sapmak olduğunu, bu ayette şeytanın peşinden gidenlerin aslında başkasına değil, hakikati terk ederek kendi varlıklarına ve onurlarına ihanet ettikleri için "kendilerine zulmedenler" konumuna düştüklerini ifade eder. Toshihiko Izutsu, zulüm kavramının Kur'an'ın etik yapısında en ağır negatif değer olduğunu, ilahi sınırı (hadd) ihlal eden insanın Yaratıcı ile olan ontolojik bağını bizzat kopardığını vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, zâlim sıfatının sadece sosyal bir haksızlığı değil, insanın varoluşsal gayesinden saparak kendi fıtratına yabancılaşmasını nitelediğini belirtir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla