Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Haşr Sûresi, 13. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Haşr Sûresi, 13. Ayet

    لَاَنْتُمْ اَشَدُّ رَهْبَةً ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنَ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَفْقَهُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Le-entum eşeddu rahbeten fî sudûrihim mina(A)llâh(i)(c) żâlike bi-ennehum kavmun lâ yefkahûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Şu bir gerçek ki, yüreklerinde size karşı duydukları korku Allah'a karşı duyduklarından daha şiddetlidir. Çünkü onlar anlayışı kıt bir topluluktur!"

      Şu bir gerçek ki, yüreklerinde size karşı duydukları korku Allah'a karşı duyduklarından daha şiddetlidir. Bu âyet, onların yüreklerinde hissettikleri gerçek korku anlamına gelebilir, fakat bunun temsilî bir ifade olması da mümkündür. Temsilî ifade olduğunu düşündüğümüzde, "Sizden olduklarına dair Allah'a yemin de ederler, halbuki onlar sizden değildir, fakat onlar korkak bir topluluktur" meâlindeki beyanda mevcut anlam kastedilmiştir. Allah Teâlâ, onların yemin ederek kendilerinin mâzur görülmesini istediklerini haber vermektedir. Onların bu davranışını, insanın kendilerinden korktuğu kişilere karşı yaptığı davranışa benzeterek, onu, içlerindeki korku, diye isimlendirmesi de mümkündür. Bu, "Servet toplamış ve onu sayıp durmuş olan herkesin vay haline! O malının kendisini sonsuza kadar yaşatacağını zanneder" meâlindeki âyete benzemektedir; yani malının kendisini ebedî kılacağını zanneden kişinin topladığı gibi varını yoğunu bir araya getirdi. İşte yukarıdaki âyet de bunun gibidir.

      Ayetin hakikat mânasında olması da mümkündür. Bu durumda farklı yorumlar yapılabilir: Birincisi, onlar her gruba karşı dostluk gösteriyorlardı. Fakat kesinlikle Cenâb- Hakk'ın, iki gruptan sadece birinin dostu olduğunu düşünüyorlardı. Bu gruplardan biri kurtulduğunda onlar da kurtulmuş olacaklardı. Bu yoruma göre sanki onlar, sadece müminlerden değil, herkesten korkuyorlardı, fakat Allah'tan korkmuyorlardı çünkü belirttiğimiz yoruma göre Allaha karşı kendilerini emniyette görüyorlardı. İkincisi, onların sadece müminlerden korkuyor olmaları da mümkündür. Nifak ehli, şu iki sınıftan birine mensuptular: Ya Dehriyye'den iken münafık olmuşlar veya Ehl-i Kitap iken münafık olmuşlardı. Şayet Dehriyye'den idiyseler, onlar yaratıcının varlığını kabul etmedikleri için Cenâb-ı Hak'tan korkmazlar. Kitap ehlinden idiyseler, onlar da; "Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız" diye inandıkları için kendilerini emniyette görüyorlardı. Böylece her iki tarafda Allah korkusu taşımayınca, yerini özellikle müminlerin korkusu aldı. En doğrusunu Allah bilir.

      Yüreklerinde size karşı duydukları korku Allah'a karşı duyduklarından daha şiddetlidir meâlindeki ilâhî kelâmın, çünkü onlar anlayışı kıt bir topluluktur anlamındaki âyetle tefsiri de mümkündür. Burada iki ihtimal vardır: Birincisi, onlar dünyadaki belaların ve nimetlerin, âhiretteki belaların ve nimetlerin hatırlatıcısı olduğunu anlamıyorlardı. Bunların beherinin kendisi için oluşturulduğunu düşünüyorlardı. Bu onların vehmi ve zannı haline gelince, artık Cenâb-ı Hak'tan korkmuyorlardı. İkincisi, onlar anlayışı kıt bir topluluktur anlamındaki cümle, buradaki vâdi ve tehdidi anlamıyorlar, bilâkis onlar, kendilerinden menfaat bekledikleri ve zararlarından korktukları kişilerden korkuyorlar, ama Cenâb-ı Hak'tan korkmuyorlardı, demektir.

      Burada şöyle bir itiraz ileri sürülebilir: Müslümanlardan kimse yoktur ki onun insanlara karşı duyduğu korku, Cenâb-ı Hakk'a karşı duyulan korkudan fazla olmasın. Çünkü kişinin bir hatasından, başkasının haberdar olması korkusuyla sakındığını, ama kendisi ile Cenâb- Hak arasında kalan pek çok hatadan sakınmadığını görüyorsun.

      Buna iki şekilde cevap verilebilir. Birincisi, insandan korkmanın neticesinde herhangi bir kurtuluş ümidi yoktur, ama Allah'tan korkmanın karşısında, O'nun rahmeti, lütfu ve ihsanının tecelli etme ümidi vardır. Allah'ın rahmet ve faziletinin doğurduğu ümit kişiye, günaha girme cesaretini vermekte ve o günahı işlemektedir. İkincisi, insanın işlediği günaha, başkalarının da ortak olduğunu görünce onlardan korkmuyor. Onun korkusu, kendilerinde iyilik alâmeti ve Cenâb-ı Hakk'ın dinine yardım emaresi bulunan insanlardandır. Durum böyle olunca, kişilerin bizzat yaratılmışlardan değil, Cenab-ı Hak'tan korktukları ortaya çıkar. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Eşeddü (أَشَدُّ)

        Kelimenin kökü olan ş-d-d harfleri, bir şeyi sıkıca bağlamak, kuvvetli olmak ve sağlamlaştırmak anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin gevşeklikten kurtulup mukavemet kazanması ve sertleşmesi yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şiddet" kavramının hem fiziksel bir gücü hem de niteliksel bir fazlalığı ifade ettiğini, bu ayetteki ism-i tafdil (üstünlük sıfatı) kullanımıyla, münafıkların kalplerindeki korkunun Allah’a duyulması gerekenden çok daha baskın ve yoğun bir seviyede olduğunu nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin buradaki bağlamda duygusal bir yoğunluğun zirvesini temsil ettiğini ve psikolojik bir öncelik sıralamasına işaret ettiğini vurgular.

        Rahbeten (رَهْبَةً)

        Kelimenin kökü olan r-h-b harfleri, korkmak, ürpermek ve çekinmek anlamlarını taşır. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyden duyulan endişe neticesinde ortaya çıkan içsel bir sarsıntı ve kaçınma duygusu bulunduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "rahbe"nin sıradan bir korku (havf) olmadığını; içinde saygı, çekince ve ihtiyat barındıran, insanı harekete geçiren veya belli bir davranışa zorlayan derin bir ürperti olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'ın semantik dünyasında özellikle "insanlardan duyulan sosyal korku" ile "Allah’tan duyulan teolojik korku" arasındaki çatışmayı göstermek için kullanıldığını, ayette ise bu duygunun yanlış yöne (Allah yerine müminlere) kanalize edildiğinin vurgulandığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice "rehbâ" (dehşet, korku) ile olan anlamsal bağlarına dikkat çekerek, bu kökün antik Yakın Doğu dillerinde dinsel ve mistik bir ürpertiyi tanımlamak için yaygın olduğunu belirtir.

        Sudûrihim (صُدُورِهِمْ)

        Kelimenin s-d-r kökü; bir şeyin önü, başlangıcı ve merkezi anlamlarına gelir. İbn Fâris, insanın ön kısmında yer alması hasebiyle göğüs bölgesine "sadr" dendiğini, bunun aynı zamanda bir şeyin en seçkin ve görünen kısmı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sudûr" kelimesinin bu ayette kalbin mahalli ve duyguların merkezi olarak kullanıldığını; niyetlerin, gizli korkuların ve her türlü psikolojik durumun saklandığı en iç hazineyi temsil ettiğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin burada geçmesinin, söz konusu korkunun yüzeysel bir endişe değil, kişinin varlığının tam merkezine yerleşmiş, köklü bir duygu olduğunu göstermek amacını taşıdığını vurgular.

        Allah (اللَّهِ)

        Kelimenin kökeni e-l-h harflerine dayandırılmaktadır. İbn Fâris, bu ismin mutlak otoriteyi ve ibadet edilen tek varlığı temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah isminin bu ayette "korku duyulan gerçek merci" olarak konumlandırıldığını, ancak münafıkların bu mutlak otoriteyi idrak edemeyip beşeri güçlerden daha fazla çekindiklerini ifade eder. Arthur Jeffery, ismin gelişiminde Aramice ve Süryanice'deki "Alaha" formunun etkili olduğunu, ancak Kur'an vahyinin bu ismi tüm yerel bağlamlardan kopararak evrensel bir ilah tasavvuruna dönüştürdüğünü savunur. Theodor Nöldeke, kelimenin Sami dillerindeki ortak tanrı köküne (El/Il) dayandığını ve belirlilik takısıyla tekil, yüce yaratıcıyı niteleyen özel bir isme dönüştüğünü belirtir.

        Kavmün (قَوْمٌ)

        Kelimenin k-v-m harflerinden oluşan kökü; ayakta durmak, süreklilik ve bir amaç etrafında toplanmak anlamlarını taşır. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir topluluğun bir arada durmasını ve ortak bir kimlik sergilemesini sağlayan bir "kıyâm" (duruş) halinin bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavm" kelimesinin başlangıçta sadece erkekler topluluğu için kullanılsa da, Kur'an'da belirli bir nitelik (bu ayette anlayışsızlık) etrafında birleşen ve ortak bir kadere sahip olan insan gruplarını nitelediğini ifade eder. Angelika Neuwirth, kelimenin Kur'an'daki sosyolojik vurgusuna dikkat çekerek, bir topluluğun ortak zihinsel ve ahlaki tutumunu tanımlamak için bu terimin seçildiğini belirtir.

        Yefkahûn (يَفْقَهُونَ)

        Kelimenin kökü olan f-k-h harfleri; anlamak, bilmek, bir şeyin içyüzünü kavramak ve derin bir kavrayışa sahip olmak anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin sadece zahirini (görünen yüzünü) değil, onun mahiyetini ve sonuçlarını kavrayacak düzeyde bir ilmin yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fıkıh" kavramının, konuşanın sözündeki asıl amacı sezmek ve işaretlerin arkasındaki gerçeği bulmak olduğunu, ayette ise bu insanların varlık alemindeki hiyerarşiyi (Yaratıcı ile yaratılan arasındaki farkı) kavrayamayacak kadar idrak yoksunu olduklarının vurgulandığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin kuru bir bilgiden ziyade, kalbi ve zihni aydınlatan, kişiyi doğru bir tutuma sevk eden "hikmetli anlayış" olduğunu, münafıkların bu yeteneği kaybetmelerinin onları yanlış bir korku hiyerarşisine (insanlardan Allah'tan daha çok korkmak) sürüklediğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X